Şarku’l Avsat, Amr Musa’nın kaleme aldığı ‘Arap Birliği Yılları’ kitabından bölümleri yayınlıyor... (4) Musa: İsrail, Arap Girişimi’ni olumsuz karşıladı, çünkü girişim İsrail’i Araplarla müzakereye itiyordu

Amr Musa, Suudi Arabistan Kralı Selman bin Abdulaziz, Prens Suud el-Faysal (Eski Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı) ve Şeyh Abdullah bin Zayed Al Nahyan (Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) Dışişleri ve Uluslararası İşbirliği Bakanı) ile birlikte
Amr Musa, Suudi Arabistan Kralı Selman bin Abdulaziz, Prens Suud el-Faysal (Eski Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı) ve Şeyh Abdullah bin Zayed Al Nahyan (Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) Dışişleri ve Uluslararası İşbirliği Bakanı) ile birlikte
TT

Şarku’l Avsat, Amr Musa’nın kaleme aldığı ‘Arap Birliği Yılları’ kitabından bölümleri yayınlıyor... (4) Musa: İsrail, Arap Girişimi’ni olumsuz karşıladı, çünkü girişim İsrail’i Araplarla müzakereye itiyordu

Amr Musa, Suudi Arabistan Kralı Selman bin Abdulaziz, Prens Suud el-Faysal (Eski Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı) ve Şeyh Abdullah bin Zayed Al Nahyan (Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) Dışişleri ve Uluslararası İşbirliği Bakanı) ile birlikte
Amr Musa, Suudi Arabistan Kralı Selman bin Abdulaziz, Prens Suud el-Faysal (Eski Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı) ve Şeyh Abdullah bin Zayed Al Nahyan (Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) Dışişleri ve Uluslararası İşbirliği Bakanı) ile birlikte

Şarku’l Avsat’ın eski Arap Birliği Genel Sekreteri Amr Musa’nın yakında Daru’ş-Şuruk yayın evi tarafından yayımlanacak olan ve editörlüğünü Halid Ebu Bekir’in üstlendiği ‘Senevatu’l-Camiati’l-Arabiyye’ (Arap Birliği Yılları) adlı kitabının bazı kısımlarını yayınladığı yazı dizisinin dördüncü bölümünde Musa’nın kitabının toplam 66 sayfalık iki bölümünü ayırdığı Filistin meselesi yer alıyor. Musa, söz konusu bölümlerin ilkinde merhum Suudi Arabistan Kralı Abdullah Bin Abdulaziz (o dönem Veliaht Prens’di) tarafından başlatılan ve 2002 yılında Beyrut'taki Arap Birliği Zirvesi’nde kabul edilen Arap Barış Girişimi'ne değinirken ikincisinde Filistin meselesini ele alıyor. Bu bölümde Filistinlilerin Fetih ve Hamas arasında ya da bir başka deyişle Batı Şeria ve Gazze arasında bölünmesinin ve ABD'nin Annapolis kentinde gerçekleştirilen Ortadoğu barış konferansının yanı sıra 2009 yılında İsrail’in Gazze’ye yönelik saldırıları çerçevesinde Arap ülkeleri arasındaki bölünmeyi ve ABD yönetiminin Filistin meselesine dair tutumunu değerlendiriyor.
Musa kitabının bu bölümünde, Arap Barış Girişimi’nin ayrıntılarını ve bazı hükümlerine ilişkin yaşanan bir takım anlaşmazlıkların çözülmesi için yeniden formüle edilmelerindeki rolünü aktarıyor.

Bundan sonrasını Amr Musa şöyle anlatıyor:
İkinci Filistin İntifadası’nın gerçekleştiği dönemde Arap Birliği Genel Sekreterliği görevini üstlendim. İsrail'in uzlaşmazlığı da devam ediyor hatta daha da şiddetleniyordu. Mevcut çıkmaz aynı zamanda ‘Barış Sürecini’ de (kötüleşen Arap-İsrail müzakereleri için ortak kullanılan isimdir. Bu ifadeyi burada anlatımı kolaylaştırmak için kullanıyorum) felce uğratmıştı. Eski ABD Başkanı George W. Bush'un 20 Ocak 2001'de resmen göreve başlamasından aynı yıl 11 Eylül olaylarına kadar, ABD yönetimi İsrail-Filistin çatışmasına yönelik herhangi bir siyasi girişimde bulunmadı. Filistin intifadasını, yalnızca güvenlik önlemleriyle ele alınabilecek bir şiddet durumu olarak değerlendirdi.
ABD’nin 20 Ocak 2001'den 11 Eylül 2001'e kadar Filistin meselesine yönelik genel tutumu böyleydi.  Bush yönetiminin, 2000 Camp David Zirvesi’nde Filistin Devlet Başkanı Yaser Arafat ile havuç politikasının başarılı olamayacağına ve elbette Filistin meselesinin uygun görülen bir vizyonla kontrol altına alınması ve bitirilmesi gerektiğinden Filistinlilere sopa politikası uyguladığı göz önüne alınırsa ABD’nin Filistin’e yönelik tutumunun 11 Eylül olaylarına kadar sabit olduğu görülüyor. Ancak 11 Eylül’den sonra işler değişti.
11 Eylül saldırılarının ardından Amerikan ordusu Afganistan’ın işgali için hazırlıklarını bitirirken, ABD yönetimi, ‘teröre karşı savaşı’ desteklemek için geniş bir uluslararası koalisyonu seferber etmekle meşguldü. Bush, “İsrail'in egemenliğine saygı duyulduğu sürece bağımsız bir Filistin devletinin kurulması her zaman ABD vizyonunun bir parçası olmuştur... Fakat önce Ortadoğu’ya yönelik ‘Mitchell Raporu’na (2000 yılındaki Filistin İntifadası’nın nedenlerini incelemek üzere ABD’li eski Senatör George Mitchell başkanlığındaki bir araştırma komitesi tarafından yayınlanan bir rapor) değinmeliyiz. Senatör Mitchell, dünyanın büyük bir kısmının üzerinde anlaşacağı geçerli bir plan ve Ortadoğu'nun sorunlarını nihai olarak çözmek için gerekli bir yol ortaya koydu. Müzakerelerin yapılabilmesi amacıyla şiddetin azaltılmasını sağlamak için her iki tarafla (Filistinli ve İsrail) çok çalışıyoruz” ifadelerini kullandı.
Bu açıklama aslında Bush’un bağımsız bir Filistin devletinden bahsettiği ilk açıklama oldu. Bu ifadeleri duyar duymaz, bunun yanlış bir operasyona yönelik bir ön çalışma ve hedefleriyle ilgili bir zemine hazırlık olduğunu düşündüm. Çünkü bazı ülkelere savaş açmak üzere olduklarını ve bunun için Arapların ve Müslümanların desteğine ihtiyaç duyduğunu tahmin etmiştim. Bu nedenle, Arap ve Müslüman ülkelerin çoğunluğu için temel sorun olan Filistin meselesi hakkında onlarla flört etmeye çalıştığından şüphe yoktu. Bu açıklamalardan yaklaşık beş gün sonra 7 Ekim 2001'de ABD, Afganistan'a karşı savaş başlattı. Bu da benim tezimi doğruluyordu.

