Şarku’l Avsat, Amr Musa’nın kaleme aldığı ‘Arap Birliği Yılları’ kitabından bölümleri yayınlıyor (2) Musa: Faysal, Muallim’in ‘şeytani’ hayallerine karşı çıktı. Şu an Lübnan’da tanık olduklarımız, Refik Hariri suikastının sonuçlarıdır

Amr Musa ve Refik Hariri’nin gerçekleştirdiği bir gir görüşme. (Getty Images)
Amr Musa ve Refik Hariri’nin gerçekleştirdiği bir gir görüşme. (Getty Images)
TT

Şarku’l Avsat, Amr Musa’nın kaleme aldığı ‘Arap Birliği Yılları’ kitabından bölümleri yayınlıyor (2) Musa: Faysal, Muallim’in ‘şeytani’ hayallerine karşı çıktı. Şu an Lübnan’da tanık olduklarımız, Refik Hariri suikastının sonuçlarıdır

Amr Musa ve Refik Hariri’nin gerçekleştirdiği bir gir görüşme. (Getty Images)
Amr Musa ve Refik Hariri’nin gerçekleştirdiği bir gir görüşme. (Getty Images)

Eski Arap Birliği Genel Sekreteri Amr Musa biyografisinin ilk bölümünü yayımlamasının üzerinden geçen 3 yılın ardından ‘Senevatu’l-Camiati’l-Arabiyye’ (Arap Birliği Yılları) adlı ikinci kitabını çıkardı. 574 sayfa olan ve 19 bölümden oluşan kitap, Daru’ş-Şuruk yayın evi tarafından yayımlandı.
Musa, Şarku’l Avsat’ın bugünden itibaren 7 bölümlük yazı dizisi halinde bazı bölümlerini yayınlayacağı kitabında, Arap Birliği Genel Sekreteri olduğu 2001 ve 2011 yılları arasında, Arap ülkelerinde ve çevresinde yaşanan ciddi olaylarla dolu 10 yılın gizli kalan yönlerini gün yüzüne çıkarıyor.
Kitabın 90 sayfalık iki bölümden oluşan bu bölümünde, Hizbullah liderliğindeki Lübnan muhalefeti ve Maruni müttefiki Özgür Yurtsever Hareket’in (ÖYH), 2006 yılının aralık ayı başlarında halkın Fuad Sinyora hükümetinin istifası talebiyle sokaklara döküldüğü, 2008 yılında Doha Anlaşması'nın imzalanmasına yol açan ve tüm ülkeyi saran siyasi krizin çözülmesindeki rolünü ele alıyor.

İşte Amr Musa’nın kaleme aldığı kitabından bölümler:
14 Şubat 2005 tarihinde Arap Birliği’ndeki ofisimde, Yemen Cumhurbaşkanı Ali Abdullah Salih tarafından açılışı yapılacak olan Arap Birliği Ekonomik ve Sosyal Konseyi'nin ilk toplantısına katılmak üzere Aden'e gitmeye hazırlanıyordum. El-Cezire televizyonu son dakika haberi olarak, Beyrut'ta Başbakan Refik Hariri'nin yaralandığı büyük bir patlama olduğu haberini geçti. Diğer kanallara baktığımda, Al Arabiya televizyonunun yanındaki 21 kişi ile birlikte öldüğü haberinin verildiğini gördüm. Ofis müdürümü aradım. Derhal Lübnan'a gitmem için gerekli ayarlamaların yapılmasını istedim. Yemen Dışişleri Bakanı Ebu Bekir el-Kirbi'yi de aradım. Kendisine son gelişmeden dolayı gelemeyeceğimi, Lübnan'a gideceğimi söyledim.
Kısa bir süre sonra Cumhurbaşkanı Ali Abdullah Salih, beni arayıp Yemen'e gelmem gerektiğini vurgulayarak “Amr kardeşim, neler oluyor?” dedi. Kendisine “Sayın Cumhurbaşkanı, bir takım öncelikler var. Sizden özür diliyorum, Beyrut'a gideceğim” dedim.
Ardından şöyle devam ettim:
“Lütfen özürlerimi kabul edin. Çünkü Refik Hariri suikastı bir Arap trajedisidir. Bu çok tehlikeli bir gelişme. Bu gelişme karşısında Arap Birliği Genel Sekreteri Lübnan'da olmalıdır.”
Bana kendi üslubuyla “Hayır, hayır, hayır, bu doğru olmaz. Bu toplantıya katılmanız çok önemli” ifadelerini kullandı.
Onu ikna etmeye çalışmaktan yorulmuştum ve şöyle söyledim:

“Sayın Cumhurbaşkanı, her halükarda bugün Yemen’e gelemeyeceğim.”
Aynı gün Beyrut'a gittim. Havaalanından doğruca Hariri Sarayı'na ulaştım. Burada oğulları Saadeddin ve Bahaa ile karşılaştım. Kendilerine başsağlığı diledim. Saray Lübnanlılarla dolup taşıyordu. Lübnan dışından ilk başsağlığı dileyen ben oldum. Onlara taziyelerimi ilettim. Gece geç saatlere kadar sarayda kaldım. Bu üzücü durumda komik olan ise Arap ülkelerinden Beyrut'a gelen ilk dışişleri bakanının, Aden’deki toplantıya katılmayan Yemen Dışişleri Bakanı Dr. Ebu Bekir El Kirbi’nin olmasıydı.
Ertesi gün cenaze töreni yapıldı. Lübnan devleti buna hazır değildi. Beyrut güvenli değildi. Bu yüzden sevgili dostum Lübnan Meclis Başkanı Nebih Berri, parlamento korumalarıyla güvenliğimi sağladı.
Bazı Sünni ve Maruni partilerin ve diğer çeşitli akımların liderleri, Hariri suikastından Suriye'yi sorumlu tuttular. Bazıları Hizbullah’ı suçladı. Fakat bu suçlama temelde Suriye'ye yönelikti. Bu durumda bir Arap Birliği Genel Sekreteri'nin yapması gereken en iyi şeyin Suriye'ye gitmek ve Devlet Başkanı Beşşar Esed ile konuşmak olduğunu anladım.
Hariri suikastının üzerinden üç gün geçmişti. Suriye'yi ziyaret etmek istedim. Bana, “Hemen gelin” dediler. Suriye sınırına ulaşana kadar Lübnan hükümeti tarafından sıkı bir şekilde korundum. Buradan sonra Suriyeli muhafızlar beni doğruca başkanlık sarayına götürdüler. Devlet Başkanı Beşşar, beni karşıladı. Samimi bir görüşmeydi. Beşşar’ın çok konuştuğu ve az çalıştığı ile ilgili söylenenler mutlak doğru değildir.
Kendisine şunları söyledim:
“Sayın Başkan, olayların ardından tüm duyguların doruğa ulaştığı Lübnan'dan geliyorum. Refik Hariri'nin öldürülmesi olayı kolay kolay atlatılamayacak. Bu olayda Suriye’nin parmağı olduğuna dair yoğun tartışmalar var. Suriye askerlerinin, Lübnan topraklarından geri çekilmesine yönelik çok büyük bir talep var. Bu talepte bulunanlar, Suriye askerlerinin geri çekilmesi konusunda boşuna konuşmuyorlar. Bilakis bunları Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'nin (BMGK) 2 Eylül 2004'te kabul ettiği 1559 sayılı karara dayanarak gündeme getiriyorlar. Bunları size aktarıyorum. Hariri’nin öldürülmesiyle ilgili olarak Suriye’ye açıkça suçlamalarda bulunulduğunu duyuyorum. Suriye’nin Lübnan’daki askeri varlığı konusunu yeniden gözden geçirip, sakinleşerek olumsuz unsurları olumlu bir konuma sokmanın tam zamanıdır.”
Bana, “Lübnan’daki askerlerini geri çeken ilk Suriye Devlet Başkanı benim.  İktidara geldiğimde Lübnan’da 60 binden fazla Suriye askeri vardı. Şimdi bu sayıyı 35 bine düşürdüm. Daha fazla askeri geri çekmeye hazırım. Tüm askerlerin geri çekilmesine bir itirazım yok” dedi.
Ben de kendisine, “Peki, Sayın Başkan, Suriye ordusunu Lübnan'dan çekmeye karar verdiğinizi söyleyebilir miyim?” diye sordum.
Sorumu, “Evet, bunu ilan edebilirsiniz. Çünkü orduyu geri çekeceğimi söyledim” diye yanıtladı.
Bunun üzerine dışarıya çıktım ve Devlet Başkanı Beşşar Esed'in gerçekten de Lübnan’daki Suriye güçlerini geri çekmeye karar verdiğini ve yakında geri çekilmenin başlayacağını duyurdum. Sanırım bunun belirli bir zaman çerçevesinde yapılacağını da ekledim. Devlet Başkanı Beşşar Esed ve Dışişleri Bakanı Faruk eş-Şara ile görüşmemin devamında ve birlikte yediğimiz öğle yemeği sırasında, konu gündeme gelse de bir daha Suriye güçlerini Lübnan’dan çekmekten söz etmedi. Konuyu görmezden gelmek istedi. Faruk eş-Şara, bazı Suriyeli gazetecilere Başkan’ın Suriye ordusunu Lübnan’dan çekmeye başlamaya karar verdiğini söylediği durumdan rahatsızdı.

