Şarku’l Avsat, Amr Musa’nın kaleme aldığı ‘Arap Birliği Yılları’ kitabından bölümleri yayınlıyor... (4) Musa: İsrail, Arap Girişimi’ni olumsuz karşıladı, çünkü girişim İsrail’i Araplarla müzakereye itiyordu

Amr Musa, Suudi Arabistan Kralı Selman bin Abdulaziz, Prens Suud el-Faysal (Eski Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı) ve Şeyh Abdullah bin Zayed Al Nahyan (Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) Dışişleri ve Uluslararası İşbirliği Bakanı) ile birlikte
Amr Musa, Suudi Arabistan Kralı Selman bin Abdulaziz, Prens Suud el-Faysal (Eski Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı) ve Şeyh Abdullah bin Zayed Al Nahyan (Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) Dışişleri ve Uluslararası İşbirliği Bakanı) ile birlikte
TT

Şarku’l Avsat, Amr Musa’nın kaleme aldığı ‘Arap Birliği Yılları’ kitabından bölümleri yayınlıyor... (4) Musa: İsrail, Arap Girişimi’ni olumsuz karşıladı, çünkü girişim İsrail’i Araplarla müzakereye itiyordu

Amr Musa, Suudi Arabistan Kralı Selman bin Abdulaziz, Prens Suud el-Faysal (Eski Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı) ve Şeyh Abdullah bin Zayed Al Nahyan (Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) Dışişleri ve Uluslararası İşbirliği Bakanı) ile birlikte
Amr Musa, Suudi Arabistan Kralı Selman bin Abdulaziz, Prens Suud el-Faysal (Eski Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı) ve Şeyh Abdullah bin Zayed Al Nahyan (Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) Dışişleri ve Uluslararası İşbirliği Bakanı) ile birlikte

Şarku’l Avsat’ın eski Arap Birliği Genel Sekreteri Amr Musa’nın yakında Daru’ş-Şuruk yayın evi tarafından yayımlanacak olan ve editörlüğünü Halid Ebu Bekir’in üstlendiği ‘Senevatu’l-Camiati’l-Arabiyye’ (Arap Birliği Yılları) adlı kitabının bazı kısımlarını yayınladığı yazı dizisinin dördüncü bölümünde Musa’nın kitabının toplam 66 sayfalık iki bölümünü ayırdığı Filistin meselesi yer alıyor. Musa, söz konusu bölümlerin ilkinde merhum Suudi Arabistan Kralı Abdullah Bin Abdulaziz (o dönem Veliaht Prens’di) tarafından başlatılan ve 2002 yılında Beyrut'taki Arap Birliği Zirvesi’nde kabul edilen Arap Barış Girişimi'ne değinirken ikincisinde Filistin meselesini ele alıyor. Bu bölümde Filistinlilerin Fetih ve Hamas arasında ya da bir başka deyişle Batı Şeria ve Gazze arasında bölünmesinin ve ABD'nin Annapolis kentinde gerçekleştirilen Ortadoğu barış konferansının yanı sıra 2009 yılında İsrail’in Gazze’ye yönelik saldırıları çerçevesinde Arap ülkeleri arasındaki bölünmeyi ve ABD yönetiminin Filistin meselesine dair tutumunu değerlendiriyor.
Musa kitabının bu bölümünde, Arap Barış Girişimi’nin ayrıntılarını ve bazı hükümlerine ilişkin yaşanan bir takım anlaşmazlıkların çözülmesi için yeniden formüle edilmelerindeki rolünü aktarıyor.

Bundan sonrasını Amr Musa şöyle anlatıyor:
İkinci Filistin İntifadası’nın gerçekleştiği dönemde Arap Birliği Genel Sekreterliği görevini üstlendim. İsrail'in uzlaşmazlığı da devam ediyor hatta daha da şiddetleniyordu. Mevcut çıkmaz aynı zamanda ‘Barış Sürecini’ de (kötüleşen Arap-İsrail müzakereleri için ortak kullanılan isimdir. Bu ifadeyi burada anlatımı kolaylaştırmak için kullanıyorum) felce uğratmıştı. Eski ABD Başkanı George W. Bush'un 20 Ocak 2001'de resmen göreve başlamasından aynı yıl 11 Eylül olaylarına kadar, ABD yönetimi İsrail-Filistin çatışmasına yönelik herhangi bir siyasi girişimde bulunmadı. Filistin intifadasını, yalnızca güvenlik önlemleriyle ele alınabilecek bir şiddet durumu olarak değerlendirdi.
ABD’nin 20 Ocak 2001'den 11 Eylül 2001'e kadar Filistin meselesine yönelik genel tutumu böyleydi.  Bush yönetiminin, 2000 Camp David Zirvesi’nde Filistin Devlet Başkanı Yaser Arafat ile havuç politikasının başarılı olamayacağına ve elbette Filistin meselesinin uygun görülen bir vizyonla kontrol altına alınması ve bitirilmesi gerektiğinden Filistinlilere sopa politikası uyguladığı göz önüne alınırsa ABD’nin Filistin’e yönelik tutumunun 11 Eylül olaylarına kadar sabit olduğu görülüyor. Ancak 11 Eylül’den sonra işler değişti.
11 Eylül saldırılarının ardından Amerikan ordusu Afganistan’ın işgali için hazırlıklarını bitirirken, ABD yönetimi, ‘teröre karşı savaşı’ desteklemek için geniş bir uluslararası koalisyonu seferber etmekle meşguldü. Bush, “İsrail'in egemenliğine saygı duyulduğu sürece bağımsız bir Filistin devletinin kurulması her zaman ABD vizyonunun bir parçası olmuştur... Fakat önce Ortadoğu’ya yönelik ‘Mitchell Raporu’na (2000 yılındaki Filistin İntifadası’nın nedenlerini incelemek üzere ABD’li eski Senatör George Mitchell başkanlığındaki bir araştırma komitesi tarafından yayınlanan bir rapor) değinmeliyiz. Senatör Mitchell, dünyanın büyük bir kısmının üzerinde anlaşacağı geçerli bir plan ve Ortadoğu'nun sorunlarını nihai olarak çözmek için gerekli bir yol ortaya koydu. Müzakerelerin yapılabilmesi amacıyla şiddetin azaltılmasını sağlamak için her iki tarafla (Filistinli ve İsrail) çok çalışıyoruz” ifadelerini kullandı.
Bu açıklama aslında Bush’un bağımsız bir Filistin devletinden bahsettiği ilk açıklama oldu. Bu ifadeleri duyar duymaz, bunun yanlış bir operasyona yönelik bir ön çalışma ve hedefleriyle ilgili bir zemine hazırlık olduğunu düşündüm. Çünkü bazı ülkelere savaş açmak üzere olduklarını ve bunun için Arapların ve Müslümanların desteğine ihtiyaç duyduğunu tahmin etmiştim. Bu nedenle, Arap ve Müslüman ülkelerin çoğunluğu için temel sorun olan Filistin meselesi hakkında onlarla flört etmeye çalıştığından şüphe yoktu. Bu açıklamalardan yaklaşık beş gün sonra 7 Ekim 2001'de ABD, Afganistan'a karşı savaş başlattı. Bu da benim tezimi doğruluyordu.