Friedman ve Arap Girişimi’nin doğuşu
New York Times'ın ünlü köşe yazarı Thomas Friedman, 6 Şubat 2002'de ‘Dear Arab League’ (Sevgili Arap Birliği) başlığı altında kaleme aldığı makalede ABD Başkanı George W. Bush'tan Arap liderlere yönelik bir mesaj (Friedman, daha sonra mesajın sahte olduğunu açıkladı)  yayınlandı. Friedman makalede, “Diplomasiyi gerçekten yeniden şekillendirme gücüne sahip olan sizsiniz (Arap liderler), ben değil. İşte bunun nasıl yapılacağına dair tavsiyem: Mart ayında Lübnan'da bir Arap Birliği Zirvesi yapılması planlanıyor. Zirvenin basit bir çözüm sunmasını öneriyorum. Arap Birliği'nin 22 üyesi, İsrail'e, 4 Haziran 1967 sınırlarına tamamen çekilmesi karşılığında onu tam olarak tanınacağını, diplomatik ilişkilerin kurulacağını, normal ticari ilişkilerin ve güvenlik garantilerinin sağlanmasını, yani geri çekilme karşılında 22 Arap devletinin tümüyle tam bir barış yapılmasını teklif etsin” ifadelerine yer verdi.
Friedman, bir hafta geçmeden, o dönem veliaht prens olan merhum Suudi Arabistan Kralı Abdullah bin Abdulaziz ile Riyad yakınlarındaki çiftliğinde görüştü. Amerikalı gazeteci, 28 Mart 2002'de Beyrut zirvesinde 22 Arap ülkesi tarafından ‘Arap Barış Girişimi’ olarak kabul edilmeden önce ‘Prens Abdullah'ın Ortadoğu Barış Girişimi’ olarak bilinen inisiyatifi ilk kez duyurulduğu röportajı gerçekleştirdi.
Friedman'ın mesajının içeriğinin, Mısır Dışişleri Bakanı olduğum son yılım ve Arap Birliği Genel Sekreteri olarak geçen ilk yılım boyunca kendisi (Friedman) ile Davos'ta, her iki tarafın da temel ihtiyaçlarını dikkate alan dengeli bir barışın temellerini atmanın en iyi ve en etkili yollarına dair uzun bir tartışmadan önce oluştuğuna inanıyorum. Friedman bana halen bu görüşmeyi hatırlatır. En son 2019 yılının Ocak ayındaki görüşmemizde bunu bir kez daha yâd ettik. Bu vesileyle, Friedman ile görüşmek isteyenleri, Arap ülkeleri ve İsrail için hak ve yükümlülüklerin dengeli bir şekilde sunulması fikrinin ortak kökeninin ne olduğunu ona sormaları çağrısında bulunuyorum.
Ne var ki Arap ülkeleri tarafında bir çıkış yolu arıyorduk... Ama bize yönelik saldırı, ‘teröristler olarak’ ya da en azından ‘terörün finansörleri olarak’ 11 Eylül olaylarının ardından arttı.  Acı verici veya karşılıklı tavizler vermeden bizi savunmadan çıkaracak diplomatik bir savaşa geçmek gerekiyordu. O zamanlar Suudi Arabistan Veliaht Prensi’nin düşüncesi, ‘al gülüm ver gülüm’ mantığına dayalı sağlam bir düşünceydi.
Veliaht Prens (Kral) Abdullah, kendisine ve önerisine itiraz edilmeden Arap Barış Girişimi’ni başlatacak statüye sahip tek kişiydi. Zira Arap kamuoyu, tüm Arap hükümetleri ve dünya nezdinde büyük bir güvenilirliğe sahipti. Bu nedenle önerisi veya girişimi, tam bir desteği hak eden tarihi bir adımdı.

Suriye ve Lübnan’ın girişime yönelik baskısı
Suriyeliler, Veliaht Prens Abdullah'ın girişiminden rahatsızdı. Çünkü Veliaht Prens girişimini New York Times gazetesinde yayımlanan röportajla duyurmadan önce onlara danışmamıştı. Sanırım Veliaht Prens’in Suriyelilerle ilgili (Mısır Cumhurbaşkanı Enver Sedat meselesindeki) son tecrübesi bu konuda etkili olmuştu. Girişimi açıklamadan önce onu baltalamaya çalışacaklarını düşünerek girişimi formüle etmeden önce onlarla istişare etmemeye veya koordinasyon kurmamaya karar vermiş olabilir. Suriyeliler bu duruma olan öfkelerini açıkça ifade etmeseler de girişimle ilgili görüşmeler sırasında bir takım çabaları oldu. İsrail'in 4 Haziran 1967 sınırlarına çekilmesine karşılığında Arap ülkeleriyle ‘tam normalleşmesi’ ibaresine odaklandılar.
Suriyeliler, ayrıca girişimin yayınlanan detaylarında değinilmeyen Filistinli mülteciler ve dönüş hakları kartını da zekice oyuna sürdüler. Çünkü Filistinlilerin ve ardından Lübnanlıların mülteciler konusundaki hassasiyetinin farkındaydılar. Çünkü Lübnanlı bazı mezheplerin mensupları, çoğunluğunu Sünni Müslümanların oluşturduğu yaklaşık 350 bin Filistinli mültecinin Lübnan'daki demografik dengeyi bozduğuna inanıyorlar.
Beşşar Esed, 3 Mart 2002'de Beyrut'a ilk kez resmi ziyarette bulundu. Bu, bir Suriye devlet başkanının elli yılı aşkın bir süre sonra ilk kez Beyrut’a gerçekleştirdiği resmi bir ziyaret olarak kayıtlara geçti. Esed ve Lübnan Cumhurbaşkanı Emil Lahud, ziyareti sırasında Veliaht Prens Abdullah'ın girişimine açıkça atıfta bulunmadıkları ortak bir açıklama yaptılar.
Ancak açıklamada şu ifadeler yer aldı:
“İsrail ile kapsamlı bir anlaşma, Filistinli mültecilerin evlerine geri dönmelerinin yanı sıra Batı Şeria ve Gazze'deki İsrail yerleşim bölgelerinin kaldırılmasını sağlamalıdır.”
Esed'in Beyrut ziyaretinin ardından Suudiler, girişimin önünü açan resmi açıklamalardan sessiz bir şekilde ‘tam normalleşme’ ifadesini çıkardılar. Bu bağlamda, 10 Mart 2002’de dönemin Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Suud el-Faysal, girişimin, İsrail'e, 1967 sınırlarına çekilmesi karşılığında ‘tam bir barış’ teklif ettiğini belirtti.