Savaş açıklamaları
Karayoluyla Suriye’den ayrıldım ve Beyrut’a vardım. Akşamüzeri uçakla Kahire’ye döndüm. Arabadaki radyodan BBC kanalını dinlerken, “Suriyeli yetkililer, Arap Birliği Genel Sekreteri'nin Devlet Başkanı Beşşar Esed'in Lübnan'daki Suriye güçlerini geri çekeceğini söylediğine dair açıklamasını yalanladılar” haberini duydum.
Sinirlendim ve derhal Faruk eş-Şara’yı aradım. Bana “Ne yapmamızı istiyorsunuz?” diye sordu.
Kendisine şunları söyledim:
“Devlet Başkanı Esed’in Lübnan’daki Suriye güçlerini geri çekmeye başladığını ve nihai bir geri çekilme yolunda olduğu yönündeki sözlerini ve bunu açıklamamı kabul ettiğini bizzat duydunuz. Bu nedenle Başkan ile görüşmemden sonra yapılan bu açıklamanın geri çekilmesini talep ediyorum. Arap Birliği Genel Sekreteri olarak açıklamamın teyit edilmesini ve görüşme savaşına girmekten kaçınmayı istiyorum. Çünkü görüşmeden sonra yaptığım açıklamalar konusunda ısrar edeceğim.”
Bana, “Peki, konuyu Başkan'a ileteceğim” dedi.

Musa, Lübnan Cumhurbaşkanı Avn ile birlikte.
Dakikalar sonra Suriye Enformasyon Bakanı beni arayıp yayınlamak istediğim açıklamayı belirtmem için kendisine talimat verildiğini ve istediğim her şeyi yayınlayacaklarını söyledi. Başkan Esed'in kendisinin bu sözleri bana söylediğini doğrulayan bir düzeltme talimatı verdiği açıktı. Bu da güvenilirliğini gösteren önemli bir işaretti. Yardımcıları ya da Suriye yönetiminin diğer yetkilileri, Lübnan’daki Suriye askerlerinin geri çekilmesini örtbas etmeye çalışıyorlardı. Belki de bu geri çekilmeye karşıydılar. Ancak Başkan düşüncesinde ve hareketinde açıktı. Gerçekten de tüm Suriye güçlerini Lübnan’dan geri çekmeye başladı.

Suikastın nedenleri
Hariri suikastının sebeplerine ilişkin yorumuma gelince… Hariri, Lübnanlı Sünniler arasında veya tüm Lübnan'daki siyaset, ekonomi ve toplumsal çevrelerde özel bir saygınlığı olduğundan liderlik yapabilen ve bunu sürdürebilen bir isimdi. Üstelik Sünnilerin başında Hariri gibi bir adamın olması, Hizbullah karşısında göz ardı edilemeyecek bir ağırlık anlamına geliyordu. Hariri'nin ortadan kaldırılması, uzun vadeli bölgesel hesaplar içindi. Lübnan'da bugün gördüklerimizin önemli bir kısmı Hariri suikastının sonuçlarıdır.
2006 yılının mart ve haziran ayları arasında, liderlerin ve çeşitli akımların katılımıyla gerçekleştirilen Lübnan Ulusal Diyalog Konferansı’nda, Lübnan ve Suriye arasında uluslararası mahkeme kurulması, diplomatik ilişkiler, sınırların çizilmesi ve Şeba Çiftlikleri’nin tanınması konularında fikir birliğine varıldı. Ayrıca Filistinli mültecilerin kaldığı kampların dışındaki silahlar ve Hizbullah'ın silahlarıyla ilgili henüz sonuçlandırılamayan ciddi bir tartışma da vardı.
Konferans bize, özellikle Lübnan’ın İsrail ile güney sınırlarında işlerin sessiz bir iyimserliğe doğru ilerlediğini hissettirdi. Ancak bu iyimser hava çok sürmedi. Hizbullah’a bağlı bir güç, 12 Haziran 2006’da, sınırda bir İsrail askeri karakoluna saldırdı. Saldırıda iki İsrail askeri esir alındı, sekizi de öldürüldü. İsrail, bu saldırıya, birkaç gün önce Gazze'de yaptığı gibi aşırı şiddetli bir bombardımanla karşılık verdi.
Arap ülkeleri arasında, Hizbullah ile İsrail arasındaki gerilime ilişkin bir fikir ayrılığı bulunuyordu. Mısır ve Suudi Arabistan bu gerilimi, Hizbullah açısından bir macera olarak görüyordu. Burada, Arap siyasetini yönetmenin, küresel politikalarla ve Arap-İsrail çatışması gibi büyük ülkelerin çelişkili çıkarlarıyla ilgili kök salan ve dallanıp budaklanan bir krizin söz konusu olduğunu söylemeliyim. Arap siyasetinin, bir partinin, grubun veya birliğin hareketlerinden etkilenmesine izin verilemez veya ellerine bırakılamaz. Arap siyasi hareketinin Arap olmayan bir referans politikasına bağlı olması da doğru değildir. Bu yüzden Lübnan-İsrail cephesindeki işlerin gidişatı beni rahatsız etti.