Friedman ve Arap Girişimi’nin doğuşu
New York Times'ın ünlü köşe yazarı Thomas Friedman, 6 Şubat 2002'de ‘Dear Arab League’ (Sevgili Arap Birliği) başlığı altında kaleme aldığı makalede ABD Başkanı George W. Bush'tan Arap liderlere yönelik bir mesaj (Friedman, daha sonra mesajın sahte olduğunu açıkladı)  yayınlandı. Friedman makalede, “Diplomasiyi gerçekten yeniden şekillendirme gücüne sahip olan sizsiniz (Arap liderler), ben değil. İşte bunun nasıl yapılacağına dair tavsiyem: Mart ayında Lübnan'da bir Arap Birliği Zirvesi yapılması planlanıyor. Zirvenin basit bir çözüm sunmasını öneriyorum. Arap Birliği'nin 22 üyesi, İsrail'e, 4 Haziran 1967 sınırlarına tamamen çekilmesi karşılığında onu tam olarak tanınacağını, diplomatik ilişkilerin kurulacağını, normal ticari ilişkilerin ve güvenlik garantilerinin sağlanmasını, yani geri çekilme karşılında 22 Arap devletinin tümüyle tam bir barış yapılmasını teklif etsin” ifadelerine yer verdi.
Friedman, bir hafta geçmeden, o dönem veliaht prens olan merhum Suudi Arabistan Kralı Abdullah bin Abdulaziz ile Riyad yakınlarındaki çiftliğinde görüştü. Amerikalı gazeteci, 28 Mart 2002'de Beyrut zirvesinde 22 Arap ülkesi tarafından ‘Arap Barış Girişimi’ olarak kabul edilmeden önce ‘Prens Abdullah'ın Ortadoğu Barış Girişimi’ olarak bilinen inisiyatifi ilk kez duyurulduğu röportajı gerçekleştirdi.
Friedman'ın mesajının içeriğinin, Mısır Dışişleri Bakanı olduğum son yılım ve Arap Birliği Genel Sekreteri olarak geçen ilk yılım boyunca kendisi (Friedman) ile Davos'ta, her iki tarafın da temel ihtiyaçlarını dikkate alan dengeli bir barışın temellerini atmanın en iyi ve en etkili yollarına dair uzun bir tartışmadan önce oluştuğuna inanıyorum. Friedman bana halen bu görüşmeyi hatırlatır. En son 2019 yılının Ocak ayındaki görüşmemizde bunu bir kez daha yâd ettik. Bu vesileyle, Friedman ile görüşmek isteyenleri, Arap ülkeleri ve İsrail için hak ve yükümlülüklerin dengeli bir şekilde sunulması fikrinin ortak kökeninin ne olduğunu ona sormaları çağrısında bulunuyorum.
Ne var ki Arap ülkeleri tarafında bir çıkış yolu arıyorduk... Ama bize yönelik saldırı, ‘teröristler olarak’ ya da en azından ‘terörün finansörleri olarak’ 11 Eylül olaylarının ardından arttı.  Acı verici veya karşılıklı tavizler vermeden bizi savunmadan çıkaracak diplomatik bir savaşa geçmek gerekiyordu. O zamanlar Suudi Arabistan Veliaht Prensi’nin düşüncesi, ‘al gülüm ver gülüm’ mantığına dayalı sağlam bir düşünceydi.
Veliaht Prens (Kral) Abdullah, kendisine ve önerisine itiraz edilmeden Arap Barış Girişimi’ni başlatacak statüye sahip tek kişiydi. Zira Arap kamuoyu, tüm Arap hükümetleri ve dünya nezdinde büyük bir güvenilirliğe sahipti. Bu nedenle önerisi veya girişimi, tam bir desteği hak eden tarihi bir adımdı.