2002 Beyrut Zirvesi
Beyrut Zirvesi’nin başlayacağı 27 Mart 2002 sabahı, Veliaht Prens Suud el-Faysal beni kahvaltıya davet etti. Benden sonra Suriye Dışişleri Bakanı Faruk eş-Şara ile randevusu vardı. Fakat Şara erkenden gelmişti. Şara’nın Suud el-Faysal ile yalnız kalmak istediğini fark ettim ve bunu da sağladım. Mülteciler ve normalleşme (veya tanıma) meselesini Suriye-Suudi Arabistan görüşmelerinin sonuna bırakarak girişimin son halini formüle etmeliydim. Faysal ve Şara ile aynı salonda, ancak uzak bir masada oturup metni yazıyordum.  Amacım metni, Şara nezdinde Suriye'nin ve Faysal nezdinde Suudi Arabistan’ın huzurunda yazmak ve sunmaktı.
Beyrut'taki ünlü Phoenicia Hotel'in altıncı katında, VIP misafirlere ayrılan salondaydık. Şara’nın gergin Faysal’ın ise sabrının tükenmekte olduğunu fark ettim.  Beni onlarla bir araya getiren sabahın erken saatlerinde, Suriye’nin desteklediğim tutumunu Veliaht Prens ile konuştuk. Veliaht Prens’e, “Sonuç olarak bu, özellikle Birleşmiş Milletler’in (BM) 1948 tarihli 194 sayılı kararı ile desteklenen Filistinli mülteciler konusunda bir taslak hazırlama meselesidir. Tanıma veya normalleştirme konusu ise şartlı olduğu sürece bunda yanlış bir şey yok” dedim.
Ne var ki Suriye’nin tutumu girişime dahil edildi ve bu da girişimi zayıflatmadı. Suriye'nin başlı başına girişim fikrine karşı olduğunu düşünmüyorum. Ayrıca (Kral) Abdullah ile çatışmamaya dikkat ettiğini de teyit edebilirim. Prens Suud ile Faruk eş-Şara arasındaki görüşmede nihai açıklama ile ilgili bir tartışma yapılırken onlara katıldım. Prens Suud, “Amr Musa bunu üstlenir” dedi.
Ben de hemen hazırlayacağımı ve ikisine de diğer bakanlara sunmadan - belki burada otururken - gösterebileceğimi söyledim ve öyle de oldu. Prens Suud, metni hemen onaylarken, Faruk eş-Şara metni kelimesi kelimesine okudu ve ‘Bu kapsamlı barış çerçevesinde İsrail ile normal ilişkiler kurmak’ yazan paragraftaki ‘normal ilişkiler’ ifadesine takıldı.
Ona, “Ey Ebu Mudar (Faruk eş-Şara), bu kaçındığınız tam normalleşme ifadesinden daha hafif bir ifadedir” dedim ve sustum. Hiçbir yorum yapmadı. Böylece ifadeyi kabul ettiğini düşündüm.
Sonra bana, “Şimdi ne yapmayı düşünüyorsun?” diye sordu.
Ben de “Metni gramer ve düzenleme açısından tekrar gözden geçireceğim ve ardından diğer bakanlara bu konuda bilgi vereceğim.  Ama metni onlara sadece toplantıda dağıtacağım. Yani elimde sadece bir veya iki saat için bir kopya olacak ve sanırım toplantı bir süre ertelenecek” diye yanıt verdim.
Daha sonra Arap Birliği Genel Sekreteri için ayrılan ofise gittim. Zirveye hazırlık için çok sayıda bakanın geldiği ve açılış tarihi yaklaşan zirvenin yapılacağı otelin bir yer altı katında zirve dönem başkanına (Lübnan Cumhurbaşkanı Emil Lahud) tahsis edilen ofisin hemen yanındaydı.  Metnin kopyalarını vermeden isteyen herkese metni gösterdim.
Dönemin Mısır Dışişleri Bakanı Ahmed Mahir es-Seyyid gelişmelere hayret etti. Ona metin hakkında bilgi verdim. Suudi Arabistan ve Suriye dışişleri bakanları onu aralarındaki görüşmeye davet etmediği için yorum yapmadan gitti.
Kofi Annan (dönemin BM Genel Sekreteri) , Javier Solana (dönemin Avrupa Birliği Dışişleri ve Güvenlik Politikaları Yüksek Temsilcisi) ve diğerleri, beni telefonla aradılar. Sanırım metnin bende olduğunu ve bunun tek metin olduğunu söyleyen Prens Suud’u aramışlardı. Bakanlara söylediklerimin aynısını onlara da söyledim.
Ofis Müdürümden (Hişam Bedir) metni İngilizceye çevirmesini, kendisinin yazmasını ve bana teslim etmesini istedim.
Zirve saati yaklaşırken metnin düzenlemelerini, Yaser Arafat'ın Ramallah'taki Mukataa adı verilen karargahından zirveye iletmek istediği bir mesajın yayınlanmasıyla ilgilenmem gerektiğinden Hişam Bedir'e bıraktım. Suriye ve Lübnan mesajın yayınlanmasına karşı çıktı.  Zirvenin başkanlığı da ikna olmadı. Zirvenin veya bazı üyelerinin tutumunun sağlam bir temele dayanmadığını görünce hayal kırıklığına uğradım. Çünkü bu durum İsrail'in Arapların Filistin Devlet Başkanı'na yönelik tavrına alaycı bir şekilde gülmesine neden olmuştu.
Bu konu bana yüzümde net bir şekilde belirgin olan bir hayal kırıklığı ve sıkıntı hissi verdi. Merhum Suudi Arabistan Veliaht Prensi Abdullah, bunu fark etmişti. Elini omzuma koyarak, “Ey Amr, üzüldüğünüzde Asr Suresi'ni (*Asra yemin ederim ki, *İnsan gerçekten ziyandadır. *Ancak iman edip dünya ve âhiret için yararlı işler yapanlar, birbirlerine hakkı tavsiye edenler ve sabrı tavsiye edenler başkadır) okuyun” dedi. Ben de öyle yaptım ve halen de yapıyorum. Allah ona rahmet eylesin. Onu ne kadar çok severdim.