Musa ve Said Hariri.
Bu açıdan bakıldığında, Arap Birliği’nin konumu ve siyasi hareketi, söz konusu dönemde birliğin sorunun kökenlerinden biri olan İsrail’in işgaline ve kabul edilemez uygulamalarına karşı dik duruşuna zarar verilmeden formüle edildi. Saldırından hemen sonra Kuveyt benimle koordineli bir şekilde Arap dışişleri bakanlarını Kahire'deki Arap Birliği merkezinde acil bir toplantıya çağırdı. Toplantı, İsrail saldırısının başlamasından 3 gün sonra, yani 15 Temmuz 2006'da gerçekleşti. Toplantının ikinci kapalı oturumunda dönemin Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Prens Suud el-Faysal ile Suriyeli mevkidaşı (Velid el-Muallim) arasında sert sözlü tartışmalar yaşandı. Tartışma, Muallim’in toplantıya katılan bakanlara aşağıdaki sözleri söylemesiyle başladı.
Toplantı tutanaklarında da yer alan ifadelerinde Muallim şunları söyledi:
“Sizlerle bazı çılgın hayallerimi paylaşmak istiyorum. Çılgın diyorum, çünkü Arap dünyası veya uluslararası toplumdaki mevcut durumlara uymuyor.  Toplantının Gazze’deki ve Lübnan’daki şehitlerin ruhları için bir dakikalık saygı duruşu ile başladığını ve Arap Birliği Genel Sekreteri’nin bu toplantıyı Gazze'de yapmamız çağırısında bulunduğunu hayal ettim. Lübnan’ın güney köylerinden birinde bulunan Ümmü Samir Kuntar'ın evinde buluştuğumuzu, sabrın ve oğlunu kurtarmak için 30 yıl beklemenin anlamını ondan öğrendiğimizi hayal ettim. Hayal ettim, çünkü hayal etmekten başka hakkımız yok. Meşru müdafaa hakkımız yok. İşgale karşı ulusal direnişi destekleme hakkımız yok. Saldırıyı kınama hakkımız da yok.”
Suriyeli Bakan konuşmasını şöyle bitirdi:
“Tüm dürüstlüğüm ve samimiyetimle ister rasyonel ister duygusal olsun buradan çıkan her sözün, İsrail'in Lübnan'a yönelik saldırganlığına fayda sağlayacağını söylüyorum. Biz buna taraf olmayacağız.”

Faysal ve Sabah’ın Muallim’e tepkisi
Prens Faysal, Muallim’in sözlerine karşılık vermek için izin isteyerek şunları söyledi:
“Velid kardeşin politikalarını hayallerin yönlendirdiğini bilmiyordum. Hayallerinde, bazı Arap ülkelerinin İsrail'in Lübnan’a yönelik saldırısı karşısındaki tutumlarının İsrail’e yardım ettiğini söyledi. Öncelikle bu sorumsuzca bir konuşmadır. İkinci olarak da yanlıştır. Örneğin, bir silahlı grup, Golan Tepeleri’nden İsrail'e karşı bir saldırı düzenlerse, Velid kardeşin tutumunun ne olacağını hayal edemiyorum. Nasıl bir tutum sergileyecek. Lübnan sınırlarını İsrail'e saldırmak için kullanmak isteyenlere izin veriliyor da Golan Tepeleri’nin kullanılması için neden verilmiyor? İsrail bir açıklama yaptığımız için mi saldırdı? İsrail, Hizbullah'ın bölgede yaptıklarından dolayı saldırdı. Bunlar, siyaset peşinde koşarken rasyonalite ve mantığın ölümcül bir hata olduğuna inanan bir insanın hayalleri değil, şeytani rüyalardır.”
Bir dizi müdahalenin ardından söz, dönemin Kuveyt Dışişleri Bakanı Dr. Muhammed Sabah Salim es-Sabah'a verildi.
Sabah, Velid el-Muallim'e cevaben şunları söyledi:
“Kardeşim Ebu Tarık'ın hayallerini anlatması güzel bir şey. Bu pembe rüyalar, hafif bir akşam yemeğinden kaynaklanıyor olabilir. Rüyalardan uyanman için yüzüne biraz soğuk su atmalıyım. Çünkü sahadaki gerçekler rahatsız edicidir. İçinde bulunduğumuz çağ, çatlaklar ve bölünmeler çağıdır.”
Tüm söylenenleri dikkatle takip ederek ve herhangi bir tarafın konuşmasında Mısır'da dediğimiz gibi ‘rolü tanımlayan’ bir atılım yapmamı sağlayacak bir boşluk bulabileceğimi umarak açıklamaları sessizce dinledim. Bununla birlikte Arap Birliği ülkelerinin büyük bir kısmı, Hizbullah'ın yaptıklarının İsrail işgaline direnmek değil, İran'ın önderlik ettiği siyasi bir oyunun parçası olduğuna dair inançlarını değiştirmek zordu. Hizbullah’ın yaptıklarının, İran’ın Arap rolüne ve Arap çıkarlarına karşı bölgesel rolünün teyidi niteliğinde olduğunu düşünüyorlardı.

Arap ülkeleri dışişleri bakanları toplantısı
2006 yılının temmuz ayının son haftasında, ABD ve Fransa’nın BMGK’ya verdikleri karar taslağını engellememiz gerektiğini hissettim. Çünkü söz konusu karar taslağı Lübnan'ı gölgeliyordu. Bu yüzden, İsrail'in acımasız saldırısına maruz kalan bir Arap ülkesi olan Lübnan’la güçlü bir dayanışma beyanına ihtiyaç vardı. Böylece herkes tüm Arapların birlik olduğunu hissedecekti. Bu sebeple Arap ülkeleri dışişleri bakanlarına, Beyrut'taki Büyük Serail'de (Lübnan Başbakanlık Binası) 7 Ağustos'ta yapılacak bir toplantı için çağrıda bulundum.
Arap Birliği Konseyi, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) Dışişleri ve Uluslararası İşbirliği Bakanı Şeyh Abdullah bin Zayed Al Nahyan başkanlığında toplandı. Sinyora, dokunaklı bildirisini okudu. Ardından bazı bakanlar Lübnan'la dayanışma içinde olduklarını belirten konuşmalar yaptılar. Sonrasında dönemin Suriye Dışişleri Bakanı Velid el-Muallim söz aldı. O andan itibaren toplantıya hakim olan dostane atmosfer değişti. Çünkü Muallim, Fuad Sinyora ile bildirisindeki birçok noktaya ilişkin uzun bir tartışmaya girdi.
Muallim konuşmasında şunları söyledi:
“Öncelikle, 26 gün sonra yeniden Beyrut’a gelmişken ve savaş halen sürerken Lübnan'ın ve Arap ulusunun onurunu savunmak için en şiddetli savaşları veren kahraman Lübnan Ulusal Direnişi’nin kararlılığını nasıl selamlayamayız merak ediyorum. Ne varki bildirinin, bu ezici savaşın üzerinden 26 gün geçmişken bu yiğit direnişe destek veren bir madde içermemesine şaşırıyorum. Son olarak, Başbakan’ın (Fuad Sinyora) - bu sözüne tamamen saygı gösteriyorum - vesayet terimiyle ülkemi (Suriye) kast etmiyordur. Burada vesayet istemiyoruz. Kardeş bir halk ve komşusu olan bir ülke olarak Lübnan'la dayanışma içindeyiz. Onların başına gelen, bizim başımıza gelmiştir. Teşekkür ederim.”
Söz alan Sinyora ise konuşmasında şunları söyledi:
 “Lübnan, tekrarlanan işgaller, saldırılar, çatışmalar, yerel, bölgesel veya uluslararası vesayetlerin sosyal ve siyasi oluşumuna müsamaha göstermez. Bunu sadece Velid el-Muallim hissetti. Toplantıya katılanların geri kalanı böyle bir hisse kapılmadı.”
Ardından toplantı, Arap Birliği Konseyi'nin ortak bildirisinde Hizbullah'ın selamlanması konusunda ısrar eden Muallim ile kendisine yanıt veren Sinyora arasında acı ve uzun bir tartışmaya dönüştü. Sinyora, Arap ülkelerinin dışişleri bakanlarının toplantıyı, Lübnan’ı destekleyen katılımcılar da Sinyora’nın tutumunu destekledi.
Toplantı sonunda, Arapların Lübnan'daki duruma ilişkin bakış açısının sunulması ve Lübnan'daki bu tehlikeli durumun nasıl giderileceğinin istişare edilmesi için BAE Dışişleri Bakanı, Arap Birliği Konseyi Başkanı ve Katar Dışişleri Bakanı'nın Arap ülkelerinin BMGK temsilcisi olarak atanması ve bunun için Arap Birliği Genel Sekreteri ile BMGK’ya gidilmesi gibi bir dizi karar alındı.