Suriye ve Lübnan’ın girişime yönelik baskısı
Suriyeliler, Veliaht Prens Abdullah'ın girişiminden rahatsızdı. Çünkü Veliaht Prens girişimini New York Times gazetesinde yayımlanan röportajla duyurmadan önce onlara danışmamıştı. Sanırım Veliaht Prens’in Suriyelilerle ilgili (Mısır Cumhurbaşkanı Enver Sedat meselesindeki) son tecrübesi bu konuda etkili olmuştu. Girişimi açıklamadan önce onu baltalamaya çalışacaklarını düşünerek girişimi formüle etmeden önce onlarla istişare etmemeye veya koordinasyon kurmamaya karar vermiş olabilir. Suriyeliler bu duruma olan öfkelerini açıkça ifade etmeseler de girişimle ilgili görüşmeler sırasında bir takım çabaları oldu. İsrail'in 4 Haziran 1967 sınırlarına çekilmesine karşılığında Arap ülkeleriyle ‘tam normalleşmesi’ ibaresine odaklandılar.
Suriyeliler, ayrıca girişimin yayınlanan detaylarında değinilmeyen Filistinli mülteciler ve dönüş hakları kartını da zekice oyuna sürdüler. Çünkü Filistinlilerin ve ardından Lübnanlıların mülteciler konusundaki hassasiyetinin farkındaydılar. Çünkü Lübnanlı bazı mezheplerin mensupları, çoğunluğunu Sünni Müslümanların oluşturduğu yaklaşık 350 bin Filistinli mültecinin Lübnan'daki demografik dengeyi bozduğuna inanıyorlar.
Beşşar Esed, 3 Mart 2002'de Beyrut'a ilk kez resmi ziyarette bulundu. Bu, bir Suriye devlet başkanının elli yılı aşkın bir süre sonra ilk kez Beyrut’a gerçekleştirdiği resmi bir ziyaret olarak kayıtlara geçti. Esed ve Lübnan Cumhurbaşkanı Emil Lahud, ziyareti sırasında Veliaht Prens Abdullah'ın girişimine açıkça atıfta bulunmadıkları ortak bir açıklama yaptılar.
Ancak açıklamada şu ifadeler yer aldı:
“İsrail ile kapsamlı bir anlaşma, Filistinli mültecilerin evlerine geri dönmelerinin yanı sıra Batı Şeria ve Gazze'deki İsrail yerleşim bölgelerinin kaldırılmasını sağlamalıdır.”
Esed'in Beyrut ziyaretinin ardından Suudiler, girişimin önünü açan resmi açıklamalardan sessiz bir şekilde ‘tam normalleşme’ ifadesini çıkardılar. Bu bağlamda, 10 Mart 2002’de dönemin Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Suud el-Faysal, girişimin, İsrail'e, 1967 sınırlarına çekilmesi karşılığında ‘tam bir barış’ teklif ettiğini belirtti.

2002 Beyrut Zirvesi
Beyrut Zirvesi’nin başlayacağı 27 Mart 2002 sabahı, Veliaht Prens Suud el-Faysal beni kahvaltıya davet etti. Benden sonra Suriye Dışişleri Bakanı Faruk eş-Şara ile randevusu vardı. Fakat Şara erkenden gelmişti. Şara’nın Suud el-Faysal ile yalnız kalmak istediğini fark ettim ve bunu da sağladım. Mülteciler ve normalleşme (veya tanıma) meselesini Suriye-Suudi Arabistan görüşmelerinin sonuna bırakarak girişimin son halini formüle etmeliydim. Faysal ve Şara ile aynı salonda, ancak uzak bir masada oturup metni yazıyordum.  Amacım metni, Şara nezdinde Suriye'nin ve Faysal nezdinde Suudi Arabistan’ın huzurunda yazmak ve sunmaktı.
Beyrut'taki ünlü Phoenicia Hotel'in altıncı katında, VIP misafirlere ayrılan salondaydık. Şara’nın gergin Faysal’ın ise sabrının tükenmekte olduğunu fark ettim.  Beni onlarla bir araya getiren sabahın erken saatlerinde, Suriye’nin desteklediğim tutumunu Veliaht Prens ile konuştuk. Veliaht Prens’e, “Sonuç olarak bu, özellikle Birleşmiş Milletler’in (BM) 1948 tarihli 194 sayılı kararı ile desteklenen Filistinli mülteciler konusunda bir taslak hazırlama meselesidir. Tanıma veya normalleştirme konusu ise şartlı olduğu sürece bunda yanlış bir şey yok” dedim.
Ne var ki Suriye’nin tutumu girişime dahil edildi ve bu da girişimi zayıflatmadı. Suriye'nin başlı başına girişim fikrine karşı olduğunu düşünmüyorum. Ayrıca (Kral) Abdullah ile çatışmamaya dikkat ettiğini de teyit edebilirim. Prens Suud ile Faruk eş-Şara arasındaki görüşmede nihai açıklama ile ilgili bir tartışma yapılırken onlara katıldım. Prens Suud, “Amr Musa bunu üstlenir” dedi.
Ben de hemen hazırlayacağımı ve ikisine de diğer bakanlara sunmadan - belki burada otururken - gösterebileceğimi söyledim ve öyle de oldu. Prens Suud, metni hemen onaylarken, Faruk eş-Şara metni kelimesi kelimesine okudu ve ‘Bu kapsamlı barış çerçevesinde İsrail ile normal ilişkiler kurmak’ yazan paragraftaki ‘normal ilişkiler’ ifadesine takıldı.
Ona, “Ey Ebu Mudar (Faruk eş-Şara), bu kaçındığınız tam normalleşme ifadesinden daha hafif bir ifadedir” dedim ve sustum. Hiçbir yorum yapmadı. Böylece ifadeyi kabul ettiğini düşündüm.
Sonra bana, “Şimdi ne yapmayı düşünüyorsun?” diye sordu.
Ben de “Metni gramer ve düzenleme açısından tekrar gözden geçireceğim ve ardından diğer bakanlara bu konuda bilgi vereceğim.  Ama metni onlara sadece toplantıda dağıtacağım. Yani elimde sadece bir veya iki saat için bir kopya olacak ve sanırım toplantı bir süre ertelenecek” diye yanıt verdim.
Daha sonra Arap Birliği Genel Sekreteri için ayrılan ofise gittim. Zirveye hazırlık için çok sayıda bakanın geldiği ve açılış tarihi yaklaşan zirvenin yapılacağı otelin bir yer altı katında zirve dönem başkanına (Lübnan Cumhurbaşkanı Emil Lahud) tahsis edilen ofisin hemen yanındaydı.  Metnin kopyalarını vermeden isteyen herkese metni gösterdim.
Dönemin Mısır Dışişleri Bakanı Ahmed Mahir es-Seyyid gelişmelere hayret etti. Ona metin hakkında bilgi verdim. Suudi Arabistan ve Suriye dışişleri bakanları onu aralarındaki görüşmeye davet etmediği için yorum yapmadan gitti.
Kofi Annan (dönemin BM Genel Sekreteri) , Javier Solana (dönemin Avrupa Birliği Dışişleri ve Güvenlik Politikaları Yüksek Temsilcisi) ve diğerleri, beni telefonla aradılar. Sanırım metnin bende olduğunu ve bunun tek metin olduğunu söyleyen Prens Suud’u aramışlardı. Bakanlara söylediklerimin aynısını onlara da söyledim.
Ofis Müdürümden (Hişam Bedir) metni İngilizceye çevirmesini, kendisinin yazmasını ve bana teslim etmesini istedim.
Zirve saati yaklaşırken metnin düzenlemelerini, Yaser Arafat'ın Ramallah'taki Mukataa adı verilen karargahından zirveye iletmek istediği bir mesajın yayınlanmasıyla ilgilenmem gerektiğinden Hişam Bedir'e bıraktım. Suriye ve Lübnan mesajın yayınlanmasına karşı çıktı.  Zirvenin başkanlığı da ikna olmadı. Zirvenin veya bazı üyelerinin tutumunun sağlam bir temele dayanmadığını görünce hayal kırıklığına uğradım. Çünkü bu durum İsrail'in Arapların Filistin Devlet Başkanı'na yönelik tavrına alaycı bir şekilde gülmesine neden olmuştu.
Bu konu bana yüzümde net bir şekilde belirgin olan bir hayal kırıklığı ve sıkıntı hissi verdi. Merhum Suudi Arabistan Veliaht Prensi Abdullah, bunu fark etmişti. Elini omzuma koyarak, “Ey Amr, üzüldüğünüzde Asr Suresi'ni (*Asra yemin ederim ki, *İnsan gerçekten ziyandadır. *Ancak iman edip dünya ve âhiret için yararlı işler yapanlar, birbirlerine hakkı tavsiye edenler ve sabrı tavsiye edenler başkadır) okuyun” dedi. Ben de öyle yaptım ve halen de yapıyorum. Allah ona rahmet eylesin. Onu ne kadar çok severdim.