Libya'nın girişime yönelik çekinceleri
Aslında, Beyrut Zirvesi’nin 28 Mart 2002'deki kapanış oturumu, Suriyelilerin ‘tam normalleşme’ ifadesini kaldırılmasında ısrar ettiği Arap Barış Girişimi metnine itiraz etmesi nedeniyle iki buçuk saat ertelendi. Bunun yerine ‘kapsamlı barış’ ifadesi getirildi ve Suriyelilerin zorlu müzakerelerin ardından ancak benimsediği bir formülle metinde ‘normal ilişkiler’ ifadesini kullandım. Arap Barış Girişimi’nin oybirliğiyle onaylanmasının önünde son bir zorluk vardı. O da Libya'nın girişimin üçüncü paragrafına olan itirazıydı.
Libya Dışişleri Bakanı kardeşim Ali Abdusselam Treki yetenekli bir diplomattı. Zirvenin ikinci günü öğleden sonra yapılan dördüncü (kapalı) oturumda söz konusu maddeye Libya’nın itirazını dile getirdi. İtirazı oturum tutanaklarına şöyle geçmiştir:
“Arap-İsrail çatışmasının sona erdiğini ve İsrail ile barış anlaşmasına girildiği belirten üçüncü paragrafa gelince bu, tüm Arap ülkelerini değil, toprakları işgal eden Arap ülkeleri anlamına geliyor sanırım. Kuzey Afrika'daki bir Arap ülkesinin İsrail ile barış anlaşması yapması gerekir mi? Libya'dan bahsetmiyoruz. Daha ziyade şu anda saldırıya uğrayan ve toprakları işgal edilen ülkelerden bahsediyoruz. Suriye, Lübnan,Filistin, Barış anlaşması yapanlar bunlar. Diğer Arap ülkeleri için, bu ne anlama geliyor?  İsrail ile barış anlaşması yapmamın sebebi ne? Metni hazırlayanların, taslağı hazırlayan komitenin ve sayın Genel Sekreteri’n bize İsrail ile kimin anlaşma yapacağını açıklamasını istiyoruz. Barış sürecini toprakları işgal eden ülkeleri mi yoksa tüm Arap ülkelerini mi kapsıyor?”
Birçok ülkenin Libya’nın itiraz ettiği paragraf metnine sadık kalmasının ardından Treki, Libya'nın ‘girişimi desteklediğini ve karşı olmadığını’ vurgulayarak, “Girişimin İsrail'i utandırmayı amaçlayan siyasi bir hamle olduğu konusunda hemfikiriz. Veliaht Prens Abdullah'ın girişiminin yanındayız. Ancak tüm Arapların İsrail ile barış anlaşmaları imzalamasını gerektiren bir metni kabul edemeyiz” ifadelerini kullandı.
Sonra Veliaht Prens Abdullah bin Abdulaziz sözü alarak, “Kardeşim Treki’ye teşekkür ederim. Bu konuda çekinceleri varsa çekimser olmaları kabul edilir” dedi. Sonra girişim oylamaya sunuldu ve Libya, girişime karşı oy kullanmadı, oybirliği ile kabul edildi. Ali Treki'ye Allah rahmet eylesin, samimi bir Arap'tı.

İsrail ve ABD’nin olumsuz tepkisi
İsraillilerden Arap Barış Girişimi’ne olumlu bir yanıt vermelerini beklemiyordum. Çünkü girişim onları Araplarla birlikte Filistin meselesini müzakere etmek gibi hoşlanmadıkları bir konuma, daha önce de kabul etmedikleri bir konuma itiyordu. Dolayısıyla zayıf bir tarafla ‘ikili görüşmeler’ onlar için daha fazla tercih edilen bir yöntemdi. Çünkü Araplarla birlikte herhangi bir şekilde karşı karşıya gelmenin, hatta müzakerenin asla çıkarlarına olmayacağının farkındaydılar.
İsrail'den Arap Barış Girişimi’ne yönelik olumlu bir yanıt beklemememin bir başka sebebi ise daha önce de değindiğim gibi Arap toprakları ve 4 Haziran 1967 sınırlarına çekilme karşılığında formülü yumuşatılmış olsa bile ‘tam normalleşme’ öngörüyor olmasıydı.
Fakat beni asıl şaşırtan, ABD’nin Arap Barış Girişimi’ne ılık bir tepki vermesiydi.  Ayrıca, Avrupalı, Amerikalı ve BM’nin yoğun bir şekilde ısrarcı olduğu nokta, sadece izlemek ve teşvik etmek değil, aynı zamanda girişimin başlatılmasını sağlamaktı.
Öyleyse neden girişime karşı bu soğuk tutum sergilenmişti? Bu, dünyanın girişimi desteklemesi, kabul etmesi ve karşılık vermesi için yaptığı baskıyı kendisine yönelik bir tehdit olarak gören İsrail’in tutumu değil miydi? Sonra İkinci İntifada sırasında şiddetin artmasıyla Arapların barış elini uzatarak ve özel ve ciddi biçimde formüle edilmiş ‘karşılıklı’ tavizler sunarak yeni bir tutum üzerinde fikir birliğine vardığı Arap Birliği Girişimi’ni BM Güvenlik Konseyi'ne (BMGK) sunmak oldukça zorlaştı. Evet, ABD’nin girişime verdiği ilk tepki ılımlıydı. Eski ABD Dışişleri Bakanlığı sözcüsü Richard Boucher bunu sadece ‘önemli ve olumlu bir adım’ olarak nitelemekle yetindi. Birkaç gün sonra da, Dışişleri Bakanı Colin Powell, girişimi ‘önemli bir adım’ olarak tanımlarken (sanki farkında değilmiş gibi!) ancak daha fazla ayrıntıya ihtiyaç olduğunu belirtti.
*Kitabın bölümleri, Daru’ş-Şuruk ile yapılan özel anlaşma ile yayınlanmıştır
*Tüm hakları saklıdır
Amr Musa: Kaddafi, devrimden kurtulduğunu ve Bin Ali’nin ardından düşmeye aday olan ismin Mübarek olduğunu sanıyordu​​​​​​​
Amr Musa: Saddam Hüseyin uluslararası müfettişlere onay verdi, ancak ABD Irak'ta savaşa girme kararını almıştı
Amr Musa: Mübarek, İsmet Abdulmecid’in görevde kalmasını istemedi... 11 Eylül olayları bize karşı beslenen olumsuz duyguları ortaya çıkardı
Musa: Faysal, Muallim’in ‘şeytani’ hayallerine karşı çıktı. Şu an Lübnan’da tanık olduklarımız, Refik Hariri suikastının sonuçlarıdır



Trump-Zeydi görüşmesi üzerinde İran’ın etkisi hissediliyor

Irak Başbakanı Ali ez-Zeydi, 13 Temmuz 2026 tarihinde Washington’daki konaklama yerinde (Hükümet Basın Ofisi)
Irak Başbakanı Ali ez-Zeydi, 13 Temmuz 2026 tarihinde Washington’daki konaklama yerinde (Hükümet Basın Ofisi)
TT

Trump-Zeydi görüşmesi üzerinde İran’ın etkisi hissediliyor

Irak Başbakanı Ali ez-Zeydi, 13 Temmuz 2026 tarihinde Washington’daki konaklama yerinde (Hükümet Basın Ofisi)
Irak Başbakanı Ali ez-Zeydi, 13 Temmuz 2026 tarihinde Washington’daki konaklama yerinde (Hükümet Basın Ofisi)

Irak Başbakanı Ali ez-Zeydi, göreve gelmesinin ardından gerçekleştirdiği ilk yurt dışı ziyareti kapsamında Washington’a giderken, çantasındaki gündem görünürde ekonomi olsa da, ABD, Bağdat ile Washington arasındaki en hassas müzakere süreçlerinden birine sahne olmaya hazırlanıyor.

Zeydi’nin bugün ABD Başkanı Donald Trump ile yapması beklenen görüşme, yalnızca ABD ile İran arasında artan gerilim ve Hürmüz Boğazı’nın olası bir şekilde kapanmasının doğurabileceği sonuçlara ilişkin kaygıların gölgesinde gerçekleşmeyecek. Görüşme aynı zamanda Trump yönetiminin, İran’ın nüfuzunu azaltarak Irak’ın Ortadoğu’daki rolünü yeniden şekillendirme ve Bağdat’ı bir çatışma sahasından ABD’nin başlıca ekonomi ve güvenlik ortaklarından biri haline getirme hedefiyle de yakından bağlantılı.

