Şarku’l Avsat, Amr Musa’nın kaleme aldığı ‘Arap Birliği Yılları’ kitabından bölümleri yayınlıyor (2) Musa: Faysal, Muallim’in ‘şeytani’ hayallerine karşı çıktı. Şu an Lübnan’da tanık olduklarımız, Refik Hariri suikastının sonuçlarıdır

Amr Musa ve Refik Hariri’nin gerçekleştirdiği bir gir görüşme. (Getty Images)
Amr Musa ve Refik Hariri’nin gerçekleştirdiği bir gir görüşme. (Getty Images)
TT

Şarku’l Avsat, Amr Musa’nın kaleme aldığı ‘Arap Birliği Yılları’ kitabından bölümleri yayınlıyor (2) Musa: Faysal, Muallim’in ‘şeytani’ hayallerine karşı çıktı. Şu an Lübnan’da tanık olduklarımız, Refik Hariri suikastının sonuçlarıdır

Amr Musa ve Refik Hariri’nin gerçekleştirdiği bir gir görüşme. (Getty Images)
Amr Musa ve Refik Hariri’nin gerçekleştirdiği bir gir görüşme. (Getty Images)

Eski Arap Birliği Genel Sekreteri Amr Musa biyografisinin ilk bölümünü yayımlamasının üzerinden geçen 3 yılın ardından ‘Senevatu’l-Camiati’l-Arabiyye’ (Arap Birliği Yılları) adlı ikinci kitabını çıkardı. 574 sayfa olan ve 19 bölümden oluşan kitap, Daru’ş-Şuruk yayın evi tarafından yayımlandı.
Musa, Şarku’l Avsat’ın bugünden itibaren 7 bölümlük yazı dizisi halinde bazı bölümlerini yayınlayacağı kitabında, Arap Birliği Genel Sekreteri olduğu 2001 ve 2011 yılları arasında, Arap ülkelerinde ve çevresinde yaşanan ciddi olaylarla dolu 10 yılın gizli kalan yönlerini gün yüzüne çıkarıyor.
Kitabın 90 sayfalık iki bölümden oluşan bu bölümünde, Hizbullah liderliğindeki Lübnan muhalefeti ve Maruni müttefiki Özgür Yurtsever Hareket’in (ÖYH), 2006 yılının aralık ayı başlarında halkın Fuad Sinyora hükümetinin istifası talebiyle sokaklara döküldüğü, 2008 yılında Doha Anlaşması'nın imzalanmasına yol açan ve tüm ülkeyi saran siyasi krizin çözülmesindeki rolünü ele alıyor.

İşte Amr Musa’nın kaleme aldığı kitabından bölümler:
14 Şubat 2005 tarihinde Arap Birliği’ndeki ofisimde, Yemen Cumhurbaşkanı Ali Abdullah Salih tarafından açılışı yapılacak olan Arap Birliği Ekonomik ve Sosyal Konseyi'nin ilk toplantısına katılmak üzere Aden'e gitmeye hazırlanıyordum. El-Cezire televizyonu son dakika haberi olarak, Beyrut'ta Başbakan Refik Hariri'nin yaralandığı büyük bir patlama olduğu haberini geçti. Diğer kanallara baktığımda, Al Arabiya televizyonunun yanındaki 21 kişi ile birlikte öldüğü haberinin verildiğini gördüm. Ofis müdürümü aradım. Derhal Lübnan'a gitmem için gerekli ayarlamaların yapılmasını istedim. Yemen Dışişleri Bakanı Ebu Bekir el-Kirbi'yi de aradım. Kendisine son gelişmeden dolayı gelemeyeceğimi, Lübnan'a gideceğimi söyledim.
Kısa bir süre sonra Cumhurbaşkanı Ali Abdullah Salih, beni arayıp Yemen'e gelmem gerektiğini vurgulayarak “Amr kardeşim, neler oluyor?” dedi. Kendisine “Sayın Cumhurbaşkanı, bir takım öncelikler var. Sizden özür diliyorum, Beyrut'a gideceğim” dedim.
Ardından şöyle devam ettim:
“Lütfen özürlerimi kabul edin. Çünkü Refik Hariri suikastı bir Arap trajedisidir. Bu çok tehlikeli bir gelişme. Bu gelişme karşısında Arap Birliği Genel Sekreteri Lübnan'da olmalıdır.”
Bana kendi üslubuyla “Hayır, hayır, hayır, bu doğru olmaz. Bu toplantıya katılmanız çok önemli” ifadelerini kullandı.
Onu ikna etmeye çalışmaktan yorulmuştum ve şöyle söyledim:

“Sayın Cumhurbaşkanı, her halükarda bugün Yemen’e gelemeyeceğim.”
Aynı gün Beyrut'a gittim. Havaalanından doğruca Hariri Sarayı'na ulaştım. Burada oğulları Saadeddin ve Bahaa ile karşılaştım. Kendilerine başsağlığı diledim. Saray Lübnanlılarla dolup taşıyordu. Lübnan dışından ilk başsağlığı dileyen ben oldum. Onlara taziyelerimi ilettim. Gece geç saatlere kadar sarayda kaldım. Bu üzücü durumda komik olan ise Arap ülkelerinden Beyrut'a gelen ilk dışişleri bakanının, Aden’deki toplantıya katılmayan Yemen Dışişleri Bakanı Dr. Ebu Bekir El Kirbi’nin olmasıydı.
Ertesi gün cenaze töreni yapıldı. Lübnan devleti buna hazır değildi. Beyrut güvenli değildi. Bu yüzden sevgili dostum Lübnan Meclis Başkanı Nebih Berri, parlamento korumalarıyla güvenliğimi sağladı.
Bazı Sünni ve Maruni partilerin ve diğer çeşitli akımların liderleri, Hariri suikastından Suriye'yi sorumlu tuttular. Bazıları Hizbullah’ı suçladı. Fakat bu suçlama temelde Suriye'ye yönelikti. Bu durumda bir Arap Birliği Genel Sekreteri'nin yapması gereken en iyi şeyin Suriye'ye gitmek ve Devlet Başkanı Beşşar Esed ile konuşmak olduğunu anladım.
Hariri suikastının üzerinden üç gün geçmişti. Suriye'yi ziyaret etmek istedim. Bana, “Hemen gelin” dediler. Suriye sınırına ulaşana kadar Lübnan hükümeti tarafından sıkı bir şekilde korundum. Buradan sonra Suriyeli muhafızlar beni doğruca başkanlık sarayına götürdüler. Devlet Başkanı Beşşar, beni karşıladı. Samimi bir görüşmeydi. Beşşar’ın çok konuştuğu ve az çalıştığı ile ilgili söylenenler mutlak doğru değildir.
Kendisine şunları söyledim:
“Sayın Başkan, olayların ardından tüm duyguların doruğa ulaştığı Lübnan'dan geliyorum. Refik Hariri'nin öldürülmesi olayı kolay kolay atlatılamayacak. Bu olayda Suriye’nin parmağı olduğuna dair yoğun tartışmalar var. Suriye askerlerinin, Lübnan topraklarından geri çekilmesine yönelik çok büyük bir talep var. Bu talepte bulunanlar, Suriye askerlerinin geri çekilmesi konusunda boşuna konuşmuyorlar. Bilakis bunları Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'nin (BMGK) 2 Eylül 2004'te kabul ettiği 1559 sayılı karara dayanarak gündeme getiriyorlar. Bunları size aktarıyorum. Hariri’nin öldürülmesiyle ilgili olarak Suriye’ye açıkça suçlamalarda bulunulduğunu duyuyorum. Suriye’nin Lübnan’daki askeri varlığı konusunu yeniden gözden geçirip, sakinleşerek olumsuz unsurları olumlu bir konuma sokmanın tam zamanıdır.”
Bana, “Lübnan’daki askerlerini geri çeken ilk Suriye Devlet Başkanı benim.  İktidara geldiğimde Lübnan’da 60 binden fazla Suriye askeri vardı. Şimdi bu sayıyı 35 bine düşürdüm. Daha fazla askeri geri çekmeye hazırım. Tüm askerlerin geri çekilmesine bir itirazım yok” dedi.
Ben de kendisine, “Peki, Sayın Başkan, Suriye ordusunu Lübnan'dan çekmeye karar verdiğinizi söyleyebilir miyim?” diye sordum.
Sorumu, “Evet, bunu ilan edebilirsiniz. Çünkü orduyu geri çekeceğimi söyledim” diye yanıtladı.
Bunun üzerine dışarıya çıktım ve Devlet Başkanı Beşşar Esed'in gerçekten de Lübnan’daki Suriye güçlerini geri çekmeye karar verdiğini ve yakında geri çekilmenin başlayacağını duyurdum. Sanırım bunun belirli bir zaman çerçevesinde yapılacağını da ekledim. Devlet Başkanı Beşşar Esed ve Dışişleri Bakanı Faruk eş-Şara ile görüşmemin devamında ve birlikte yediğimiz öğle yemeği sırasında, konu gündeme gelse de bir daha Suriye güçlerini Lübnan’dan çekmekten söz etmedi. Konuyu görmezden gelmek istedi. Faruk eş-Şara, bazı Suriyeli gazetecilere Başkan’ın Suriye ordusunu Lübnan’dan çekmeye başlamaya karar verdiğini söylediği durumdan rahatsızdı.