Libya'nın girişime yönelik çekinceleri
Aslında, Beyrut Zirvesi’nin 28 Mart 2002'deki kapanış oturumu, Suriyelilerin ‘tam normalleşme’ ifadesini kaldırılmasında ısrar ettiği Arap Barış Girişimi metnine itiraz etmesi nedeniyle iki buçuk saat ertelendi. Bunun yerine ‘kapsamlı barış’ ifadesi getirildi ve Suriyelilerin zorlu müzakerelerin ardından ancak benimsediği bir formülle metinde ‘normal ilişkiler’ ifadesini kullandım. Arap Barış Girişimi’nin oybirliğiyle onaylanmasının önünde son bir zorluk vardı. O da Libya'nın girişimin üçüncü paragrafına olan itirazıydı.
Libya Dışişleri Bakanı kardeşim Ali Abdusselam Treki yetenekli bir diplomattı. Zirvenin ikinci günü öğleden sonra yapılan dördüncü (kapalı) oturumda söz konusu maddeye Libya’nın itirazını dile getirdi. İtirazı oturum tutanaklarına şöyle geçmiştir:
“Arap-İsrail çatışmasının sona erdiğini ve İsrail ile barış anlaşmasına girildiği belirten üçüncü paragrafa gelince bu, tüm Arap ülkelerini değil, toprakları işgal eden Arap ülkeleri anlamına geliyor sanırım. Kuzey Afrika'daki bir Arap ülkesinin İsrail ile barış anlaşması yapması gerekir mi? Libya'dan bahsetmiyoruz. Daha ziyade şu anda saldırıya uğrayan ve toprakları işgal edilen ülkelerden bahsediyoruz. Suriye, Lübnan,Filistin, Barış anlaşması yapanlar bunlar. Diğer Arap ülkeleri için, bu ne anlama geliyor?  İsrail ile barış anlaşması yapmamın sebebi ne? Metni hazırlayanların, taslağı hazırlayan komitenin ve sayın Genel Sekreteri’n bize İsrail ile kimin anlaşma yapacağını açıklamasını istiyoruz. Barış sürecini toprakları işgal eden ülkeleri mi yoksa tüm Arap ülkelerini mi kapsıyor?”
Birçok ülkenin Libya’nın itiraz ettiği paragraf metnine sadık kalmasının ardından Treki, Libya'nın ‘girişimi desteklediğini ve karşı olmadığını’ vurgulayarak, “Girişimin İsrail'i utandırmayı amaçlayan siyasi bir hamle olduğu konusunda hemfikiriz. Veliaht Prens Abdullah'ın girişiminin yanındayız. Ancak tüm Arapların İsrail ile barış anlaşmaları imzalamasını gerektiren bir metni kabul edemeyiz” ifadelerini kullandı.
Sonra Veliaht Prens Abdullah bin Abdulaziz sözü alarak, “Kardeşim Treki’ye teşekkür ederim. Bu konuda çekinceleri varsa çekimser olmaları kabul edilir” dedi. Sonra girişim oylamaya sunuldu ve Libya, girişime karşı oy kullanmadı, oybirliği ile kabul edildi. Ali Treki'ye Allah rahmet eylesin, samimi bir Arap'tı.