Zeydi’nin ziyaret öncesinde yaptığı açıklamalar ise Washington ile ilişkilerin niteliğini yeniden tanımlama çabasını açık biçimde ortaya koyuyor. Zeydi, terörle mücadele ve ABD’nin Irak’taki askerî varlığının belirlediği ilişki modelinin yerine, yatırımlar, kalkınma ve teknoloji odaklı yeni bir dönemin kapısını aralamayı hedefliyor.

Zeydi, Washington Post’ta yayımlanan makalesinde amacının ‘kriz yönetiminden fırsat üretimine geçiş yapmak’ olduğunu belirterek, Irak’ın ABD siyaseti açısından yalnızca bir güvenlik dosyası değil, ekonomik bir ortak olmak istediğini vurguladı.

Zeydi, temaslarına dün akşam ABD’nin Irak ve Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack ile Irak heyetinin konakladığı yerde gerçekleştirdiği basına kapalı görüşmeyle başladı. Görüşmenin, Trump yönetimiyle yapılacak temasların gündemini belirlemeye yönelik hazırlık niteliği taşıdığı değerlendirilirken, devletin silah tekelinin sağlanması, hükümet denetimi dışında faaliyet gösteren silahlı grupların varlığının sona erdirilmesi, İran’ın nüfuzunun sınırlandırılması ve uluslararası koalisyonun görevinin 30 Eylül’de sona ermesinin ardından ABD askerî varlığının geleceği ele alınan başlıca konular arasında yer aldı.

Daha sonra ABD Savunma Bakanı Pete Hegseth’in, Pentagon’daki üst düzey temasları öncesinde Irak Başbakanı onuruna resmî bir karşılama töreni düzenlemesi planlanıyor. Ardından Zeydi’nin Senato ve Temsilciler Meclisi üyeleriyle de bir araya gelmesi bekleniyor.

Zeydi yarın Dünya Bankası Başkanı ve Uluslararası Finans Kurumu (IFC) Başkanı ile görüşecek. Program kapsamında ayrıca Michigan, Teksas ve Kaliforniya eyaletlerinden Iraklı topluluk temsilcileri, özel sektör temsilcileri ve yurt dışında eğitim gören Iraklı öğrencilerle buluşacak. Zeydi, perşembe günü ise Teksas eyaletinin Houston kentine geçerek Halliburton, Chevron ve ExxonMobil şirketlerini ziyaret edecek, ayrıca ABD Ticaret Odası Başkanı ile görüşecek.

Zeydi’nin programında, Irak’ta faaliyet gösteren enerji şirketleri ile ülkede yatırım yapmayı planlayan şirketlerin temsilcilerinin katılımıyla düzenlenecek bir yuvarlak masa toplantısı da yer alıyor.

Irak Başbakanı, cuma günü yeniden Washington’a dönerek ABD Ticaret Odası’nın düzenlediği üst düzey iş zirvesine katılacak. Zirvede Irak ile ABD arasındaki ekonomik ortaklığın geleceği, finansal teknolojiler, bankacılık ve dijital dönüşüm alanlarındaki iş birliği ile iki ülke arasındaki ekonomik ilişkilerin genişletilmesi imkânları ele alınacak.

Bağdat’ın öncelikleri

Zeydi, hükümetini ekonomik reform odaklı bir yönetim olarak tanıtmayı hedefliyor. Bu yaklaşım, petrol, ticaret ve dışişleri bakanlarının yanı sıra Merkez Bankası Başkanı, Ulusal Güvenlik Danışmanı ve iş insanlarının da yer aldığı 27 bakan ve üst düzey yetkiliden oluşan Irak heyetinin yapısına da yansıdı.

Irak Hükümet Sözcüsü Haydar Abudi gazetecilere yaptığı açıklamada, petrol dosyasının görüşmelerin önemli başlıklarından biri olacağını belirterek, Hürmüz Boğazı’nın olası bir şekilde kapanmasının yol açabileceği olumsuzluklara karşı Irak petrolünün ihracatı için yeni güzergâhların değerlendirileceğini söyledi.

dfrgthy
Irak Başbakanı Ali ez-Zeydi, 13 Temmuz 2026 tarihinde Washington’daki konaklama yerinde ABD Özel Temsilcisi Tom Barrack’ı ağırladı. (Hükümet Basın Ofisi)

Irak’ın günlük 3,4 milyon varillik petrol ihracatının yaklaşık yüzde 90’ı Hürmüz Boğazı üzerinden gerçekleştiriliyor.

Zeydi daha önce yaptığı açıklamada, Irak’ın önümüzdeki üç yıl içinde günlük petrol üretimini 7 milyon varile çıkarmayı hedeflediğini ifade etmişti.

Iraklı yetkililer, heyetin Washington’a taşıdığı temel mesajın, ABD’li yatırımcılara Irak’ın enerji, dijital ekonomi, yapay zekâ ve altyapı alanlarında uzun vadeli ortaklıklar kurmak istediğini göstermek olduğunu belirtiyor. Ancak Washington, bu ekonomik gündeme farklı bir perspektiften yaklaşıyor. ABD yönetimine göre Amerikan yatırımlarının başarılı olabilmesi için öncelikle şirketlerin Irak’a yönelmesini sağlayacak istikrarlı bir güvenlik ortamının oluşturulması gerekiyor. Bu durum ise silahlı gruplar dosyasını yeniden görüşmelerin en önemli başlıklarından biri haline getiriyor.

Trump’ın istedikleri

Ziyaret programı resmî olarak ekonomi ve yatırımlara odaklansa da güvenlik başlıklarının Beyaz Saray’daki görüşmelerin en önemli gündem maddeleri arasında yer alması bekleniyor.

Trump yönetiminin öncelikleri üç ana başlıkta toplanıyor: Silahların yalnızca Irak devletinin kontrolünde bulunmasının sağlanması, İran bağlantılı silahlı grupların nüfuzunun sona erdirilmesi ve Irak topraklarının ABD güçleri ya da çıkarlarına yönelik saldırılar için kullanılmasının engellenmesi. Bunun yanı sıra Washington, Amerikan şirketlerine petrol, enerji ve altyapı projelerinde güçlü bir konum sağlayacak ekonomik ortaklığın geliştirilmesini de hedefliyor.

ABD yönetimi, Zeydi hükümetinin silahların devletin tekeline alınmasına yönelik taahhütlerini hayata geçirme başarısını, yeni dönemde ikili ilişkilerin en önemli sınavı olarak görüyor.

Zeydi ise hükümetinin göreve başlamasının üzerinden henüz 60 gün geçmeden yolsuzlukla mücadele ve bazı silahlı grupların devlet kurumlarına entegre edilmesi gibi alanlarda önemli ilerleme kaydettiğini Trump yönetimine anlatmaya çalışıyor. Ancak Washington’ın performansını özellikle Tahran’a yakın gruplarla nasıl mücadele edeceğine göre değerlendireceğinin farkında olan Zeydi, bu süreçte ABD’den istihbarat, teknik ve askerî destek talep ediyor.