New York seyahati
Beyrut’tan doğruca New York’a gitmeye karar verdik. Şeyh Abdullah bin Zayed, Abu Dabi'ye döneceğini ve oradan New York'a geçeceğini söyledi. Bu sırada Katar Dışişleri Bakanı Hamad bin Cassim'in ailesi Fransa'nın Cannes kentindeydi. Ben ve Arap Birliği heyetinin, Beyrut'tan New York'a doğrudan seyahat etmeye hazır olduğumuzu duyurduğumda, Şeyh Hamad bin Cassim bana ve heyete, özel uçağıyla New York’a kısa bir süre Fransa’da durakladıktan sonra gitmeyi teklif etti. Uçak, Fransa'nın güneyindeki Cannes’daki havaalanına indi. Hamad, evine, ailesini görmeye gideceğini, çok geç olduğu için sabah erkenden New York'a gitmek üzere ben ve heyet için The Ritz-Carlton Oteli’nde iki süit ayırdığını söyledi. Beyrut'tan Cannes’a gitmek kolay oldu. Çünkü İsrail hava sahasından geçmiştik. Bu da yolculuğu baya kısalttı.
Yazın bu döneminde Cannes ve birçok Avrupa şehri, tahmin ettiğim gibi Arap turistlerle doluydu.  Lübnan'ın İsrail’in saldırganlığına maruz kaldığı bir dönemde, turistik bir şehirde Arap Birliği Genel Sekreteri’ni gören herhangi bir Arap vatandaşı ne düşünürdü? Bu kesinlikle yankı uyandırırdı! Ne var ki Kuveytli yaşlı bir kadın, otele girip çıkarken benimle karşılaştı. Bana, “Sen Amr mısın?” diye sordu. “Evet” dedim. Sonra bana “Nasılsın oğlum? Sağlığın nasıl? Seni seviyoruz” dedi. Ardından aklıma geldiği gibi “Burada ne yapıyorsun?” sorusunu sordu. Utanarak, “Lübnan'daki savaşı durdurmak için çalışmalarda bulunmak üzere New York'taki Birleşmiş Milletler'e giderken uçak Cannes'da durdu. Şimdi bana uçağın hazır olduğunu haber verdiler” dedim.  Bana, “Tamam, Allah sizi muvaffak etsin” dedi.
Henüz 20 metre gitmemiştim ki, Bahreynli bir başka kadın bana “Sen Amr Musa mısın?” diye sordu. “Evet” dedim. Hesap soran bir ses tonuyla bana, “Lübnan'da savaş varken burada ne yapıyorsun?” dedi. Ona, “Vallahi uçak bozuldu ve burada bir gece kalmak zorunda kaldım” dedim. New York'a gidene kadar geceyi odamda geçirmeye karar versem de odama gidene kadar bu durum birkaç kez tekrarlandı.  Asansörde, Kuveyt Parlamentosu Dışişleri Komisyonu Başkanı sevgili arkadaşım Muhammed Cassim es-Sakr ile karşılaştım. Ona, “Seninle karşılaşmam harika oldu” dedim ve “Nereye gidiyorsun?” diye sordum. Akşam yemeği için bir restorana gittiğini söyledi. Ben de akşam yemeğini kendisiyle yiyeceğimi söyledim.
Ona, ne zaman bir Arap ile karşılaşsam bana, -hakları da var- “Lübnan yanarken Cannes’da tatil mi yapıyorsun?!” dediklerini ve onlara tekrar tekrar uçağın bozulduğunu ve yarın ABD’ye gideceğimi açıklamadığımı söyledim. Sakr, durumun komikliği karşısında gülme krizine girdi. Beni otelin içindeki bir restorana davet etti. Köşede ve alışılagelmiş yolculuk tutkusunun dışında bir restorandı. Ertesi sabah Bin Cassim, ben ve heyet, New York’a gittik. Abdullah bin Zayed de bize katıldı. BM’deki heyetlerin çoğu ile temas kurmaya başladık. Lübnan Başbakanı Fuad Sinyora'nın İsrail'in Lübnan'a yönelik saldırısını durdurmak için önerdiği yedi maddelik planı BMGK’ya sunduk. Heyetlere, bu planın, Lübnan halkının krize son verme konusundaki ortak iradesinin samimi bir ifadesi olduğunu söyledik.
BMGK, 11 Ağustos 2006’da 1701 sayılı kararı yayınladı. Kararın, İsrail lehine son derece taraflı olduğunu düşünüyorum. Ancak en azından, Hizbullah ve Lübnan hükümeti tarafından reddedilen önceki taslak kararlardan daha iyi olduğu düşünülebilir. Hasan Nasrallah'a göre ise bu karar, diğer tüm taslak kararlar arasında en az kötüsüydü.
*Kitabın bölümleri, Daru’ş-Şuruk ile yapılan özel anlaşma ile yayınlanmıştır
*Tüm hakları saklıdır
Amr Musa: Kaddafi, devrimden kurtulduğunu ve Bin Ali’nin ardından düşmeye aday olan ismin Mübarek olduğunu sanıyordu
Şarku’l Avsat, Amr Musa’nın kaleme aldığı ‘Arap Birliği Yılları’ kitabından bölümleri yayınlıyor... (4) Musa: İsrail, Arap Girişimi’ni olumsuz karşıladı, çünkü girişim İsrail’i Araplarla müzakereye itiyordu​​​​​​​
Amr Musa: Saddam Hüseyin uluslararası müfettişlere onay verdi, ancak ABD Irak'ta savaşa girme kararını almıştı
Amr Musa: Mübarek, İsmet Abdulmecid’in görevde kalmasını istemedi... 11 Eylül olayları bize karşı beslenen olumsuz duyguları ortaya çıkardı



Trump-Zeydi görüşmesi üzerinde İran’ın etkisi hissediliyor

Irak Başbakanı Ali ez-Zeydi, 13 Temmuz 2026 tarihinde Washington’daki konaklama yerinde (Hükümet Basın Ofisi)
Irak Başbakanı Ali ez-Zeydi, 13 Temmuz 2026 tarihinde Washington’daki konaklama yerinde (Hükümet Basın Ofisi)
TT

Trump-Zeydi görüşmesi üzerinde İran’ın etkisi hissediliyor

Irak Başbakanı Ali ez-Zeydi, 13 Temmuz 2026 tarihinde Washington’daki konaklama yerinde (Hükümet Basın Ofisi)
Irak Başbakanı Ali ez-Zeydi, 13 Temmuz 2026 tarihinde Washington’daki konaklama yerinde (Hükümet Basın Ofisi)

Irak Başbakanı Ali ez-Zeydi, göreve gelmesinin ardından gerçekleştirdiği ilk yurt dışı ziyareti kapsamında Washington’a giderken, çantasındaki gündem görünürde ekonomi olsa da, ABD, Bağdat ile Washington arasındaki en hassas müzakere süreçlerinden birine sahne olmaya hazırlanıyor.