İsrail ve ABD’nin olumsuz tepkisi
İsraillilerden Arap Barış Girişimi’ne olumlu bir yanıt vermelerini beklemiyordum. Çünkü girişim onları Araplarla birlikte Filistin meselesini müzakere etmek gibi hoşlanmadıkları bir konuma, daha önce de kabul etmedikleri bir konuma itiyordu. Dolayısıyla zayıf bir tarafla ‘ikili görüşmeler’ onlar için daha fazla tercih edilen bir yöntemdi. Çünkü Araplarla birlikte herhangi bir şekilde karşı karşıya gelmenin, hatta müzakerenin asla çıkarlarına olmayacağının farkındaydılar.
İsrail'den Arap Barış Girişimi’ne yönelik olumlu bir yanıt beklemememin bir başka sebebi ise daha önce de değindiğim gibi Arap toprakları ve 4 Haziran 1967 sınırlarına çekilme karşılığında formülü yumuşatılmış olsa bile ‘tam normalleşme’ öngörüyor olmasıydı.
Fakat beni asıl şaşırtan, ABD’nin Arap Barış Girişimi’ne ılık bir tepki vermesiydi.  Ayrıca, Avrupalı, Amerikalı ve BM’nin yoğun bir şekilde ısrarcı olduğu nokta, sadece izlemek ve teşvik etmek değil, aynı zamanda girişimin başlatılmasını sağlamaktı.
Öyleyse neden girişime karşı bu soğuk tutum sergilenmişti? Bu, dünyanın girişimi desteklemesi, kabul etmesi ve karşılık vermesi için yaptığı baskıyı kendisine yönelik bir tehdit olarak gören İsrail’in tutumu değil miydi? Sonra İkinci İntifada sırasında şiddetin artmasıyla Arapların barış elini uzatarak ve özel ve ciddi biçimde formüle edilmiş ‘karşılıklı’ tavizler sunarak yeni bir tutum üzerinde fikir birliğine vardığı Arap Birliği Girişimi’ni BM Güvenlik Konseyi'ne (BMGK) sunmak oldukça zorlaştı. Evet, ABD’nin girişime verdiği ilk tepki ılımlıydı. Eski ABD Dışişleri Bakanlığı sözcüsü Richard Boucher bunu sadece ‘önemli ve olumlu bir adım’ olarak nitelemekle yetindi. Birkaç gün sonra da, Dışişleri Bakanı Colin Powell, girişimi ‘önemli bir adım’ olarak tanımlarken (sanki farkında değilmiş gibi!) ancak daha fazla ayrıntıya ihtiyaç olduğunu belirtti.
*Kitabın bölümleri, Daru’ş-Şuruk ile yapılan özel anlaşma ile yayınlanmıştır
*Tüm hakları saklıdır
Amr Musa: Kaddafi, devrimden kurtulduğunu ve Bin Ali’nin ardından düşmeye aday olan ismin Mübarek olduğunu sanıyordu​​​​​​​
Amr Musa: Saddam Hüseyin uluslararası müfettişlere onay verdi, ancak ABD Irak'ta savaşa girme kararını almıştı
Amr Musa: Mübarek, İsmet Abdulmecid’in görevde kalmasını istemedi... 11 Eylül olayları bize karşı beslenen olumsuz duyguları ortaya çıkardı
Musa: Faysal, Muallim’in ‘şeytani’ hayallerine karşı çıktı. Şu an Lübnan’da tanık olduklarımız, Refik Hariri suikastının sonuçlarıdır



Somaliland: Açıklanan ortaklıkların haritası ve bölgesel belirtilerin sınırları

Fotoğraf: Hargeisa'nın güvenlik ve istihbarat ilişkilerinin açıklanan çekirdeğini beş taraf oluşturuyor ve İsrail de bunlardan biri (AFP)
Fotoğraf: Hargeisa'nın güvenlik ve istihbarat ilişkilerinin açıklanan çekirdeğini beş taraf oluşturuyor ve İsrail de bunlardan biri (AFP)
TT

Somaliland: Açıklanan ortaklıkların haritası ve bölgesel belirtilerin sınırları

Fotoğraf: Hargeisa'nın güvenlik ve istihbarat ilişkilerinin açıklanan çekirdeğini beş taraf oluşturuyor ve İsrail de bunlardan biri (AFP)
Fotoğraf: Hargeisa'nın güvenlik ve istihbarat ilişkilerinin açıklanan çekirdeğini beş taraf oluşturuyor ve İsrail de bunlardan biri (AFP)

Amani et-Tavil

Son iki yılda Hargeisa, en az beş güvenlik ve istihbarat çevresinin hesaplarının kesiştiği bir merkez haline geldi. Bunlar yakın komşu Etiyopya, Kızıldeniz limanlarına yönelik Körfez ilgisi, Cibuti’deki üssüne jeopolitik alternatif arayan ABD, sömürge himayesine dayanan İngiliz güvenlik mirası ve son olarak, yakın zamana kadar resmi söylemin bir parçası olmayan, giderek büyüyen bir İsrail varlığı. Son aylarda yayınlanan uluslararası ve bölgesel haberler, sadece ortaklarda bir çeşitlenme değil, aynı zamanda Somaliland'ın uluslararası tanınma konusunda sessiz bir diplomatik rekabetin konusu olmaktan çıkıp, sahadaki gerçeklerin siyasi tanımaya tabi olmak yerine ondan önce geldiği, fiili bir istihbari ve askeri konumlandırma alanına döndüğünü ortaya koyuyor.

Bu bağlamda, Hargeisa'nın güvenlik aygıtının bölgesel ve uluslararası ortaklarıyla geliştirdiği istihbarat ve güvenlik etkileşiminin modelini analiz etmek çok önemli. Bu analiz, bahsedilen etkileşimin açıklanmış çerçevesinden yola çıkmalı. Ardından bu çerçevenin resmi söylemde o kadar öne çıkmayan, ancak tabloya katkıda bulunan son araştırma haberleri ile ne ölçüde örtüştüğünü incelemeli.

Birçok kaynak, Hargeisa'nın güvenlik ve istihbarat ilişkilerinin açıklanan çekirdeğini beş tarafın oluşturduğu konusunda hemfikir. Bunların katılımlarının niteliği, doğrudan istihbarat koordinasyonundan kritik altyapıdaki operasyonel ortaklıklara kadar değişiyor.

Etiyopya hem coğrafi olarak hem de güvenlik açısından Somaliland'ın en yakın bölgesel ortağı olmaya devam ediyor. Doğrudan bir sınır ile Etiyopya için hassas olan denize erişim konusunu paylaşıyorlar. Denize erişim konusu, Addis Ababa'yı Hargeisa ile askeri iş birliği konusunda doğrudan görüşmelere yöneltti. Daha önce bu görüşmeler, Addis Ababa'nın Mogadişu'nun diplomatik baskısı altında geri adım atmasından önce, Aden Körfezi'ndeki 19 kilometrelik bir kıyı şeridi ile ilgili müzakereleri de içeriyordu. Bu konu, açık kaynaklı istihbarat konusunda uzman araştırmacıların, 2025 sonlarından beri aktif olan tedarik yolu Berbera Limanı üzerinden Asosa'daki Etiyopya Savunma Kuvvetleri üssüne askeri sevkiyat akışını tespit etmesiyle yeni bir boyut kazandı. Bu, ortak sınır koordinasyonunu Sudan savaşı ve Hızlı Destek Kuvvetleri’ni (HDK) destekleme yollarıyla bağlantılı daha geniş bir meseleye bağlıyor.