Öte yandan, ziyaretten birkaç gün önce silahlı grupların yaptığı açıklamalar süreci daha da karmaşık hale getirdi. Kendisini Irak İslami Direnişi olarak adlandıran grup, silah bırakmayı reddettiğini duyururken, buna ilişkin bir dizi siyasi şart öne sürdü ve Amerikan şirketleri aracılığıyla askerî işgalin ekonomik işgalle değiştirilmek istendiğini savundu.

fgthyju
Irak Başbakanı Ali ez-Zeydi ve İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, Irak’ın Necef Havalimanı’nda, Ali Hamaney’in cenaze töreni öncesinde (Reuters)

Ketaib Hizbullah lideri Ebu Hüseyin el-Hamidavi de söylemini sertleştirerek hükümeti ‘direnişin iradesine boyun eğmeye’ çağırdı ve grubun İran ekseniyle bağlarını sürdüreceğini vurguladı.

Washington ise bu açıklamaların yalnızca Irak hükümetine yönelik olmadığını, aynı zamanda Trump yönetimine İran’ın Irak’taki nüfuzunu azaltmanın kolay olmayacağı mesajını vermeyi amaçladığını değerlendiriyor.

Washington ile Tahran arasında

Zeydi, bir yandan ABD ile stratejik bir ilişki kurmayı hedeflerken, diğer yandan Irak’ta siyaset ve güvenlik alanlarında hâlâ geniş nüfuza sahip olan İran’la doğrudan bir çatışmaya girmek istememesi nedeniyle zorlu bir denge kurmaya çalışıyor. Bu nedenle Zeydi, birçok kez Irak’ın ‘hiçbir eksene katılmayacağını’ vurgulayarak, Bağdat’ın Washington ile Tahran arasındaki gerilimin tarafı değil, iki ülke arasında arabulucu rolü üstlenmeyi amaçladığını ifade etti.

Zeydi, ABD yönetimini İran’ın nüfuzunun doğrudan bir çatışmayla değil, güçlü bir devlet yapısı ve siyasi sistem içindeki farklı aktörleri kapsayabilecek sağlam bir ekonomi inşa edilerek sınırlandırılabileceğine ikna etmeye çalışıyor. Bu nedenle Bağdat, Washington ile ilişkileri yeniden şekillendirmenin en gerçekçi yolunun ekonomik iş birliğinden geçtiği görüşünü benimsiyor.

ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı’nın (CENTCOM) eski komutanı emekli General David Petraeus, Washington Post’ta yayımlanan makalesinde Irak’ın, onlarca yıl süren diktatörlük, savaşlar, terör ve dış müdahalelerin ardından devletini yeniden inşa edebilmesi için ‘nadir görülen tarihî bir fırsatın’ eşiğinde bulunduğunu belirtti. Petraeus, Zeydi’nin Washington ziyaretinin ABD ile yeni bir ortaklığın temellerini atmak açısından önemli bir fırsat sunduğunu ifade etti.

Petraeus’a göre Irak’ın başarısı; hükümetin yolsuzluk ağlarını ve milis yapılanmalarını tasfiye etmesine, silahların devletin tekelinde toplanmasına, hukukun üstünlüğünü güçlendirmesine ve özellikle İran’a aşırı bağımlılığı azaltacak şekilde ekonomik ortaklıklarını çeşitlendirmesine bağlı olacak.


Beyrut ve Bağdat, İran’ın Şii Hilali projesini bir haftada nasıl sarstı?

Irak'ın başkenti Bağdat’ta, İran Büyükelçiliği yakınlarında İran ile dayanışma yürüyüşü sırasında, ‘Şehitlerin Efendisi Tugayları’ mensuplarından biri, İran'ın Dini Lideri Ali Hamaney'in yer aldığı bir duvar resminin önünde nöbet tutarken, 19 Haziran 2026 (Reuters)
Irak'ın başkenti Bağdat’ta, İran Büyükelçiliği yakınlarında İran ile dayanışma yürüyüşü sırasında, ‘Şehitlerin Efendisi Tugayları’ mensuplarından biri, İran'ın Dini Lideri Ali Hamaney'in yer aldığı bir duvar resminin önünde nöbet tutarken, 19 Haziran 2026 (Reuters)
TT

Beyrut ve Bağdat, İran’ın Şii Hilali projesini bir haftada nasıl sarstı?

Irak'ın başkenti Bağdat’ta, İran Büyükelçiliği yakınlarında İran ile dayanışma yürüyüşü sırasında, ‘Şehitlerin Efendisi Tugayları’ mensuplarından biri, İran'ın Dini Lideri Ali Hamaney'in yer aldığı bir duvar resminin önünde nöbet tutarken, 19 Haziran 2026 (Reuters)
Irak'ın başkenti Bağdat’ta, İran Büyükelçiliği yakınlarında İran ile dayanışma yürüyüşü sırasında, ‘Şehitlerin Efendisi Tugayları’ mensuplarından biri, İran'ın Dini Lideri Ali Hamaney'in yer aldığı bir duvar resminin önünde nöbet tutarken, 19 Haziran 2026 (Reuters)

Maneli Mirhan

İran İslam Cumhuriyeti yirmi yıl boyunca, gücünü Tahran'dan yönlendirebildiği Bağdat, Şam, Beyrut ve Sana gibi Arap başkentlerinin sayısıyla ölçtü. Bu başkentlerden ilk düşen Şam oldu, onunla birlikte kara köprüsü de çöktü. Ardından, haziran ayının son haftasında, geriye kalan üç başkentten ikisi, İran'a nüfuzunu kazandıran milislere karşı ayaklandı. Bu, bir ABD veya İsrail saldırısıyla değil, bu ülkelerin kendi devletleri tarafından alınan bir kararla gerçekleşti.

Lübnan, 26 Haziran'da Washington'da ABD’nin arabuluculuğunda İsrail ile bir çerçeve anlaşması imzaladı. Anlaşma, Lübnan ordusunu devletin silah tekelini yeniden tesis etme ve İsrail ile mutabık kalınan ‘deneme bölgelerinden’ başlayarak Hizbullah'ı bölge bölge silahsızlandırmakla görevlendiriyor. 1982 yılından bu yana hiçbir Lübnan hükümeti bu denli ileri gitmeye cesaret edememişti. Anlaşma, Hizbullah'ın silah cephaneliğini egemenliğin bir güvencesi değil, önündeki bir engel olarak ele alıyor.