Zeydi’nin bugün ABD Başkanı Donald Trump ile yapması beklenen görüşme, yalnızca ABD ile İran arasında artan gerilim ve Hürmüz Boğazı’nın olası bir şekilde kapanmasının doğurabileceği sonuçlara ilişkin kaygıların gölgesinde gerçekleşmeyecek. Görüşme aynı zamanda Trump yönetiminin, İran’ın nüfuzunu azaltarak Irak’ın Ortadoğu’daki rolünü yeniden şekillendirme ve Bağdat’ı bir çatışma sahasından ABD’nin başlıca ekonomi ve güvenlik ortaklarından biri haline getirme hedefiyle de yakından bağlantılı.

Zeydi’nin ziyaret öncesinde yaptığı açıklamalar ise Washington ile ilişkilerin niteliğini yeniden tanımlama çabasını açık biçimde ortaya koyuyor. Zeydi, terörle mücadele ve ABD’nin Irak’taki askerî varlığının belirlediği ilişki modelinin yerine, yatırımlar, kalkınma ve teknoloji odaklı yeni bir dönemin kapısını aralamayı hedefliyor.

Zeydi, Washington Post’ta yayımlanan makalesinde amacının ‘kriz yönetiminden fırsat üretimine geçiş yapmak’ olduğunu belirterek, Irak’ın ABD siyaseti açısından yalnızca bir güvenlik dosyası değil, ekonomik bir ortak olmak istediğini vurguladı.

Zeydi, temaslarına dün akşam ABD’nin Irak ve Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack ile Irak heyetinin konakladığı yerde gerçekleştirdiği basına kapalı görüşmeyle başladı. Görüşmenin, Trump yönetimiyle yapılacak temasların gündemini belirlemeye yönelik hazırlık niteliği taşıdığı değerlendirilirken, devletin silah tekelinin sağlanması, hükümet denetimi dışında faaliyet gösteren silahlı grupların varlığının sona erdirilmesi, İran’ın nüfuzunun sınırlandırılması ve uluslararası koalisyonun görevinin 30 Eylül’de sona ermesinin ardından ABD askerî varlığının geleceği ele alınan başlıca konular arasında yer aldı.

Daha sonra ABD Savunma Bakanı Pete Hegseth’in, Pentagon’daki üst düzey temasları öncesinde Irak Başbakanı onuruna resmî bir karşılama töreni düzenlemesi planlanıyor. Ardından Zeydi’nin Senato ve Temsilciler Meclisi üyeleriyle de bir araya gelmesi bekleniyor.

Zeydi yarın Dünya Bankası Başkanı ve Uluslararası Finans Kurumu (IFC) Başkanı ile görüşecek. Program kapsamında ayrıca Michigan, Teksas ve Kaliforniya eyaletlerinden Iraklı topluluk temsilcileri, özel sektör temsilcileri ve yurt dışında eğitim gören Iraklı öğrencilerle buluşacak. Zeydi, perşembe günü ise Teksas eyaletinin Houston kentine geçerek Halliburton, Chevron ve ExxonMobil şirketlerini ziyaret edecek, ayrıca ABD Ticaret Odası Başkanı ile görüşecek.

Zeydi’nin programında, Irak’ta faaliyet gösteren enerji şirketleri ile ülkede yatırım yapmayı planlayan şirketlerin temsilcilerinin katılımıyla düzenlenecek bir yuvarlak masa toplantısı da yer alıyor.

Irak Başbakanı, cuma günü yeniden Washington’a dönerek ABD Ticaret Odası’nın düzenlediği üst düzey iş zirvesine katılacak. Zirvede Irak ile ABD arasındaki ekonomik ortaklığın geleceği, finansal teknolojiler, bankacılık ve dijital dönüşüm alanlarındaki iş birliği ile iki ülke arasındaki ekonomik ilişkilerin genişletilmesi imkânları ele alınacak.

Bağdat’ın öncelikleri

Zeydi, hükümetini ekonomik reform odaklı bir yönetim olarak tanıtmayı hedefliyor. Bu yaklaşım, petrol, ticaret ve dışişleri bakanlarının yanı sıra Merkez Bankası Başkanı, Ulusal Güvenlik Danışmanı ve iş insanlarının da yer aldığı 27 bakan ve üst düzey yetkiliden oluşan Irak heyetinin yapısına da yansıdı.

Irak Hükümet Sözcüsü Haydar Abudi gazetecilere yaptığı açıklamada, petrol dosyasının görüşmelerin önemli başlıklarından biri olacağını belirterek, Hürmüz Boğazı’nın olası bir şekilde kapanmasının yol açabileceği olumsuzluklara karşı Irak petrolünün ihracatı için yeni güzergâhların değerlendirileceğini söyledi.

dfrgthy
Irak Başbakanı Ali ez-Zeydi, 13 Temmuz 2026 tarihinde Washington’daki konaklama yerinde ABD Özel Temsilcisi Tom Barrack’ı ağırladı. (Hükümet Basın Ofisi)

Irak’ın günlük 3,4 milyon varillik petrol ihracatının yaklaşık yüzde 90’ı Hürmüz Boğazı üzerinden gerçekleştiriliyor.

Zeydi daha önce yaptığı açıklamada, Irak’ın önümüzdeki üç yıl içinde günlük petrol üretimini 7 milyon varile çıkarmayı hedeflediğini ifade etmişti.

Iraklı yetkililer, heyetin Washington’a taşıdığı temel mesajın, ABD’li yatırımcılara Irak’ın enerji, dijital ekonomi, yapay zekâ ve altyapı alanlarında uzun vadeli ortaklıklar kurmak istediğini göstermek olduğunu belirtiyor. Ancak Washington, bu ekonomik gündeme farklı bir perspektiften yaklaşıyor. ABD yönetimine göre Amerikan yatırımlarının başarılı olabilmesi için öncelikle şirketlerin Irak’a yönelmesini sağlayacak istikrarlı bir güvenlik ortamının oluşturulması gerekiyor. Bu durum ise silahlı gruplar dosyasını yeniden görüşmelerin en önemli başlıklarından biri haline getiriyor.

Trump’ın istedikleri

Ziyaret programı resmî olarak ekonomi ve yatırımlara odaklansa da güvenlik başlıklarının Beyaz Saray’daki görüşmelerin en önemli gündem maddeleri arasında yer alması bekleniyor.