Savaş açıklamaları
Karayoluyla Suriye’den ayrıldım ve Beyrut’a vardım. Akşamüzeri uçakla Kahire’ye döndüm. Arabadaki radyodan BBC kanalını dinlerken, “Suriyeli yetkililer, Arap Birliği Genel Sekreteri'nin Devlet Başkanı Beşşar Esed'in Lübnan'daki Suriye güçlerini geri çekeceğini söylediğine dair açıklamasını yalanladılar” haberini duydum.
Sinirlendim ve derhal Faruk eş-Şara’yı aradım. Bana “Ne yapmamızı istiyorsunuz?” diye sordu.
Kendisine şunları söyledim:
“Devlet Başkanı Esed’in Lübnan’daki Suriye güçlerini geri çekmeye başladığını ve nihai bir geri çekilme yolunda olduğu yönündeki sözlerini ve bunu açıklamamı kabul ettiğini bizzat duydunuz. Bu nedenle Başkan ile görüşmemden sonra yapılan bu açıklamanın geri çekilmesini talep ediyorum. Arap Birliği Genel Sekreteri olarak açıklamamın teyit edilmesini ve görüşme savaşına girmekten kaçınmayı istiyorum. Çünkü görüşmeden sonra yaptığım açıklamalar konusunda ısrar edeceğim.”
Bana, “Peki, konuyu Başkan'a ileteceğim” dedi.

Musa, Lübnan Cumhurbaşkanı Avn ile birlikte.
Dakikalar sonra Suriye Enformasyon Bakanı beni arayıp yayınlamak istediğim açıklamayı belirtmem için kendisine talimat verildiğini ve istediğim her şeyi yayınlayacaklarını söyledi. Başkan Esed'in kendisinin bu sözleri bana söylediğini doğrulayan bir düzeltme talimatı verdiği açıktı. Bu da güvenilirliğini gösteren önemli bir işaretti. Yardımcıları ya da Suriye yönetiminin diğer yetkilileri, Lübnan’daki Suriye askerlerinin geri çekilmesini örtbas etmeye çalışıyorlardı. Belki de bu geri çekilmeye karşıydılar. Ancak Başkan düşüncesinde ve hareketinde açıktı. Gerçekten de tüm Suriye güçlerini Lübnan’dan geri çekmeye başladı.

Suikastın nedenleri
Hariri suikastının sebeplerine ilişkin yorumuma gelince… Hariri, Lübnanlı Sünniler arasında veya tüm Lübnan'daki siyaset, ekonomi ve toplumsal çevrelerde özel bir saygınlığı olduğundan liderlik yapabilen ve bunu sürdürebilen bir isimdi. Üstelik Sünnilerin başında Hariri gibi bir adamın olması, Hizbullah karşısında göz ardı edilemeyecek bir ağırlık anlamına geliyordu. Hariri'nin ortadan kaldırılması, uzun vadeli bölgesel hesaplar içindi. Lübnan'da bugün gördüklerimizin önemli bir kısmı Hariri suikastının sonuçlarıdır.
2006 yılının mart ve haziran ayları arasında, liderlerin ve çeşitli akımların katılımıyla gerçekleştirilen Lübnan Ulusal Diyalog Konferansı’nda, Lübnan ve Suriye arasında uluslararası mahkeme kurulması, diplomatik ilişkiler, sınırların çizilmesi ve Şeba Çiftlikleri’nin tanınması konularında fikir birliğine varıldı. Ayrıca Filistinli mültecilerin kaldığı kampların dışındaki silahlar ve Hizbullah'ın silahlarıyla ilgili henüz sonuçlandırılamayan ciddi bir tartışma da vardı.
Konferans bize, özellikle Lübnan’ın İsrail ile güney sınırlarında işlerin sessiz bir iyimserliğe doğru ilerlediğini hissettirdi. Ancak bu iyimser hava çok sürmedi. Hizbullah’a bağlı bir güç, 12 Haziran 2006’da, sınırda bir İsrail askeri karakoluna saldırdı. Saldırıda iki İsrail askeri esir alındı, sekizi de öldürüldü. İsrail, bu saldırıya, birkaç gün önce Gazze'de yaptığı gibi aşırı şiddetli bir bombardımanla karşılık verdi.
Arap ülkeleri arasında, Hizbullah ile İsrail arasındaki gerilime ilişkin bir fikir ayrılığı bulunuyordu. Mısır ve Suudi Arabistan bu gerilimi, Hizbullah açısından bir macera olarak görüyordu. Burada, Arap siyasetini yönetmenin, küresel politikalarla ve Arap-İsrail çatışması gibi büyük ülkelerin çelişkili çıkarlarıyla ilgili kök salan ve dallanıp budaklanan bir krizin söz konusu olduğunu söylemeliyim. Arap siyasetinin, bir partinin, grubun veya birliğin hareketlerinden etkilenmesine izin verilemez veya ellerine bırakılamaz. Arap siyasi hareketinin Arap olmayan bir referans politikasına bağlı olması da doğru değildir. Bu yüzden Lübnan-İsrail cephesindeki işlerin gidişatı beni rahatsız etti.