Bu imza, 2024 yılında patlak veren savaşın Hizbullah'a ağır bir darbe indirip Genel Sekreter Hasan Nasrallah'ı öldürmesi ve Hizbullah’ın Suriye üzerinden uzanan ikmal hattını kesmesiyle başlayan bir gerileme sürecini pekiştirdi. Bu dönüşümün, eski Genelkurmay Başkanı olan bir cumhurbaşkanı, daha önce orduyu silahı devlet elinde toplama planı hazırlamakla görevlendirmiş bir hükümet ve kendi seçmediği bir savaşın enkazını taşıyan, İran'ın yeniden inşa fonlarının hiç ulaşmadığı bir Şii toplumu gibi koşulları Lübnan içinde de olgunlaşmıştı.

Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre Hizbullah Genel Sekreteri Naim Kasım, anlaşmayı ‘geçersiz ve batıl’ olarak nitelendirdi ve mücadeleyi sürdürme sözü verdi. Bunu yapabilir. Ancak Kasım, artık hiç kimseyi korumayan bir cephaneliği, savaşın çürüttüğü bir caydırıcılık adına ve bunun bedelini ödeyen bir toplumun karşısında savunuyor. Artık Lübnan adına savaştığını iddia edemez.

İki gün sonra, mayıs ayından bu yana iktidarda bulunan Irak Başbakanı Ali Falih ez-Zeydi hükümeti, şafak vakti terörle mücadele birimini Yeşil Bölge'ye gönderdi ve aralarında milletvekillerinin de bulunduğu 47 yetkiliyi, yolsuzluk, silahlı grupların finansmanı ve İran petrolü ile dolarların kaçakçılığıyla ilgili bir davada gözaltına aldı.

Aynı hükümet, devlet otoritesi dışında faaliyet gösteren tüm silahlı grupların, ABD öncülüğündeki Uluslararası Koalisyonun Irak'taki görevinin sona ereceği 30 Eylül'e kadar silahlarını teslim etmesini emretmişti. Bu tarihin seçilmesi tesadüf değildi. Çünkü bu tarih, milislerin en eski bahanesini, yani silahlarının yabancı bir varlığa karşı bir yanıt olduğu iddiasını ellerinden alıyor.

Bu süre, silahlı unsurları terhis etmeyi amaçlayan ve silahı devlet kurumlarındaki işlerle takas eden bir programla birlikte geliyor. Program aksayabilir, ancak anlamı Bağdat’ın milislerle kurum olarak müzakere etmeyi bırakması ve onların adamlarını, devlete entegre ederek geri kazanmaya başlaması halinde de değişmeyecek.

Lübnan'ı yazılı ve imzalı bir anlaşmayla, Suriye'yi ise rejimin çöküşüyle kaybeden Tahran, kaybetmeye tahammülü olmayan tek başkente bağlılığını iki katına çıkardı. Bunu yaparken de hâlâ orada işleyen -türbeler, ziyaret ekonomisi ve ortak inanç ritüelleri gibi- az sayıdaki araca başvuruyor.

Beyrut, İran Devrim Muhafızları Ordusu’nun (DMO) vekillerine karşı harekete geçerken Bağdat da kolları devletin en tepesinde ve hazinelerinde olan yapılara karşı harekete geçti. Bunların tümü aynı hafta içinde yaşandı.

Her iki hikayenin de kendi bağımsız ulusal boyutu olsa da yan yana konulduklarında, tek bir doktrinin yapısal başarısızlığını ortaya koyuyorlar. DMO’nun yurtdışı kolu Kudüs Gücü’nün eski komutanı Kasım Süleymani'nin bu görevi üstlenmesinden 2020 yılının ocak ayında öldürüldüğü ana kadar inşa ettiği ‘Şii Hilali’ sadece bir müttefikler grubu değildi. Bu, ileri savunma için bir yapı, İran'ın savaşlarını başkalarının topraklarında sürdürmenin bir aracıydı; İran'ın rantından finanse ediliyor ve Suriye üzerinden tek, kesintisiz bir cephe halinde birbirine bağlanıyordu.

Bu yapının tamamı, tek bir bahis üzerine kuruluydu. O da ev sahibi devletlerin, gücün tekelini talep edemeyecek kadar zayıf, bölünmüş veya korkmuş kalmaya devam etmesi. Bu bahis, bugün herkesin gözü önünde çöküyor.

Ancak bu çöküş aynı hızda ilerlemiyor ve bu fark önem taşıyor. Lübnan'da Hizbullah hâlâ savaşçıları üzerinde kontrolünü koruyor, ancak ithal ettiği savaşların yıktığı bir ülke içinde cephaneliğini savunuyor durumda. Irak'ta ise bölünme, milislerin kendi bünyesini bölüyor.

Mukteda es-Sadr, mayıs ayı sonlarında birliklerini devlet otoritesi altına soktu ve cephaneliğini orduya teslim etti; bunu yapan ilk kişi oldu. Tahran'a yakın en büyük iki gruptan da benzer bir yolu izleyeceklerine dair işaretler geldi. Yalnızca Kudüs Gücü'ne en yakın katı çekirdek, yabancı güçlerin önce ülkeyi terk etmesi gerektiği gerekçesiyle direnmeyi sürdürüyor. Bağdat ise artık bu bahaneye bir bitiş tarihi koymuş durumda.

Daha güneyde, hava saldırılarıyla yıpranan Husiler ise savaşlarını Yemen'in içine yönlendirdi. Kimse ekseni tek bir darbeyle yenemez. Eksen, her cephenin görevi pahasına kendi varlığını sürdürmeyi tercih etmesiyle parça parça dağılıyor.

gfrtbnyt
Washington'da, ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio'nun katılımıyla, İsrail’in Washington Büyükelçisi Yechiel Leiter, Dışişleri Bakanlığı Kurmay Başkanı Daniel Holler ve Lübnan’ın Washington Büyükelçisi Nada Hamade çerçeve anlaşmasını imzalarken, 26 Haziran 2026 (AFP)

Tahran, aynı haritayı okudu ve verdiği yanıt cenaze oldu. 28 Şubat'ta suikasta kurban giden Ali Hamaney, temmuz ayı başlarında, iki ülkeden geçen altı gün süren bir törenle Meşhed'de toprağa verildi. Naaşı Meşhed'e ulaşmadan önce Necef ve Kerbela'dan geçti.

Rejim, ücretsiz geçişten yararlanmak üzere 1,7 milyon Iraklıyı kayıt altına aldı. Halk Seferberlik Güçleri (Haşdi Şabi) üyeleri, Necef'in dört bir yanına konuşlandı ve Bağdat ulusal tatil ilan etti. Hükümetinin güçleri daha birkaç gün önce Yeşil Bölge'ye baskın düzenlemiş olan Başbakan'ın kendisi de havalimanı pistinde İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan ve ülkesindeki yargı kurumlarının peşinde olduğu milis liderlerinin yanında durdu.

Lübnan'ı yazılı ve imzalı bir anlaşmayla, Suriye'yi ise rejimin çöküşüyle kaybeden Tahran, kaybetmeye tahammülü olmayan tek başkente bağlılığını iki katına çıkardı. Bunu yaparken de hâlâ orada işleyen -türbeler, ziyaret ekonomisi ve ortak inanç ritüelleri gibi- az sayıdaki araca başvuruyor.