Trump yönetiminin öncelikleri üç ana başlıkta toplanıyor: Silahların yalnızca Irak devletinin kontrolünde bulunmasının sağlanması, İran bağlantılı silahlı grupların nüfuzunun sona erdirilmesi ve Irak topraklarının ABD güçleri ya da çıkarlarına yönelik saldırılar için kullanılmasının engellenmesi. Bunun yanı sıra Washington, Amerikan şirketlerine petrol, enerji ve altyapı projelerinde güçlü bir konum sağlayacak ekonomik ortaklığın geliştirilmesini de hedefliyor.

ABD yönetimi, Zeydi hükümetinin silahların devletin tekeline alınmasına yönelik taahhütlerini hayata geçirme başarısını, yeni dönemde ikili ilişkilerin en önemli sınavı olarak görüyor.

Zeydi ise hükümetinin göreve başlamasının üzerinden henüz 60 gün geçmeden yolsuzlukla mücadele ve bazı silahlı grupların devlet kurumlarına entegre edilmesi gibi alanlarda önemli ilerleme kaydettiğini Trump yönetimine anlatmaya çalışıyor. Ancak Washington’ın performansını özellikle Tahran’a yakın gruplarla nasıl mücadele edeceğine göre değerlendireceğinin farkında olan Zeydi, bu süreçte ABD’den istihbarat, teknik ve askerî destek talep ediyor.

Öte yandan, ziyaretten birkaç gün önce silahlı grupların yaptığı açıklamalar süreci daha da karmaşık hale getirdi. Kendisini Irak İslami Direnişi olarak adlandıran grup, silah bırakmayı reddettiğini duyururken, buna ilişkin bir dizi siyasi şart öne sürdü ve Amerikan şirketleri aracılığıyla askerî işgalin ekonomik işgalle değiştirilmek istendiğini savundu.

fgthyju
Irak Başbakanı Ali ez-Zeydi ve İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, Irak’ın Necef Havalimanı’nda, Ali Hamaney’in cenaze töreni öncesinde (Reuters)

Ketaib Hizbullah lideri Ebu Hüseyin el-Hamidavi de söylemini sertleştirerek hükümeti ‘direnişin iradesine boyun eğmeye’ çağırdı ve grubun İran ekseniyle bağlarını sürdüreceğini vurguladı.

Washington ise bu açıklamaların yalnızca Irak hükümetine yönelik olmadığını, aynı zamanda Trump yönetimine İran’ın Irak’taki nüfuzunu azaltmanın kolay olmayacağı mesajını vermeyi amaçladığını değerlendiriyor.

Washington ile Tahran arasında

Zeydi, bir yandan ABD ile stratejik bir ilişki kurmayı hedeflerken, diğer yandan Irak’ta siyaset ve güvenlik alanlarında hâlâ geniş nüfuza sahip olan İran’la doğrudan bir çatışmaya girmek istememesi nedeniyle zorlu bir denge kurmaya çalışıyor. Bu nedenle Zeydi, birçok kez Irak’ın ‘hiçbir eksene katılmayacağını’ vurgulayarak, Bağdat’ın Washington ile Tahran arasındaki gerilimin tarafı değil, iki ülke arasında arabulucu rolü üstlenmeyi amaçladığını ifade etti.

Zeydi, ABD yönetimini İran’ın nüfuzunun doğrudan bir çatışmayla değil, güçlü bir devlet yapısı ve siyasi sistem içindeki farklı aktörleri kapsayabilecek sağlam bir ekonomi inşa edilerek sınırlandırılabileceğine ikna etmeye çalışıyor. Bu nedenle Bağdat, Washington ile ilişkileri yeniden şekillendirmenin en gerçekçi yolunun ekonomik iş birliğinden geçtiği görüşünü benimsiyor.

ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı’nın (CENTCOM) eski komutanı emekli General David Petraeus, Washington Post’ta yayımlanan makalesinde Irak’ın, onlarca yıl süren diktatörlük, savaşlar, terör ve dış müdahalelerin ardından devletini yeniden inşa edebilmesi için ‘nadir görülen tarihî bir fırsatın’ eşiğinde bulunduğunu belirtti. Petraeus, Zeydi’nin Washington ziyaretinin ABD ile yeni bir ortaklığın temellerini atmak açısından önemli bir fırsat sunduğunu ifade etti.

Petraeus’a göre Irak’ın başarısı; hükümetin yolsuzluk ağlarını ve milis yapılanmalarını tasfiye etmesine, silahların devletin tekelinde toplanmasına, hukukun üstünlüğünü güçlendirmesine ve özellikle İran’a aşırı bağımlılığı azaltacak şekilde ekonomik ortaklıklarını çeşitlendirmesine bağlı olacak.


Beyrut ve Bağdat, İran’ın Şii Hilali projesini bir haftada nasıl sarstı?

Irak'ın başkenti Bağdat’ta, İran Büyükelçiliği yakınlarında İran ile dayanışma yürüyüşü sırasında, ‘Şehitlerin Efendisi Tugayları’ mensuplarından biri, İran'ın Dini Lideri Ali Hamaney'in yer aldığı bir duvar resminin önünde nöbet tutarken, 19 Haziran 2026 (Reuters)
Irak'ın başkenti Bağdat’ta, İran Büyükelçiliği yakınlarında İran ile dayanışma yürüyüşü sırasında, ‘Şehitlerin Efendisi Tugayları’ mensuplarından biri, İran'ın Dini Lideri Ali Hamaney'in yer aldığı bir duvar resminin önünde nöbet tutarken, 19 Haziran 2026 (Reuters)
TT

Beyrut ve Bağdat, İran’ın Şii Hilali projesini bir haftada nasıl sarstı?

Irak'ın başkenti Bağdat’ta, İran Büyükelçiliği yakınlarında İran ile dayanışma yürüyüşü sırasında, ‘Şehitlerin Efendisi Tugayları’ mensuplarından biri, İran'ın Dini Lideri Ali Hamaney'in yer aldığı bir duvar resminin önünde nöbet tutarken, 19 Haziran 2026 (Reuters)
Irak'ın başkenti Bağdat’ta, İran Büyükelçiliği yakınlarında İran ile dayanışma yürüyüşü sırasında, ‘Şehitlerin Efendisi Tugayları’ mensuplarından biri, İran'ın Dini Lideri Ali Hamaney'in yer aldığı bir duvar resminin önünde nöbet tutarken, 19 Haziran 2026 (Reuters)

Maneli Mirhan

İran İslam Cumhuriyeti yirmi yıl boyunca, gücünü Tahran'dan yönlendirebildiği Bağdat, Şam, Beyrut ve Sana gibi Arap başkentlerinin sayısıyla ölçtü. Bu başkentlerden ilk düşen Şam oldu, onunla birlikte kara köprüsü de çöktü. Ardından, haziran ayının son haftasında, geriye kalan üç başkentten ikisi, İran'a nüfuzunu kazandıran milislere karşı ayaklandı. Bu, bir ABD veya İsrail saldırısıyla değil, bu ülkelerin kendi devletleri tarafından alınan bir kararla gerçekleşti.

Lübnan, 26 Haziran'da Washington'da ABD’nin arabuluculuğunda İsrail ile bir çerçeve anlaşması imzaladı. Anlaşma, Lübnan ordusunu devletin silah tekelini yeniden tesis etme ve İsrail ile mutabık kalınan ‘deneme bölgelerinden’ başlayarak Hizbullah'ı bölge bölge silahsızlandırmakla görevlendiriyor. 1982 yılından bu yana hiçbir Lübnan hükümeti bu denli ileri gitmeye cesaret edememişti. Anlaşma, Hizbullah'ın silah cephaneliğini egemenliğin bir güvencesi değil, önündeki bir engel olarak ele alıyor.