Birleşik Arap Emirlikleri’ne (BAE) gelince, yıllardır Berbera Limanını ve tesislerini idare ederek hayati öneme sahip altyapı konusunda en yakın ortak konumunda bulunuyor. Bu rol, son zamanlarda daha gelişmiş bir savunma boyutuna evrildi. Somaliland Cumhurbaşkanı Abdurrahman Muhammed Abdullahi'nin (Iro) BAE tarafından gönderilen özel bir uçakla Abu Dabi'ye yaptığı ziyaret, BAE'nin bölgenin hava savunmasını güçlendirme çabasına işaret ediyor ve limanlara yapılan ticari yatırımlardan daha derin bir güvenlik ortaklığına doğru kaymayı yansıtıyor.

Fransız basınında yer alan haberler, Berbera Havaalanı pistinin güneyinde, 2025 yılının ekim ayından bu yılın mart ayına kadar kazılan en az 18 hendek de dahil olmak üzere kapsamlı kazı çalışmalarının, yeraltı mühimmat ve yakıt depolama tesislerinin inşasına işaret ettiğini vurguladı. BAE'nin pist iyileştirmeleri, askeri hangarların inşası ve savaş gemilerinin yanaşabileceği bir deniz iskelesi de dahil olmak üzere önceki projelerin yanı sıra bu çalışmaları da gerçekleştiren taraf olduğuna inanılıyor.

Uluslararası düzeyde ise ABD, AFRICOM heyetleri aracılığıyla son aylarda Hargeisa'ya yaptığı ziyaretleri yoğunlaştırdı. Ziyaretlerin en dikkat çekici olanı, ABD Afrika Komutanlığı Komutanı General Dagvin Anderson'ın 1 Aralık 2025'te Berbera Havaalanı pistini ziyaret etmesiydi. Washington, Pekin dışındaki tek Çin askeri üssüne komşu olan Cibuti'deki üssüne jeopolitik bir alternatif bulma arzusunda olduğunu gizlemiyor, zira bu durum Amerikalılar için kabul edilemez. Buna ilave olarak, Cibuti Mayıs 2024'te Husilere karşı operasyonlar için topraklarının kullanılmasına izin vermeyi reddetmişti; Hargeisa ise diplomatik kazanımlar karşılığında bunu göz ardı etmeye hazır. Somaliland'ın, bölgenin bağımsızlığının ABD tarafından tanınması karşılığında, Berbera Limanı ve Afrika'nın en uzun pistlerinden birine sahip olan Berbera Havaalanında Washington'a konuşlanma hakkı teklif ettiği yönünde haberler var. Buna ilave olarak, Kızıldeniz'de seyrüsefere yönelik tehditlerle mücadele amacıyla Tomahawk füzelerinin depolanması olasılığıyla ilgili görüşmeler yapıldığına dair haberler de mevcut.

Londra'nın, yerel polis ve istihbarat gücünü desteklemeye ve sınır yönetimi ile organize suçla mücadele konusunda teknik tavsiyeler sunmaya odaklanan, daha sakin ancak tarihsel olarak uzun süredir devam eden bir koordinasyon yaklaşımını koruduğu söylenebilir. Bu, Washington'un sergilediği gibi yeni bir stratejik hamleden ziyade, İngiltere'nin bölgedeki güvenlik mirasının sürekliliğini yansıtıyor.

Cibuti de daha karmaşık bölgesel hesaplar tarafından yönetilen, düzensiz bir sınır ve istihbarat koordinasyonu yaklaşımını sürdürüyor. Cibuti, özellikle Amerikan askeri varlığına ev sahipliği yapma olasılığından kaynaklanan rekabetin gölgesinde, Somaliland'ın rolünde bölgedeki önemli bir uluslararası askeri ve lojistik merkezi olarak geleneksel konumunu tehdit edebilecek herhangi bir artıştan endişe duyuyor.

Paralel bir gelişme olarak, 2024'ten bu yana İsrail istihbaratı, üst düzey siyasi figürlerle gizli ilişkiler kurarak ve istihbarat şefleri ile Somaliland yetkilileri arasında doğrudan görüşmeler yaparak Somaliland ile sessiz etkileşimini yoğunlaştırmış bulunuyor. Bu süreç, sistematik bir açık belirsizlikle birlikte, bölgenin İsrail tarafından daha sonra tanınmasının diplomatik olarak önünü açtı. Yine bu süreç, İsrail Dışişleri Bakanı'nın 2026 yılının başlarında Hargeisa'ya yaptığı aleni bir ziyaretle doruk noktasına ulaştı. Bu etkileşimin, sembolik normalleşmenin ötesine geçen doğrudan güvenlik ve istihbarat boyutları bulunuyor. CNN'de yayınlanan bir haber, İsrail'in İran'a yönelik kuşatmasını genişletmesine olanak sağlayan gizli bölgesel üsler ağını ortaya çıkardı.

Berbera limanı ve havaalanı, bu sahneye dair herhangi bir analizde özel bir analitik değerlendirmeyi hak ediyor olabilir. Zira artık sadece tek bir tarafça yönetilen altyapı varlıkları olmaktan çıkıp, aynı anda beş veya altı uluslararası ve bölgesel aktörün çıkarlarının fiili kesişim noktası haline geldi. Bunlar; ticari ve askeri BAE yönetimi, Cibuti'ye alternatif olarak ABD’nin kendisine gösterdiği ilgi, İsrail istihbarat varlığı, Berbera-Hargeisa yolu üzerinden bölgedeki Etiyopya çıkarlarına hizmet eden lojistik tedarik yoludur. Dahası, liman ve havaalanı Hargeisa'nın çok yönlü diplomatik tanınmayı güvence altına almak için kullandığı bir pazarlık kozu olarak da değer taşıyorlar.