Himayecinin silahlarına el konulup varlıkları takibe alındığında, kutsallık son nüfuz kanalına dönüşür. Hamaney’in naaşının Necef'ten geçişi, Şii Hilali’nin son savunması niteliğindeydi.

İleri savunma doktrininin bedeli; ilki bu doktrini barındıran Arap toplumları tarafından, ikincisi petrol gelirleri yabancı milisleri finanse eden İran halkı tarafından olmak üzere iki kez ödendi. Bu esnada İranlıların kendi ücretleri değer kaybetmeye devam etti.

Irak devletinin bu ikili tutumu ikiyüzlülük olarak yorumlanmaya elverişli görünebilir, ancak daha doğru bir ifadeyle bu, yarı yolda takılıp kalmış bir geçiş sürecinden ibaret. Pazartesi günü, ABD Başkanı Donald Trump ile önemli görüşmeler yapmak ve Amerikan ekonomik ve mali kurumlarıyla bazı temaslarda bulunmak üzere resmi bir ziyaret kapsamında üst düzey bir heyetin başında Washington'a giden Zeydi, ağın finansörlerini gözaltına aldıktan iki hafta sonra bu ağın himayecisinin cenazesine katıldı. Çünkü Irak, elinden geldiği yerde egemenliğini uyguluyor, elinden gelmediği yerde ise gözetim ritüellerini yerine getiriyor.

Önemli olan gözaltılardan süreye ve silah teslimine kadar etkili her adımın tek bir yönde ilerlemesi. Washington'ın eli Beyrut'ta arabuluculuk, Bağdat'ta ise baskı ve bir çekilme takvimi şeklinde olmak üzere her iki başkentte de görünür durumda. Ancak her iki durumda da belirleyici eylem ulusal nitelikteydi ve bu da geri dönüşü zorlaştırıyor.

Coğrafyanın ötesinde, liderlik de dağıldı. İleri savunma doktrini üç sac ayağı üzerine kuruluydu ve bunların tümü artık ortadan kalktı. Cepheleri tek bir dava etrafında birleştiren doktrinsel referans noktası, Hamaney ile birlikte öldü. Yerine geçen ‘tartışmalı’ halefi ise süreci DMO’nun oluşturduğu bir kordonun arkasından yönetiyor.

Operasyonel liderlik ise 2020'den bu yana yetim ve ağın uyumunu koruyan otoriteden yoksun varisler tarafından yönetiliyor. Suriye köprüsü de kapandı. Doktrin, kurucusunun ardından yaşayabilir, ancak koşullarının ortadan kalkmasının ardından yaşayamaz.

İran İslam Cumhuriyeti, tüm bunlarla, tarihinde geldiği en zayıf konumla yüzleşiyor. 7 Temmuz'da Tahran'da dolar kuru 1 milyon 754 bin İran riyaline ulaştı. İran riyali bir günde yüzde sekiz değer kaybetti. Bütçe artık kendi kurduğu ağları sürdürülebilir şekilde finanse edecek kapasiteye sahip değil.

fvgbhyju
Tahran'da düzenlenen cenaze törenlerinin ikinci gününde, İran’ın merhum Dini Lideri Ali Hamaney'in tabutunun başında kılınan cenaze namazından bir kare, 5 Temmuz 2026 (AFP)

Rejim içinde ise, İran destekli örgütlerin liderleri, örgütün kendisinin feshedilmesini açıkça tartışmaya başladı. Şii Hilali, savaşı İran'ın uzağında tutmak için tasarlanmıştı. Ancak hilal içindeki en yakın iki başkent, milisler yerine devleti tercih etti ve doktrinin ihraç etmek üzere kurulduğu savaş, şimdi içe dönmeye başladı.

Söylenmesi gereken bir başka gerçek daha var. İran rejimi bunu gizlemek için elinden geleni yapacaktır. İleri savunma doktrininin bedeli; ilki bu doktrini barındıran Arap toplumları tarafından, ikincisi petrol gelirleri yabancı milisleri finanse eden İran halkı tarafından olmak üzere iki kez ödendi. Bu esnada İranlıların kendi ücretleri değer kaybetmeye devam etti. Bugün gücün tekelini yeniden ele geçiren devletler, yorgun düşmüş toplumların, yabancı himayecinin maliyeti korkusundan daha ağır bastığında yaptığını yapıyor.

Ateş çemberi, Tahran'ın düşmanlarını uzak tutmak için inşa edilmişti. Bu çember, Batı'nın vurduğu yerde değil, Beyrut ve Bağdat'ın iki cephe olmaktansa iki devlet olmayı tercih ettiği yerde kırıldı. Bugün ise geriye İran'ın artık finanse edemediği veya sürdüremediği bir dizi yerel savaş ve artık ordunun üstlenemediği rolü üstlenen bir cenaze töreni kaldı.


Deraa’nın Çocukları anlatısında Atıf Necib davası

Şam'da Adalet Sarayı'nda görülen Atıf Necib davası sırasında işkence kurbanlarının fotoğraflarını taşıyan göstericiler, 26 Nisan 2026 (Reuters)
Şam'da Adalet Sarayı'nda görülen Atıf Necib davası sırasında işkence kurbanlarının fotoğraflarını taşıyan göstericiler, 26 Nisan 2026 (Reuters)
TT

Deraa’nın Çocukları anlatısında Atıf Necib davası

Şam'da Adalet Sarayı'nda görülen Atıf Necib davası sırasında işkence kurbanlarının fotoğraflarını taşıyan göstericiler, 26 Nisan 2026 (Reuters)
Şam'da Adalet Sarayı'nda görülen Atıf Necib davası sırasında işkence kurbanlarının fotoğraflarını taşıyan göstericiler, 26 Nisan 2026 (Reuters)

Beşşar Esed rejiminde Siyasi Güvenlik Şubesi başkanlığı yapan Atıf Necib'in yargı karşısına çıkarılmasından bu yana, 2011 martında Deraa'da çocukların gözaltına alınması olayı yeniden gündemin başına oturdu. Etkileri ise askeri boyutlar ile devasa can kayıplarıyla sınırlı kalmayıp bir anlatı savaşına, tarihsel bir söyleme ve bu söylemi sahiplenme hakkına dönüşen 15 yıllık yıkıcı savaşın yaralarını yeniden deşti.

Şarku’l Avsat gazetesi, o dönemde farklı iki olayda gözaltına alınan ve ikisi de bugün genç birer delikanlı olan Nayef Abazid ve Samir Ali es-Siyasine ile görüştü. içlerinden biri, Necib'in yargılandığı davada tanık olarak yer alıyor.

Geçmiş bu kez, "Sıra sana geldi doktor" sözüyle ilk kıvılcımı ateşleyen olayın anlatısını yeniden inşa etmek amacıyla hatırlanıyor. Bu süreç, Esed'in kaçışı ve Suriyelilerin hayatında hâlâ varlığını sürdüren ağır bir ihlaller mirasıyla ve bir dönemin ‘sembolleriyle’ hesaplaşma konusunda geçiş dönemi adaleti kurumlarının kapasitesini gerçek anlamda sınayan bir ceza davasıyla son buldu.