Musa ve Said Hariri.
Bu açıdan bakıldığında, Arap Birliği’nin konumu ve siyasi hareketi, söz konusu dönemde birliğin sorunun kökenlerinden biri olan İsrail’in işgaline ve kabul edilemez uygulamalarına karşı dik duruşuna zarar verilmeden formüle edildi. Saldırından hemen sonra Kuveyt benimle koordineli bir şekilde Arap dışişleri bakanlarını Kahire'deki Arap Birliği merkezinde acil bir toplantıya çağırdı. Toplantı, İsrail saldırısının başlamasından 3 gün sonra, yani 15 Temmuz 2006'da gerçekleşti. Toplantının ikinci kapalı oturumunda dönemin Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Prens Suud el-Faysal ile Suriyeli mevkidaşı (Velid el-Muallim) arasında sert sözlü tartışmalar yaşandı. Tartışma, Muallim’in toplantıya katılan bakanlara aşağıdaki sözleri söylemesiyle başladı.
Toplantı tutanaklarında da yer alan ifadelerinde Muallim şunları söyledi:
“Sizlerle bazı çılgın hayallerimi paylaşmak istiyorum. Çılgın diyorum, çünkü Arap dünyası veya uluslararası toplumdaki mevcut durumlara uymuyor.  Toplantının Gazze’deki ve Lübnan’daki şehitlerin ruhları için bir dakikalık saygı duruşu ile başladığını ve Arap Birliği Genel Sekreteri’nin bu toplantıyı Gazze'de yapmamız çağırısında bulunduğunu hayal ettim. Lübnan’ın güney köylerinden birinde bulunan Ümmü Samir Kuntar'ın evinde buluştuğumuzu, sabrın ve oğlunu kurtarmak için 30 yıl beklemenin anlamını ondan öğrendiğimizi hayal ettim. Hayal ettim, çünkü hayal etmekten başka hakkımız yok. Meşru müdafaa hakkımız yok. İşgale karşı ulusal direnişi destekleme hakkımız yok. Saldırıyı kınama hakkımız da yok.”
Suriyeli Bakan konuşmasını şöyle bitirdi:
“Tüm dürüstlüğüm ve samimiyetimle ister rasyonel ister duygusal olsun buradan çıkan her sözün, İsrail'in Lübnan'a yönelik saldırganlığına fayda sağlayacağını söylüyorum. Biz buna taraf olmayacağız.”

Faysal ve Sabah’ın Muallim’e tepkisi
Prens Faysal, Muallim’in sözlerine karşılık vermek için izin isteyerek şunları söyledi:
“Velid kardeşin politikalarını hayallerin yönlendirdiğini bilmiyordum. Hayallerinde, bazı Arap ülkelerinin İsrail'in Lübnan’a yönelik saldırısı karşısındaki tutumlarının İsrail’e yardım ettiğini söyledi. Öncelikle bu sorumsuzca bir konuşmadır. İkinci olarak da yanlıştır. Örneğin, bir silahlı grup, Golan Tepeleri’nden İsrail'e karşı bir saldırı düzenlerse, Velid kardeşin tutumunun ne olacağını hayal edemiyorum. Nasıl bir tutum sergileyecek. Lübnan sınırlarını İsrail'e saldırmak için kullanmak isteyenlere izin veriliyor da Golan Tepeleri’nin kullanılması için neden verilmiyor? İsrail bir açıklama yaptığımız için mi saldırdı? İsrail, Hizbullah'ın bölgede yaptıklarından dolayı saldırdı. Bunlar, siyaset peşinde koşarken rasyonalite ve mantığın ölümcül bir hata olduğuna inanan bir insanın hayalleri değil, şeytani rüyalardır.”
Bir dizi müdahalenin ardından söz, dönemin Kuveyt Dışişleri Bakanı Dr. Muhammed Sabah Salim es-Sabah'a verildi.
Sabah, Velid el-Muallim'e cevaben şunları söyledi:
“Kardeşim Ebu Tarık'ın hayallerini anlatması güzel bir şey. Bu pembe rüyalar, hafif bir akşam yemeğinden kaynaklanıyor olabilir. Rüyalardan uyanman için yüzüne biraz soğuk su atmalıyım. Çünkü sahadaki gerçekler rahatsız edicidir. İçinde bulunduğumuz çağ, çatlaklar ve bölünmeler çağıdır.”
Tüm söylenenleri dikkatle takip ederek ve herhangi bir tarafın konuşmasında Mısır'da dediğimiz gibi ‘rolü tanımlayan’ bir atılım yapmamı sağlayacak bir boşluk bulabileceğimi umarak açıklamaları sessizce dinledim. Bununla birlikte Arap Birliği ülkelerinin büyük bir kısmı, Hizbullah'ın yaptıklarının İsrail işgaline direnmek değil, İran'ın önderlik ettiği siyasi bir oyunun parçası olduğuna dair inançlarını değiştirmek zordu. Hizbullah’ın yaptıklarının, İran’ın Arap rolüne ve Arap çıkarlarına karşı bölgesel rolünün teyidi niteliğinde olduğunu düşünüyorlardı.