Tek bir coğrafi konum için yaşanan bu mücadele, bölgenin 1991'deki tek taraflı bağımsızlık ilanından bu yana herhangi bir döneme kıyasla Hargeisa'daki güvenlik ve istihbarat faaliyetlerinde son dönemdeki ivmeyi büyük ölçüde açıklıyor. Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia'dan aktardığı analize göre Berbera artık sadece ticari bir bakış açısıyla yönetilen bir ekonomik varlık değil; çeşitli tarafların rekabet alanı olan jeopolitik bir varlığa dönüştü. Bu taraflardan bazıları bunu Kızıldeniz'deki Husi tehditlerine karşı koymak için kullanırken, kimileri İran'a karşı bölgesel kuşatma stratejisinde, kimileri ise coğrafi olarak uzak ama stratejik olarak bağlantılı başka bir bölgesel savaş olan Sudan savaşı bağlamında bir tedarik hattı olarak kullanıyor.

Elbette, güvenlik ve istihbarat alanındaki bu genişleme, Hargeisa ve Mogadişu arasında bu düzenlemelerin meşruiyeti konusunda artan gerilimden ayrı olarak okunamaz. Ocak ayında Somali kabinesi, ulusal egemenliği korumayı amaçlayan ve Somaliland dahil olmak üzere bölgesel yönetimlerin federal hükümetten önceden izin almadan yabancı taraflarla anlaşma yapmasını yasaklayan bir yasa tasarısını onayladı. Resmî açıklamalarda, merkezi hükümetin yetkisini aşan herhangi bir siyasi veya diplomatik ilişkinin yasal meşruiyetinin olmadığı vurgulandı.

Bu yasal ve siyasi gerilim, Somaliland'ı hassas bir durumda bırakıyor: Sınırları içindeki yabancı istihbarat ve askeri varlık ne kadar derinleşirse, bu varlığı haklı çıkarmak için diplomatik desteğe olan ihtiyacı da o kadar artıyor. Bu durum, BM tarafından tam olarak tanınmayı beklemek yerine (ki bu yakın gelecekte gerçekleşmeyebilir), kısmi veya örtük uluslararası tanımayı (İsrail örneğinde olduğu gibi) güvence altına alma yönündeki artan çabasını açıklıyor.

Uluslararası istihbarat ve askeri varlıktaki bu artışın, Somaliland'ın kendi içindeki kırılgan güvenlik durumuyla eş zamanlı gelmesi çarpıcı bir paradoks. Bölge Las Anod ve Boorama (Awdal bölgesinin başkenti) şehirlerinde huzursuzluklara sahne oldu, bu durum Hargeisa'nın çözülmemiş iç gerilimler arasında artan sayıda dış güvenlik ortaklığını yönetme kapasitesi hakkında soruları gündeme getiriyor. Somaliland'ın konumunu haklı çıkarmak için yerel yetkililer tarafından sunulan güvenilir bir güvenlik ortağı ve çalkantılı bölgede bir “istikrar modeli” imajı ile sahadaki iç kırılganlık gerçeği arasında çelişki bulunuyor. Bu da Somaliland'a Cibuti'ye alternatif bir güvenlik dayanağı veya İran ve Husilere karşı bir istihbarat müttefiki olarak uluslararası ve bölgesel güven duymayı, gerçek bir iç güvenlik krizi senaryosunda henüz test edilmemiş tehlikelerle dolu riskli kumara dönüştürüyor.

Bu dosyanın geleceğine ilişkin herhangi bir stratejik değerlendirmede ortaya çıkan soru, Somaliland'ın yakın gelecekte geniş çapta bir uluslararası tanınırlık kazanıp kazanmayacağı değil, ki Somali ve Afrika'nın devam eden muhalefeti göz önüne alındığında bu pek olası görünmüyor. Asıl soru; Hargeisa'nın, coğrafi konumunu paylaşan ancak aynı nihai stratejik hedefleri mutlaka paylaşmayan taraflar arasında dolaylı bir çatışma alanı haline gelmeden, topraklarındaki bu artan istihbarat rekabetini yönetebilecek kapasitede olup olmadığıdır.

*"Bu analiz Şarku’l Avsat tarafından Independent Arabia'dan çevrilmiştir."


Bağdat’ta ‘silahların devletin elinde toplanması’ sürecinin altını oyma girişimleri… Milis gruplarının silah cephaneliği 2028’e kadar kalacak

13 Eylül 2026 tarihinde Bağdat’ta düzenlenen bir tören sırasında, polis akademisi mezunları Irak Başbakanı Ali ez-Zeydi’nin önünde geçit töreni düzenledi. (Hükümet medya ofisi)
13 Eylül 2026 tarihinde Bağdat’ta düzenlenen bir tören sırasında, polis akademisi mezunları Irak Başbakanı Ali ez-Zeydi’nin önünde geçit töreni düzenledi. (Hükümet medya ofisi)
TT

Bağdat’ta ‘silahların devletin elinde toplanması’ sürecinin altını oyma girişimleri… Milis gruplarının silah cephaneliği 2028’e kadar kalacak

13 Eylül 2026 tarihinde Bağdat’ta düzenlenen bir tören sırasında, polis akademisi mezunları Irak Başbakanı Ali ez-Zeydi’nin önünde geçit töreni düzenledi. (Hükümet medya ofisi)
13 Eylül 2026 tarihinde Bağdat’ta düzenlenen bir tören sırasında, polis akademisi mezunları Irak Başbakanı Ali ez-Zeydi’nin önünde geçit töreni düzenledi. (Hükümet medya ofisi)

Bağdat’ta uzun süren toplantıların ardından iktidar koalisyonundaki liderler, ABD’nin çekilmesinin ardından yapılacak düzenlemeler, özellikle de devlet dışındaki silahların akıbeti konusunda İran yanlısı grupların temsilcileriyle bir uzlaşmaya varabileceklerini düşündü.

Ancak geçtiğimiz perşembe günü Irak’ın güneyinden, İran sınırı yakınlarından Suudi Arabistan’daki petrol tesislerine yönelik saldırıların düzenlenmesinin ardından bu liderler, büyük olasılıkla kendilerini ‘kontrol etmedikleri bir sahnede rol arayan siyasetçiler’ konumunda buldu.