Bu imza, 2024 yılında patlak veren savaşın Hizbullah'a ağır bir darbe indirip Genel Sekreter Hasan Nasrallah'ı öldürmesi ve Hizbullah’ın Suriye üzerinden uzanan ikmal hattını kesmesiyle başlayan bir gerileme sürecini pekiştirdi. Bu dönüşümün, eski Genelkurmay Başkanı olan bir cumhurbaşkanı, daha önce orduyu silahı devlet elinde toplama planı hazırlamakla görevlendirmiş bir hükümet ve kendi seçmediği bir savaşın enkazını taşıyan, İran'ın yeniden inşa fonlarının hiç ulaşmadığı bir Şii toplumu gibi koşulları Lübnan içinde de olgunlaşmıştı.

Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre Hizbullah Genel Sekreteri Naim Kasım, anlaşmayı ‘geçersiz ve batıl’ olarak nitelendirdi ve mücadeleyi sürdürme sözü verdi. Bunu yapabilir. Ancak Kasım, artık hiç kimseyi korumayan bir cephaneliği, savaşın çürüttüğü bir caydırıcılık adına ve bunun bedelini ödeyen bir toplumun karşısında savunuyor. Artık Lübnan adına savaştığını iddia edemez.

İki gün sonra, mayıs ayından bu yana iktidarda bulunan Irak Başbakanı Ali Falih ez-Zeydi hükümeti, şafak vakti terörle mücadele birimini Yeşil Bölge'ye gönderdi ve aralarında milletvekillerinin de bulunduğu 47 yetkiliyi, yolsuzluk, silahlı grupların finansmanı ve İran petrolü ile dolarların kaçakçılığıyla ilgili bir davada gözaltına aldı.

Aynı hükümet, devlet otoritesi dışında faaliyet gösteren tüm silahlı grupların, ABD öncülüğündeki Uluslararası Koalisyonun Irak'taki görevinin sona ereceği 30 Eylül'e kadar silahlarını teslim etmesini emretmişti. Bu tarihin seçilmesi tesadüf değildi. Çünkü bu tarih, milislerin en eski bahanesini, yani silahlarının yabancı bir varlığa karşı bir yanıt olduğu iddiasını ellerinden alıyor.

Bu süre, silahlı unsurları terhis etmeyi amaçlayan ve silahı devlet kurumlarındaki işlerle takas eden bir programla birlikte geliyor. Program aksayabilir, ancak anlamı Bağdat’ın milislerle kurum olarak müzakere etmeyi bırakması ve onların adamlarını, devlete entegre ederek geri kazanmaya başlaması halinde de değişmeyecek.

Lübnan'ı yazılı ve imzalı bir anlaşmayla, Suriye'yi ise rejimin çöküşüyle kaybeden Tahran, kaybetmeye tahammülü olmayan tek başkente bağlılığını iki katına çıkardı. Bunu yaparken de hâlâ orada işleyen -türbeler, ziyaret ekonomisi ve ortak inanç ritüelleri gibi- az sayıdaki araca başvuruyor.

Beyrut, İran Devrim Muhafızları Ordusu’nun (DMO) vekillerine karşı harekete geçerken Bağdat da kolları devletin en tepesinde ve hazinelerinde olan yapılara karşı harekete geçti. Bunların tümü aynı hafta içinde yaşandı.

Her iki hikayenin de kendi bağımsız ulusal boyutu olsa da yan yana konulduklarında, tek bir doktrinin yapısal başarısızlığını ortaya koyuyorlar. DMO’nun yurtdışı kolu Kudüs Gücü’nün eski komutanı Kasım Süleymani'nin bu görevi üstlenmesinden 2020 yılının ocak ayında öldürüldüğü ana kadar inşa ettiği ‘Şii Hilali’ sadece bir müttefikler grubu değildi. Bu, ileri savunma için bir yapı, İran'ın savaşlarını başkalarının topraklarında sürdürmenin bir aracıydı; İran'ın rantından finanse ediliyor ve Suriye üzerinden tek, kesintisiz bir cephe halinde birbirine bağlanıyordu.

Bu yapının tamamı, tek bir bahis üzerine kuruluydu. O da ev sahibi devletlerin, gücün tekelini talep edemeyecek kadar zayıf, bölünmüş veya korkmuş kalmaya devam etmesi. Bu bahis, bugün herkesin gözü önünde çöküyor.

Ancak bu çöküş aynı hızda ilerlemiyor ve bu fark önem taşıyor. Lübnan'da Hizbullah hâlâ savaşçıları üzerinde kontrolünü koruyor, ancak ithal ettiği savaşların yıktığı bir ülke içinde cephaneliğini savunuyor durumda. Irak'ta ise bölünme, milislerin kendi bünyesini bölüyor.

Mukteda es-Sadr, mayıs ayı sonlarında birliklerini devlet otoritesi altına soktu ve cephaneliğini orduya teslim etti; bunu yapan ilk kişi oldu. Tahran'a yakın en büyük iki gruptan da benzer bir yolu izleyeceklerine dair işaretler geldi. Yalnızca Kudüs Gücü'ne en yakın katı çekirdek, yabancı güçlerin önce ülkeyi terk etmesi gerektiği gerekçesiyle direnmeyi sürdürüyor. Bağdat ise artık bu bahaneye bir bitiş tarihi koymuş durumda.

Daha güneyde, hava saldırılarıyla yıpranan Husiler ise savaşlarını Yemen'in içine yönlendirdi. Kimse ekseni tek bir darbeyle yenemez. Eksen, her cephenin görevi pahasına kendi varlığını sürdürmeyi tercih etmesiyle parça parça dağılıyor.

gfrtbnyt
Washington'da, ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio'nun katılımıyla, İsrail’in Washington Büyükelçisi Yechiel Leiter, Dışişleri Bakanlığı Kurmay Başkanı Daniel Holler ve Lübnan’ın Washington Büyükelçisi Nada Hamade çerçeve anlaşmasını imzalarken, 26 Haziran 2026 (AFP)

Tahran, aynı haritayı okudu ve verdiği yanıt cenaze oldu. 28 Şubat'ta suikasta kurban giden Ali Hamaney, temmuz ayı başlarında, iki ülkeden geçen altı gün süren bir törenle Meşhed'de toprağa verildi. Naaşı Meşhed'e ulaşmadan önce Necef ve Kerbela'dan geçti.

Rejim, ücretsiz geçişten yararlanmak üzere 1,7 milyon Iraklıyı kayıt altına aldı. Halk Seferberlik Güçleri (Haşdi Şabi) üyeleri, Necef'in dört bir yanına konuşlandı ve Bağdat ulusal tatil ilan etti. Hükümetinin güçleri daha birkaç gün önce Yeşil Bölge'ye baskın düzenlemiş olan Başbakan'ın kendisi de havalimanı pistinde İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan ve ülkesindeki yargı kurumlarının peşinde olduğu milis liderlerinin yanında durdu.