Arap ülkeleri dışişleri bakanları toplantısı
2006 yılının temmuz ayının son haftasında, ABD ve Fransa’nın BMGK’ya verdikleri karar taslağını engellememiz gerektiğini hissettim. Çünkü söz konusu karar taslağı Lübnan'ı gölgeliyordu. Bu yüzden, İsrail'in acımasız saldırısına maruz kalan bir Arap ülkesi olan Lübnan’la güçlü bir dayanışma beyanına ihtiyaç vardı. Böylece herkes tüm Arapların birlik olduğunu hissedecekti. Bu sebeple Arap ülkeleri dışişleri bakanlarına, Beyrut'taki Büyük Serail'de (Lübnan Başbakanlık Binası) 7 Ağustos'ta yapılacak bir toplantı için çağrıda bulundum.
Arap Birliği Konseyi, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) Dışişleri ve Uluslararası İşbirliği Bakanı Şeyh Abdullah bin Zayed Al Nahyan başkanlığında toplandı. Sinyora, dokunaklı bildirisini okudu. Ardından bazı bakanlar Lübnan'la dayanışma içinde olduklarını belirten konuşmalar yaptılar. Sonrasında dönemin Suriye Dışişleri Bakanı Velid el-Muallim söz aldı. O andan itibaren toplantıya hakim olan dostane atmosfer değişti. Çünkü Muallim, Fuad Sinyora ile bildirisindeki birçok noktaya ilişkin uzun bir tartışmaya girdi.
Muallim konuşmasında şunları söyledi:
“Öncelikle, 26 gün sonra yeniden Beyrut’a gelmişken ve savaş halen sürerken Lübnan'ın ve Arap ulusunun onurunu savunmak için en şiddetli savaşları veren kahraman Lübnan Ulusal Direnişi’nin kararlılığını nasıl selamlayamayız merak ediyorum. Ne varki bildirinin, bu ezici savaşın üzerinden 26 gün geçmişken bu yiğit direnişe destek veren bir madde içermemesine şaşırıyorum. Son olarak, Başbakan’ın (Fuad Sinyora) - bu sözüne tamamen saygı gösteriyorum - vesayet terimiyle ülkemi (Suriye) kast etmiyordur. Burada vesayet istemiyoruz. Kardeş bir halk ve komşusu olan bir ülke olarak Lübnan'la dayanışma içindeyiz. Onların başına gelen, bizim başımıza gelmiştir. Teşekkür ederim.”
Söz alan Sinyora ise konuşmasında şunları söyledi:
 “Lübnan, tekrarlanan işgaller, saldırılar, çatışmalar, yerel, bölgesel veya uluslararası vesayetlerin sosyal ve siyasi oluşumuna müsamaha göstermez. Bunu sadece Velid el-Muallim hissetti. Toplantıya katılanların geri kalanı böyle bir hisse kapılmadı.”
Ardından toplantı, Arap Birliği Konseyi'nin ortak bildirisinde Hizbullah'ın selamlanması konusunda ısrar eden Muallim ile kendisine yanıt veren Sinyora arasında acı ve uzun bir tartışmaya dönüştü. Sinyora, Arap ülkelerinin dışişleri bakanlarının toplantıyı, Lübnan’ı destekleyen katılımcılar da Sinyora’nın tutumunu destekledi.
Toplantı sonunda, Arapların Lübnan'daki duruma ilişkin bakış açısının sunulması ve Lübnan'daki bu tehlikeli durumun nasıl giderileceğinin istişare edilmesi için BAE Dışişleri Bakanı, Arap Birliği Konseyi Başkanı ve Katar Dışişleri Bakanı'nın Arap ülkelerinin BMGK temsilcisi olarak atanması ve bunun için Arap Birliği Genel Sekreteri ile BMGK’ya gidilmesi gibi bir dizi karar alındı.

New York seyahati
Beyrut’tan doğruca New York’a gitmeye karar verdik. Şeyh Abdullah bin Zayed, Abu Dabi'ye döneceğini ve oradan New York'a geçeceğini söyledi. Bu sırada Katar Dışişleri Bakanı Hamad bin Cassim'in ailesi Fransa'nın Cannes kentindeydi. Ben ve Arap Birliği heyetinin, Beyrut'tan New York'a doğrudan seyahat etmeye hazır olduğumuzu duyurduğumda, Şeyh Hamad bin Cassim bana ve heyete, özel uçağıyla New York’a kısa bir süre Fransa’da durakladıktan sonra gitmeyi teklif etti. Uçak, Fransa'nın güneyindeki Cannes’daki havaalanına indi. Hamad, evine, ailesini görmeye gideceğini, çok geç olduğu için sabah erkenden New York'a gitmek üzere ben ve heyet için The Ritz-Carlton Oteli’nde iki süit ayırdığını söyledi. Beyrut'tan Cannes’a gitmek kolay oldu. Çünkü İsrail hava sahasından geçmiştik. Bu da yolculuğu baya kısalttı.
Yazın bu döneminde Cannes ve birçok Avrupa şehri, tahmin ettiğim gibi Arap turistlerle doluydu.  Lübnan'ın İsrail’in saldırganlığına maruz kaldığı bir dönemde, turistik bir şehirde Arap Birliği Genel Sekreteri’ni gören herhangi bir Arap vatandaşı ne düşünürdü? Bu kesinlikle yankı uyandırırdı! Ne var ki Kuveytli yaşlı bir kadın, otele girip çıkarken benimle karşılaştı. Bana, “Sen Amr mısın?” diye sordu. “Evet” dedim. Sonra bana “Nasılsın oğlum? Sağlığın nasıl? Seni seviyoruz” dedi. Ardından aklıma geldiği gibi “Burada ne yapıyorsun?” sorusunu sordu. Utanarak, “Lübnan'daki savaşı durdurmak için çalışmalarda bulunmak üzere New York'taki Birleşmiş Milletler'e giderken uçak Cannes'da durdu. Şimdi bana uçağın hazır olduğunu haber verdiler” dedim.  Bana, “Tamam, Allah sizi muvaffak etsin” dedi.
Henüz 20 metre gitmemiştim ki, Bahreynli bir başka kadın bana “Sen Amr Musa mısın?” diye sordu. “Evet” dedim. Hesap soran bir ses tonuyla bana, “Lübnan'da savaş varken burada ne yapıyorsun?” dedi. Ona, “Vallahi uçak bozuldu ve burada bir gece kalmak zorunda kaldım” dedim. New York'a gidene kadar geceyi odamda geçirmeye karar versem de odama gidene kadar bu durum birkaç kez tekrarlandı.  Asansörde, Kuveyt Parlamentosu Dışişleri Komisyonu Başkanı sevgili arkadaşım Muhammed Cassim es-Sakr ile karşılaştım. Ona, “Seninle karşılaşmam harika oldu” dedim ve “Nereye gidiyorsun?” diye sordum. Akşam yemeği için bir restorana gittiğini söyledi. Ben de akşam yemeğini kendisiyle yiyeceğimi söyledim.
Ona, ne zaman bir Arap ile karşılaşsam bana, -hakları da var- “Lübnan yanarken Cannes’da tatil mi yapıyorsun?!” dediklerini ve onlara tekrar tekrar uçağın bozulduğunu ve yarın ABD’ye gideceğimi açıklamadığımı söyledim. Sakr, durumun komikliği karşısında gülme krizine girdi. Beni otelin içindeki bir restorana davet etti. Köşede ve alışılagelmiş yolculuk tutkusunun dışında bir restorandı. Ertesi sabah Bin Cassim, ben ve heyet, New York’a gittik. Abdullah bin Zayed de bize katıldı. BM’deki heyetlerin çoğu ile temas kurmaya başladık. Lübnan Başbakanı Fuad Sinyora'nın İsrail'in Lübnan'a yönelik saldırısını durdurmak için önerdiği yedi maddelik planı BMGK’ya sunduk. Heyetlere, bu planın, Lübnan halkının krize son verme konusundaki ortak iradesinin samimi bir ifadesi olduğunu söyledik.
BMGK, 11 Ağustos 2006’da 1701 sayılı kararı yayınladı. Kararın, İsrail lehine son derece taraflı olduğunu düşünüyorum. Ancak en azından, Hizbullah ve Lübnan hükümeti tarafından reddedilen önceki taslak kararlardan daha iyi olduğu düşünülebilir. Hasan Nasrallah'a göre ise bu karar, diğer tüm taslak kararlar arasında en az kötüsüydü.
*Kitabın bölümleri, Daru’ş-Şuruk ile yapılan özel anlaşma ile yayınlanmıştır
*Tüm hakları saklıdır
Amr Musa: Kaddafi, devrimden kurtulduğunu ve Bin Ali’nin ardından düşmeye aday olan ismin Mübarek olduğunu sanıyordu
Şarku’l Avsat, Amr Musa’nın kaleme aldığı ‘Arap Birliği Yılları’ kitabından bölümleri yayınlıyor... (4) Musa: İsrail, Arap Girişimi’ni olumsuz karşıladı, çünkü girişim İsrail’i Araplarla müzakereye itiyordu​​​​​​​
Amr Musa: Saddam Hüseyin uluslararası müfettişlere onay verdi, ancak ABD Irak'ta savaşa girme kararını almıştı
Amr Musa: Mübarek, İsmet Abdulmecid’in görevde kalmasını istemedi... 11 Eylül olayları bize karşı beslenen olumsuz duyguları ortaya çıkardı



Bağdat’ta ‘silahların devletin elinde toplanması’ sürecinin altını oyma girişimleri… Milis gruplarının silah cephaneliği 2028’e kadar kalacak

13 Eylül 2026 tarihinde Bağdat’ta düzenlenen bir tören sırasında, polis akademisi mezunları Irak Başbakanı Ali ez-Zeydi’nin önünde geçit töreni düzenledi. (Hükümet medya ofisi)
13 Eylül 2026 tarihinde Bağdat’ta düzenlenen bir tören sırasında, polis akademisi mezunları Irak Başbakanı Ali ez-Zeydi’nin önünde geçit töreni düzenledi. (Hükümet medya ofisi)
TT

Bağdat’ta ‘silahların devletin elinde toplanması’ sürecinin altını oyma girişimleri… Milis gruplarının silah cephaneliği 2028’e kadar kalacak

13 Eylül 2026 tarihinde Bağdat’ta düzenlenen bir tören sırasında, polis akademisi mezunları Irak Başbakanı Ali ez-Zeydi’nin önünde geçit töreni düzenledi. (Hükümet medya ofisi)
13 Eylül 2026 tarihinde Bağdat’ta düzenlenen bir tören sırasında, polis akademisi mezunları Irak Başbakanı Ali ez-Zeydi’nin önünde geçit töreni düzenledi. (Hükümet medya ofisi)

Bağdat’ta uzun süren toplantıların ardından iktidar koalisyonundaki liderler, ABD’nin çekilmesinin ardından yapılacak düzenlemeler, özellikle de devlet dışındaki silahların akıbeti konusunda İran yanlısı grupların temsilcileriyle bir uzlaşmaya varabileceklerini düşündü.

Ancak geçtiğimiz perşembe günü Irak’ın güneyinden, İran sınırı yakınlarından Suudi Arabistan’daki petrol tesislerine yönelik saldırıların düzenlenmesinin ardından bu liderler, büyük olasılıkla kendilerini ‘kontrol etmedikleri bir sahnede rol arayan siyasetçiler’ konumunda buldu.

Şarku’l Avsat’a konuşan özel kaynaklar ve yetkililer, son saldırılardan önce grupların İran’ın desteğiyle ‘silahların devletin kontrolünde toplanmasına yönelik planı etkisiz hale getirmeyi başardığını’ belirtti. Kaynaklara göre gruplar, Başbakan Ali ez-Zeydi’yi siyasi açıdan kuşatarak baskı ve uygulama araçlarını elinden aldı.

Bağdat’taki farklı devlet kurumlarında görev yapan yetkililer arasında umutsuzluk giderek artıyor. Yakın zamanda Irak’ı ziyaret eden Amerikalı bir yetkiliyle yaptığı görüşmede üst düzey bir Kürt yetkili, mevcut siyasi sistemi ‘frenleri olmayan, yokuş aşağı hızla ilerleyen eski bir otobüse’ benzetti.

‘Saatli bomba’

Son haftalarda silahların sınırlandırılması için yürütülen müzakerelerde yer alan komitenin üyeleri; eski başbakan Nuri el-Maliki, eski başbakan Muhammed Şiya es-Sudani ve Bedir Örgütü lideri Hadi el-Amiri, en az dört toplantıda saatler süren görüşmeler gerçekleştirerek temelini ‘silah kullanılmaması’ ilkesinin oluşturduğu, ancak ‘silahlardan vazgeçilmemesi’ şartını içeren bir uzlaşmayı müzakere etti.

Kaynaklara göre, bu şeklî formüle rağmen grupların temsilcileri, baş müzakerecilerin itirazı olmaksızın uzlaşmanın içine bir ‘saatli bomba’ yerleştirdi. Buna göre, silahların kullanılmaması konusunda varılacak herhangi bir anlaşma, belirli koşullar altında geçersiz sayılabilecekti. Taraflar ayrıca grupların silahlarını nihai olarak devletin kontrolüne vermeyi kabul etmesine kadar uzanan ve 2028’in başına kadar sürecek bir takvim üzerinde anlaşmaya vardı.

Birçok kişi, Şarku’l Avsat’ın ilk ayrıntılarına ulaştığı bu takvimin, İran Meclis Başkanı Muhammed Bakır Kalibaf’ın Iraklı gruplara ABD ile ‘zaman kazanmaları’ yönündeki yaklaşımının bir yansıması olduğuna inanıyor.

Bu atmosferde, Koordinasyon Çerçevesi’ndeki liderler, aylar süren siyasi durgunluğun ardından yeniden sahaya çıktı. Bu gelişmede, Kalibaf ve geçen ay Bağdat’ı yoğun şekilde ziyaret eden diğer İranlı yetkililerin yürüttüğü İran baskısı etkili oldu. Söz konusu baskının amacı, ABD’nin Ali ez-Zeydi hükümetine verilen benzeri görülmemiş desteğin ardından elde etmeye başladığı kazanımların önüne geçmekti.

dfrgt
Irak Başbakanı Ali ez-Zeydi, Bedir Örgütü lideri Hadi el-Amiri, İmar ve Kalkınma İttifakı Başkanı Muhammed Şiya es-Sudani (Koordinasyon Çerçevesi)

Ali ez-Zeydi hükümetinin kurulmasının ardından Irak’ta ve bölgede, siyasi sistemin en karmaşık dosyalarından birinin çözülebileceğine ilişkin umutlar arttı. Ancak zamanla grupların ‘Bağdat’ta art arda kurulan hükümetleri etkisiz hale getirme konusunda deneyimli’ olduğu ortaya çıktı.

Bağdat’taki güç dengesi değişti. Şii gruplar ve partilerden kişiler, 30 Eylül’ün artık silahların sınırlandırılması için bir tarih olmaktan ziyade ‘grupların zafer günü’ haline geldiğini ifade ediyor. Bu sırada ABD güçleri, Irak Kürt Bölgesel Yönetimi’nin (IKBY) Erbil kentindeki en yakın müttefiklerine dahi hava savunma sistemleri bırakmadan Irak’tan çekilme sürecini hızlandırıyor.

Garantisi olmayan bir zaman çizelgesi

Suudi Arabistan’daki Doğu-Batı petrol boru hattına yönelik saldırıdan yaklaşık bir hafta önce, Koordinasyon Çerçevesi müzakerecileri ile grupların temsilcileri, 2027 sonuna kadar uzanan bir takvim üzerinde anlaşmaya vardı. Şarku’l Avsat’ın ulaştığı taslağa göre, herhangi bir güvence içermeyen anlaşmada Iraklı gruplar, silahlarını teslim etmeden savaşçılarını Halk Seferberlik Güçleri (Haşdi Şabi) bünyesinde tugaylar şeklinde birleştirmeyi taahhüt ediyor. Bu sürecin 30 Eylül’de başlayarak 31 Aralık 2026’ya kadar sürmesi öngörülüyor.