Lübnan'ı yazılı ve imzalı bir anlaşmayla, Suriye'yi ise rejimin çöküşüyle kaybeden Tahran, kaybetmeye tahammülü olmayan tek başkente bağlılığını iki katına çıkardı. Bunu yaparken de hâlâ orada işleyen -türbeler, ziyaret ekonomisi ve ortak inanç ritüelleri gibi- az sayıdaki araca başvuruyor.

Himayecinin silahlarına el konulup varlıkları takibe alındığında, kutsallık son nüfuz kanalına dönüşür. Hamaney’in naaşının Necef'ten geçişi, Şii Hilali’nin son savunması niteliğindeydi.

İleri savunma doktrininin bedeli; ilki bu doktrini barındıran Arap toplumları tarafından, ikincisi petrol gelirleri yabancı milisleri finanse eden İran halkı tarafından olmak üzere iki kez ödendi. Bu esnada İranlıların kendi ücretleri değer kaybetmeye devam etti.

Irak devletinin bu ikili tutumu ikiyüzlülük olarak yorumlanmaya elverişli görünebilir, ancak daha doğru bir ifadeyle bu, yarı yolda takılıp kalmış bir geçiş sürecinden ibaret. Pazartesi günü, ABD Başkanı Donald Trump ile önemli görüşmeler yapmak ve Amerikan ekonomik ve mali kurumlarıyla bazı temaslarda bulunmak üzere resmi bir ziyaret kapsamında üst düzey bir heyetin başında Washington'a giden Zeydi, ağın finansörlerini gözaltına aldıktan iki hafta sonra bu ağın himayecisinin cenazesine katıldı. Çünkü Irak, elinden geldiği yerde egemenliğini uyguluyor, elinden gelmediği yerde ise gözetim ritüellerini yerine getiriyor.

Önemli olan gözaltılardan süreye ve silah teslimine kadar etkili her adımın tek bir yönde ilerlemesi. Washington'ın eli Beyrut'ta arabuluculuk, Bağdat'ta ise baskı ve bir çekilme takvimi şeklinde olmak üzere her iki başkentte de görünür durumda. Ancak her iki durumda da belirleyici eylem ulusal nitelikteydi ve bu da geri dönüşü zorlaştırıyor.

Coğrafyanın ötesinde, liderlik de dağıldı. İleri savunma doktrini üç sac ayağı üzerine kuruluydu ve bunların tümü artık ortadan kalktı. Cepheleri tek bir dava etrafında birleştiren doktrinsel referans noktası, Hamaney ile birlikte öldü. Yerine geçen ‘tartışmalı’ halefi ise süreci DMO’nun oluşturduğu bir kordonun arkasından yönetiyor.

Operasyonel liderlik ise 2020'den bu yana yetim ve ağın uyumunu koruyan otoriteden yoksun varisler tarafından yönetiliyor. Suriye köprüsü de kapandı. Doktrin, kurucusunun ardından yaşayabilir, ancak koşullarının ortadan kalkmasının ardından yaşayamaz.

İran İslam Cumhuriyeti, tüm bunlarla, tarihinde geldiği en zayıf konumla yüzleşiyor. 7 Temmuz'da Tahran'da dolar kuru 1 milyon 754 bin İran riyaline ulaştı. İran riyali bir günde yüzde sekiz değer kaybetti. Bütçe artık kendi kurduğu ağları sürdürülebilir şekilde finanse edecek kapasiteye sahip değil.

fvgbhyju
Tahran'da düzenlenen cenaze törenlerinin ikinci gününde, İran’ın merhum Dini Lideri Ali Hamaney'in tabutunun başında kılınan cenaze namazından bir kare, 5 Temmuz 2026 (AFP)

Rejim içinde ise, İran destekli örgütlerin liderleri, örgütün kendisinin feshedilmesini açıkça tartışmaya başladı. Şii Hilali, savaşı İran'ın uzağında tutmak için tasarlanmıştı. Ancak hilal içindeki en yakın iki başkent, milisler yerine devleti tercih etti ve doktrinin ihraç etmek üzere kurulduğu savaş, şimdi içe dönmeye başladı.

Söylenmesi gereken bir başka gerçek daha var. İran rejimi bunu gizlemek için elinden geleni yapacaktır. İleri savunma doktrininin bedeli; ilki bu doktrini barındıran Arap toplumları tarafından, ikincisi petrol gelirleri yabancı milisleri finanse eden İran halkı tarafından olmak üzere iki kez ödendi. Bu esnada İranlıların kendi ücretleri değer kaybetmeye devam etti. Bugün gücün tekelini yeniden ele geçiren devletler, yorgun düşmüş toplumların, yabancı himayecinin maliyeti korkusundan daha ağır bastığında yaptığını yapıyor.

Ateş çemberi, Tahran'ın düşmanlarını uzak tutmak için inşa edilmişti. Bu çember, Batı'nın vurduğu yerde değil, Beyrut ve Bağdat'ın iki cephe olmaktansa iki devlet olmayı tercih ettiği yerde kırıldı. Bugün ise geriye İran'ın artık finanse edemediği veya sürdüremediği bir dizi yerel savaş ve artık ordunun üstlenemediği rolü üstlenen bir cenaze töreni kaldı.


Deraa’nın Çocukları anlatısında Atıf Necib davası

Şam'da Adalet Sarayı'nda görülen Atıf Necib davası sırasında işkence kurbanlarının fotoğraflarını taşıyan göstericiler, 26 Nisan 2026 (Reuters)
Şam'da Adalet Sarayı'nda görülen Atıf Necib davası sırasında işkence kurbanlarının fotoğraflarını taşıyan göstericiler, 26 Nisan 2026 (Reuters)
TT

Deraa’nın Çocukları anlatısında Atıf Necib davası

Şam'da Adalet Sarayı'nda görülen Atıf Necib davası sırasında işkence kurbanlarının fotoğraflarını taşıyan göstericiler, 26 Nisan 2026 (Reuters)
Şam'da Adalet Sarayı'nda görülen Atıf Necib davası sırasında işkence kurbanlarının fotoğraflarını taşıyan göstericiler, 26 Nisan 2026 (Reuters)

Beşşar Esed rejiminde Siyasi Güvenlik Şubesi başkanlığı yapan Atıf Necib'in yargı karşısına çıkarılmasından bu yana, 2011 martında Deraa'da çocukların gözaltına alınması olayı yeniden gündemin başına oturdu. Etkileri ise askeri boyutlar ile devasa can kayıplarıyla sınırlı kalmayıp bir anlatı savaşına, tarihsel bir söyleme ve bu söylemi sahiplenme hakkına dönüşen 15 yıllık yıkıcı savaşın yaralarını yeniden deşti.

Şarku’l Avsat gazetesi, o dönemde farklı iki olayda gözaltına alınan ve ikisi de bugün genç birer delikanlı olan Nayef Abazid ve Samir Ali es-Siyasine ile görüştü. içlerinden biri, Necib'in yargılandığı davada tanık olarak yer alıyor.

Geçmiş bu kez, "Sıra sana geldi doktor" sözüyle ilk kıvılcımı ateşleyen olayın anlatısını yeniden inşa etmek amacıyla hatırlanıyor. Bu süreç, Esed'in kaçışı ve Suriyelilerin hayatında hâlâ varlığını sürdüren ağır bir ihlaller mirasıyla ve bir dönemin ‘sembolleriyle’ hesaplaşma konusunda geçiş dönemi adaleti kurumlarının kapasitesini gerçek anlamda sınayan bir ceza davasıyla son buldu.