Anlaşmanın ikinci aşamasının 2027’nin başında başlaması ve Türk güçlerinin Irak’tan çekilmesinin takvime bağlanması planlanıyor. Çekilmenin gelecek yıl 1 Temmuz’da tamamlanması hedefleniyor. Üçüncü aşamada ise Haşdi Şabi, Koordinasyon Çerçevesi, gruplar ve hükümetten oluşan dört taraflı bir komite kurulması ve bu komitenin entegrasyon ile Türk güçlerinin çekilmesi sürecinin uygulanmasını 2028’in başına kadar izlemesi öngörülüyor.

Ancak grupların temsilcileri, planı belirli bir şartla kabul etti. Toplantının içeriğine vakıf iki kişinin aktardığına göre, uygulamanın herhangi bir aşamasında İran’a karşı savaşın yeniden başlaması veya Koordinasyon Çerçevesi ya da gruplardan herhangi bir tarafın varoluşsal bir tehditle karşı karşıya kalması halinde anlaşma ‘tek taraflı olarak derhal geçersiz sayılacak’.

Kaynaklardan biri Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, “Gruplar anlaşmanın uygulanacağı aşamalar boyunca yabancı şirketleri ve diğer hedefleri vurmama taahhüdünde bulunuyor” dedi.

axscdfvgbh
Irak Başbakanı Ali ez-Zeydi, Bağdat’ta düzenlenen Koordinasyon Çerçevesi toplantısına katılırken (INA)

Son aylarda Iraklı yetkililer, ABD’deki diplomatik ve istihbarat çevrelerine Bağdat’ın İran tarafından bölgedeki dört başkentte oluşturulan ‘cepheler birliğinden’ çıktığını bildiriyordu. Ancak yetkililer, devlet dışındaki silahlar sorununu çözmek için ‘özel bir muameleye’ ihtiyaç duyduklarını belirtiyordu.

Son anlaşma taslağı dikkate alındığında, grupların bölgesel savaş ile silahların devletin kontrolünde toplanması süreçlerini hâlâ birbirine sıkı şekilde bağlı tuttuğu görülüyor.

Koordinasyon Çerçevesi, ‘direnişçileri’ koruyor

Koordinasyon Çerçevesi’ndeki dört lider ile grupların temsilcileri arasında ‘direnişçilerin korunması’ gerektiği konusunda uzlaşma sağlandı. Toplantıya katılan bir lidere göre, son görüşmede 30 Eylül sonrasının çerçevesini ‘grupların bakış açısıyla’ ortaya koyan anlaşma taslağı hazırlandı.

Adının açıklanmamasını isteyen lider, “Anlaşma, koşullara bağlı olarak gelecek ekim ayının başında ilan edilebilir (...) hiçbir şey garanti değil” dedi.

Bu ayın başında gerçekleştirilen toplantıya, Ensarullah el-Evfiya lideri Haydar el-Garavi ile Ketaib Seyyid eş-Şüheda lideri Ebu Ala el-Velayi’nin yanı sıra Ketaib Hizbullah Genel Sekreteri Ebu Hüseyin el-Hamidavi’yi temsilen bir kişi ve en-Nuceba Hareketi lideri Ekrem el-Kabi’yi temsilen bir başka kişi katıldı. Bu grupların tamamı İran’a yakınlığıyla biliniyor.

Toplantının içeriğine vakıf iki kişinin aktardığına göre, grupların temsilcileri önceliklerini; ‘silahlardan vazgeçmemek ve herhangi bir operasyonun, şeklen dahi olsa, ABD’ye teslim olunuyormuş görüntüsü vermesinden kaçınmak, ancak Amerikalıları Ali ez-Zeydi hükümetine sağlanan desteği kesmeye itecek bir gerilime de yol açmamak’ şeklinde belirledi.

İktidar koalisyonunda görev yapan üst düzey bir siyasi danışman, grupları hükümet karşısında öne çıkaran yeni yaklaşımın, Şii partilerin kulislerinde Amerikalıların da silahların kullanılmaması şartıyla bunların şeklen devletin kontrolünde toplanmasına itiraz etmeyeceğine ilişkin bilgilerin sızmasının ardından güçlü bir ivme kazandığı görüşünde.

Gruplarla yürütülen müzakerelerin sonuç vermeyeceğine ilişkin kanaat giderek güçlenirken, silahların dondurulmasını veya düzenlenmesini güvence altına alacak asgari bir anlaşmanın yapılmasının yeterli olabileceği düşünülüyor. Danışman, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, “Silahların sınırlandırılmasıyla ilgilenen Amerikalıların ve Iraklı yetkililerin içine umutsuzluk sızmaya başladı. Hatta bazıları planın başarıya ulaşması için baskı yapmayı tamamen bıraktı ve grupların oyunlarından duydukları bıkkınlık nedeniyle dosyayı kendi haline bıraktı” dedi.

Ancak Şarku’l Avsat’a konuşan ve adının açıklanmasını istemeyen Iraklı bir yetkili, ABD’nin tutumunun yumuşak olduğu varsayımına karşı uyarıda bulundu. Yetkili, ABD Büyükelçiliği Maslahatgüzarı olarak Steven Fagin’in atanmasıyla eş zamanlı olarak son dönemde bazı mesajların ulaştığını belirtti.

Yetkili, “Özel toplantılarda, Washington’ın grupların elindeki silahları düşman bir devletin cephaneliği olarak değerlendirdiği ve Bağdat’ın bunları elinde tutmasına izin verilemeyeceği, aksine bu silahların imha edilmesi gerektiği yönünde görüşler dile getiriliyor” dedi.

Tarafsız kimse yok

Ali ez-Zeydi, Koordinasyon Çerçevesi ile gruplar arasındaki müzakerelere daha az dahil oldu. İktidar koalisyonundan bir danışmanın ifadesiyle bunun nedeni, ‘müzakere eden tarafın yeterince tarafsız olduğunu düşünmemesi’ olabilir.

Koordinasyon Çerçevesi’nin kısa süre önce Bağdat’ta düzenlediği toplantıda ez-Zeydi, Şii parti liderlerine, “Size karşı açık konuşacağım, gruplarla müzakere eden komite taraflı... Ona güvenmenin doğru bir karar olduğunu düşünmüyorum” dedi.

Ancak ez-Zeydi de silahların devletin kontrolünde toplanması sürecini yavaşlattı. Ez-Zeydi’ye yakın kişiler, onun ‘geçen temmuzun ortasında ABD Başkanı Donald Trump’la görüşmesinin ardından başlattığı sürecin ne kadar gerçeklikten uzak olduğunu fark ettiğini’ belirtti. Buna karşılık üst düzey bir lider, “Komitede deneyimli ve uzman isimler bulunuyor. Üstelik son derece karmaşık bir görev yürütüyorlar; bunu başaramadılar ve başaramayacaklar” dedi.

cvfbg
Irak’taki Halk Seferberlik Güçleri’ne (Haşdi Şabi) bağlı bir devriye (Halk Seferberlik Güçleri internet sitesi)

Bağdat’taki hükümet çevrelerine yakın bir kişinin aktardığına göre, ‘ez-Zeydi biraz geri adım atmaya karar verdi, ancak bunu hesaplı bir şekilde ve projeden vazgeçmeden yapıyor’. Üst düzey bir yetkili de toplantılardan birinde ez-Zeydi’nin şu sözleri söylediğini aktardı: “Çıkmazın tek çözümü, silahlar üzerinde devlet otoritesini tesis etmek.”

Gruplar ile Koordinasyon Çerçevesi liderleri arasında gerçekleştirilen dört toplantıya paralel olarak ez-Zeydi, en-Nuceba Hareketi ve Ketaib Seyyid eş-Şüheda ile ikili görüşmeler yürüttü. Güvenilir kaynaklar, ez-Zeydi’nin silahların bırakılması konusunda makul bir formül karşılığında bu iki gruba ‘sivil ayrıcalıklar’ olarak nitelendirilen bazı imkanlar sunduğunu belirtti.

Milis grupları daha fazlasını talep ediyor

Ancak gruplar bununla yetinmiyor. Gruplardan birinin sorumlusuna yakın bir kişi, grupların ‘hukuki takibata uğramayacaklarına ve üyeleri ile liderlerinin geçmişlerinin incelenmeyeceğine dair güvence aradığını’ belirtti. Aynı kişi, “Herkes bu güvenceleri kimsenin veremeyeceğini biliyor, ancak bunları şart koşmak zaman kazanma sürecinin bir parçası” dedi.

En-Nuceba Hareketi’ne yakın bir kişi ise grupların ‘sivil ayrıcalıkları (burada devlet kurumlarındaki görevler kastediliyor), DEAŞ’la mücadelede oynadıkları rolün doğal bir karşılığı olarak gördüğünü’ söyledi. Aynı kişi, Ketaib Hizbullah’ın hükümetle yürütülen ikili görüşmelerin parçası olmadığını, bunun nedeninin ise ‘daha ağır şartlar öne sürmelerine yol açan derin bir güven krizi’ olduğunu belirtti.

reftbh
Irak’taki Halk Seferberlik Güçleri (Haşdi Şabi) mensupları, 29 Temmuz 2026 tarihinde Basra Operasyon Komutanlığı binası önünde nöbet tutuyor. (Reuters)

Hükümetin grupları bir uzlaşmaya çekme girişimleri büyük ölçüde sonuçsuz kaldı. ABD’li yetkili, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, görüştüğü Iraklıların ‘ez-Zeydi’nin dostları veya müttefikleri olmadan tek başına kaldığını düşündüklerini’ söyledi. Yetkili ayrıca, “Silahların devletin kontrolünde toplanması sürecinin tamamı çıkmaza girdi ve bu durumdan nasıl çıkacaklarını bilmiyorlar” ifadesini kullandı.

ABD’li yetkili, Erbil’deki Kürt yetkiliden de benzer bir umutsuzluk tonu duyduğunu belirterek, “Bağdat’taki hurda otobüsün büyük bir çarpışma sesi çıkaracağı gün gelecek (...) Bağdat’taki kardeşler gruplara fren yaptıramıyor” dedi.


Yemen yönetimi öncelikleri yeniden belirleyerek inisiyatifi ele almaya çalışıyor

Yemen yönetimi öncelikleri yeniden belirleyerek inisiyatifi ele almaya çalışıyor
TT

Yemen yönetimi öncelikleri yeniden belirleyerek inisiyatifi ele almaya çalışıyor

Yemen yönetimi öncelikleri yeniden belirleyerek inisiyatifi ele almaya çalışıyor

Yemen yönetimi, hükümet güçlerinin batı kıyısında geniş bir bölgedeki mevzilerini Husilere kaptırmasının ardından önceliklerini yeniden belirlemeye çalışıyor. Husiler, 3-11 Eylül tarihleri arasında düzenledikleri saldırıda Hays, el-Huha ve el-Muha ile limanını ele geçirerek Kızıldeniz'in güneyindeki Bab el-Mendeb Boğazı, Meyyun Adası ve Yemen'e ait diğer adalara kadar ilerledi.

Yemen yönetimi, güçlerini yeniden organize etmeyi ve yeniden konuşlandırmayı hedeflerken çatışmaların devam edeceğini ve inisiyatifin yeniden ele geçirileceğini vurguluyor. Hükümet kaynakları, bazı askerlerin Marib'e intikal ettiğini ve eş zamanlı olarak yerinden edilenleri karşılamaya yönelik hazırlıkların sürdüğünü belirtti.

Yemen Başkanlık Konseyi üyesi Tarık Salih'in liderliğindeki Ulusal Direniş, İran'ı, Devrim Muhafızları ve bölgedeki müttefikleri aracılığıyla saldırıya doğrudan destek vermek ve operasyonu yönetmekle suçladı. Ulusal Direniş, saldırının Husilerin kıyı boyunca geniş alanları ve mevzileri ele geçirmesiyle sonuçlandığını bildirdi.


Lübnan’da İsrail’in güneydeki patlamalarının sismik etkilerine ilişkin endişe

İsrail saldırısının ardından el-Mansuri kasabasından duman yükseliyor (AP)
İsrail saldırısının ardından el-Mansuri kasabasından duman yükseliyor (AP)
TT

Lübnan’da İsrail’in güneydeki patlamalarının sismik etkilerine ilişkin endişe

İsrail saldırısının ardından el-Mansuri kasabasından duman yükseliyor (AP)
İsrail saldırısının ardından el-Mansuri kasabasından duman yükseliyor (AP)

İsrail’in Lübnan’ın güneyinde art arda gerçekleştirdiği patlamalar artık yalnızca “Hizbullah”a ait tesis ve mevzileri hedef alan askerî operasyonlar olmaktan çıktı. Bu patlamaların ardından, yer altında neler yaşanabileceğine ilişkin soru işaretleri ve endişeler de artmaya başladı.

İsrail’in özellikle yer altındaki tesisleri ve tünelleri hedef aldığı güney Lübnan’daki kasaba ve bölgelerde düzenlediği saldırılarda büyük miktarlarda patlayıcı kullanılıyor. Bu patlamalar, zaman zaman hedef alınan bölgenin çevresinin çok ötesinde hissedilen şok dalgaları ve sarsıntılar oluşturuyor.

Patlamaların tekrarlanmasıyla birlikte, etkilerinin yalnızca yeryüzündeki yıkımla sınırlı kalmayıp bölgede hâlihazırda aktif olan jeolojik katmanları ve fay hatlarını da etkileyebileceğine yönelik endişeler artıyor.

fvghy
Lübnanlılar, güney Lübnan’ın Sur kentinde sahilde vakit geçirirken, İsrail saldırısının hedef aldığı Mansuri kasabasından dumanlar yükseliyor. (Reuters)

Uzmanlara göre bu patlamaların sonuncusu ve en büyüğü, Ali et-Tahir Tepesi içindeki yer altı tesislerini hedef alan saldırıydı. Televizyon ekranlarına ve sosyal medyaya yansıyan görüntülerde tepenin içinden dev alevlerin yükseldiği görülürken, geniş bir alanda yaşayanlar patlamanın neden olduğu sarsıntıları hissetti.

ABD Jeoloji Araştırmaları Kurumu, 4,1 büyüklüğünde bir sarsıntı kaydedildiğini bildirdi.

O gece bölge sakinleri büyük korku yaşadı. Patlama bölgesine yaklaşık 20 kilometre mesafede yaşayan bir kişi yaşananları, “Yer yaklaşık beş saniye boyunca bizimle birlikte sallandı” sözleriyle anlattı. Bu ifade, sarsıntıların hissedildiği alanın ne kadar geniş olduğunu ortaya koyuyor.

Yer altında oluşan ek basınç için daha fazla araştırma gerekiyor

Bu endişeler ışığında, söz konusu patlamaların sonuçlarının ve gelecekte sarsıntı ya da depremlere yol açıp açmayacağının belirlenmesi için daha fazla zaman ve araştırmaya ihtiyaç duyuluyor.

cdfvgt
Güney Lübnan’ın Haniye köyünden görülen İsrail İHA’sı, Mansuri köyündeki evlerin üzerine bırakıp patlatmak üzere bir kutu dolusu patlayıcı taşıyor. (AP)

Ulusal Bilimsel Araştırma Konseyi’ne bağlı Jeofizik Merkezi Müdürü Dr. Marlin el-Bereks de bu görüşü destekliyor. Bereks, “Patlamanın oluşturduğu ve 4,2 büyüklüğündeki bir depremle karşılaştırılabilecek dalgalar gerçekten kaydedildi” dedi.

Ali et-Tahir’deki patlamanın en büyüğü olduğunu, onu Şakif’teki patlamanın izlediğini belirten Bereks, “Büyük çaplı patlamalar yer altında ilave bir basınç oluşturuyor. Bu basınç, faylarda zaten mevcut olan gerilime ekleniyor. Ancak şu aşamada bu basıncın boyutunu belirlemek ya da kayalarda kırılmaya veya sarsıntı ve depremlerin tetiklenmesine yetecek düzeyde olup olmadığını kesin olarak söylemek mümkün değil” ifadelerini kullandı.

Bereks, “Şarku’l Avsat”a yaptığı açıklamada, patlamaların ardından doğal sismik hareketliliğin bilimsel açıdan dikkatle izlenmesi gerektiğini vurguladı. “Bu aktivitede olağandışı bir değişiklik meydana gelirse, bu endişe gerektiren bir işaret olabilir” diyen Bereks, merkez tarafından şu ana kadar bu patlamalarla ilişkilendirilebilecek olağandışı bir hareketlilik kaydedilmediğini belirtti. Ancak kesin bir değerlendirme yapılabilmesi için daha ayrıntılı veri ve araştırmalara ihtiyaç olduğunu ifade etti.

Tekrarlanan patlamaların etkisine ilişkin endişe

Afet yönetimi ve tıbbı uzman Dr. Cibran Karnauni ise konuya daha kaygı verici bir açıdan yaklaşıyor.

Karnauni, “Ali et-Tahir Tepesi, Yammune Fayı’ndan ayrılan Rum Fayı üzerinde bulunuyor. Bölge aktif faylar içeriyor. Bu nedenle, özellikle büyük miktarlarda patlayıcı kullanılan saldırıların devam ettiği bir ortamda, tekrarlanan patlamaların bu faylar üzerindeki etkisi endişe yaratıyor” dedi.

Lübnan’da çok sayıda sismik fay bulunuyor. Rum Fayı, Lübnan’ın güneyinde yoğunlaşıyor; Cezin’den başlayarak Sayda’nın doğusundaki Rum kasabasına uzanıyor, ardından İklim el-Harub ve Damur yönüne kıvrılarak Hilda ve Beyrut’un Ra’s Beyrut bölgesine kadar ilerliyor. Bazı görüşlere göre fay, kuzeye doğru Akdeniz’e kadar uzanıyor.

dfgthy
İsrail ordusunun kontrolüne geçirdiği ve perşembe gecesi güney Lübnan’ın Nebatiye kenti yakınlarında Hizbullah’a ait tünel ağını patlattığı Ali et-Tahir Tepesi. (AP)

Karnauni, “Şarku’l Avsat”a yaptığı açıklamada, “Risk yalnızca patlamanın gerçekleştiği anla sınırlı değil. Asıl sorun, özellikle fay hatlarının yakınındaki bölgelerde patlamaların tekrarlanmasıyla etkilerin zaman içinde birikme ihtimali” değerlendirmesinde bulundu.

Ancak Karnauni, bu operasyonların gerçekten sismik hareketliliği tetikleyip tetikleyemeyeceğinin belirlenmesi için uzmanlaşmış jeolojik ve sismik değerlendirmelere ihtiyaç olduğunu da vurguladı.

Bu patlamaların İsrail’i de olumsuz etkileyip etkilemeyeceği ve sarsıntı veya deprem olasılığını artırıp artırmayacağı sorusuna ise Karnauni şu yanıtı verdi:

“Kesin bir hükme varmak mümkün değil. Ancak İsrailliler patlamaların şok dalgasını kontrol edebilir ve bunun yönünü güneye, yani kuzey İsrail’e değil, Lübnan yönüne çevirebilir.”

Endişeler yalnızca depremlerle sınırlı değil. Karnauni’ye göre derin ve şiddetli patlamalar, kaya katmanları, yer altı suları ve çevredeki kanalizasyon şebekeleri üzerindeki basınç konusunda da soru işaretleri yaratabilir. Şebekelerin zarar görmesi ve kanalizasyon suyunun içme suyuna karışması halinde altyapıda hasar veya su kaynaklarında kirlenme meydana gelebilir.

Endişeler 2023’ten bu yana sürüyor

Bu endişeler yeni değil. Ekim 2023’te “Hizbullah” ile İsrail arasında savaşın başlamasından, 2024 boyunca İsrail’in güney Lübnan’daki askerî operasyonlarını genişletmesinden ve ardından yıkım ve patlatma faaliyetlerinin sürmesinden bu yana, zaten sismik hareketliliğin görüldüğü bölgelerde art arda gerçekleştirilen patlamaların yaratabileceği etkiler gündeme geliyor.

Son yıllarda büyük çaplı patlamaların yaşandığı başlıca bölgeler Adise ve Kefr Kila oldu.

Bu patlamalardan önce de Beyrut’un güney banliyölerini hedef alan iki büyük saldırı gerçekleşmişti. Hizbullah Genel Sekreteri Hasan Nasrallah’ın öldürülmesi amacıyla her biri yaklaşık 2 bin libre ağırlığında 85 sığınak delici bomba kullanılırken, Yürütme Konseyi Başkanı Haşim Safiyuddin’e yönelik saldırıda toplam ağırlığı 73 tona ulaşan bombalar kullanılmıştı.