Şarku’l Avsat’a konuşan özel kaynaklar ve yetkililer, son saldırılardan önce grupların İran’ın desteğiyle ‘silahların devletin kontrolünde toplanmasına yönelik planı etkisiz hale getirmeyi başardığını’ belirtti. Kaynaklara göre gruplar, Başbakan Ali ez-Zeydi’yi siyasi açıdan kuşatarak baskı ve uygulama araçlarını elinden aldı.

Bağdat’taki farklı devlet kurumlarında görev yapan yetkililer arasında umutsuzluk giderek artıyor. Yakın zamanda Irak’ı ziyaret eden Amerikalı bir yetkiliyle yaptığı görüşmede üst düzey bir Kürt yetkili, mevcut siyasi sistemi ‘frenleri olmayan, yokuş aşağı hızla ilerleyen eski bir otobüse’ benzetti.

‘Saatli bomba’

Son haftalarda silahların sınırlandırılması için yürütülen müzakerelerde yer alan komitenin üyeleri; eski başbakan Nuri el-Maliki, eski başbakan Muhammed Şiya es-Sudani ve Bedir Örgütü lideri Hadi el-Amiri, en az dört toplantıda saatler süren görüşmeler gerçekleştirerek temelini ‘silah kullanılmaması’ ilkesinin oluşturduğu, ancak ‘silahlardan vazgeçilmemesi’ şartını içeren bir uzlaşmayı müzakere etti.

Kaynaklara göre, bu şeklî formüle rağmen grupların temsilcileri, baş müzakerecilerin itirazı olmaksızın uzlaşmanın içine bir ‘saatli bomba’ yerleştirdi. Buna göre, silahların kullanılmaması konusunda varılacak herhangi bir anlaşma, belirli koşullar altında geçersiz sayılabilecekti. Taraflar ayrıca grupların silahlarını nihai olarak devletin kontrolüne vermeyi kabul etmesine kadar uzanan ve 2028’in başına kadar sürecek bir takvim üzerinde anlaşmaya vardı.

Birçok kişi, Şarku’l Avsat’ın ilk ayrıntılarına ulaştığı bu takvimin, İran Meclis Başkanı Muhammed Bakır Kalibaf’ın Iraklı gruplara ABD ile ‘zaman kazanmaları’ yönündeki yaklaşımının bir yansıması olduğuna inanıyor.

Bu atmosferde, Koordinasyon Çerçevesi’ndeki liderler, aylar süren siyasi durgunluğun ardından yeniden sahaya çıktı. Bu gelişmede, Kalibaf ve geçen ay Bağdat’ı yoğun şekilde ziyaret eden diğer İranlı yetkililerin yürüttüğü İran baskısı etkili oldu. Söz konusu baskının amacı, ABD’nin Ali ez-Zeydi hükümetine verilen benzeri görülmemiş desteğin ardından elde etmeye başladığı kazanımların önüne geçmekti.

dfrgt
Irak Başbakanı Ali ez-Zeydi, Bedir Örgütü lideri Hadi el-Amiri, İmar ve Kalkınma İttifakı Başkanı Muhammed Şiya es-Sudani (Koordinasyon Çerçevesi)

Ali ez-Zeydi hükümetinin kurulmasının ardından Irak’ta ve bölgede, siyasi sistemin en karmaşık dosyalarından birinin çözülebileceğine ilişkin umutlar arttı. Ancak zamanla grupların ‘Bağdat’ta art arda kurulan hükümetleri etkisiz hale getirme konusunda deneyimli’ olduğu ortaya çıktı.

Bağdat’taki güç dengesi değişti. Şii gruplar ve partilerden kişiler, 30 Eylül’ün artık silahların sınırlandırılması için bir tarih olmaktan ziyade ‘grupların zafer günü’ haline geldiğini ifade ediyor. Bu sırada ABD güçleri, Irak Kürt Bölgesel Yönetimi’nin (IKBY) Erbil kentindeki en yakın müttefiklerine dahi hava savunma sistemleri bırakmadan Irak’tan çekilme sürecini hızlandırıyor.

Garantisi olmayan bir zaman çizelgesi

Suudi Arabistan’daki Doğu-Batı petrol boru hattına yönelik saldırıdan yaklaşık bir hafta önce, Koordinasyon Çerçevesi müzakerecileri ile grupların temsilcileri, 2027 sonuna kadar uzanan bir takvim üzerinde anlaşmaya vardı. Şarku’l Avsat’ın ulaştığı taslağa göre, herhangi bir güvence içermeyen anlaşmada Iraklı gruplar, silahlarını teslim etmeden savaşçılarını Halk Seferberlik Güçleri (Haşdi Şabi) bünyesinde tugaylar şeklinde birleştirmeyi taahhüt ediyor. Bu sürecin 30 Eylül’de başlayarak 31 Aralık 2026’ya kadar sürmesi öngörülüyor.

Anlaşmanın ikinci aşamasının 2027’nin başında başlaması ve Türk güçlerinin Irak’tan çekilmesinin takvime bağlanması planlanıyor. Çekilmenin gelecek yıl 1 Temmuz’da tamamlanması hedefleniyor. Üçüncü aşamada ise Haşdi Şabi, Koordinasyon Çerçevesi, gruplar ve hükümetten oluşan dört taraflı bir komite kurulması ve bu komitenin entegrasyon ile Türk güçlerinin çekilmesi sürecinin uygulanmasını 2028’in başına kadar izlemesi öngörülüyor.

Ancak grupların temsilcileri, planı belirli bir şartla kabul etti. Toplantının içeriğine vakıf iki kişinin aktardığına göre, uygulamanın herhangi bir aşamasında İran’a karşı savaşın yeniden başlaması veya Koordinasyon Çerçevesi ya da gruplardan herhangi bir tarafın varoluşsal bir tehditle karşı karşıya kalması halinde anlaşma ‘tek taraflı olarak derhal geçersiz sayılacak’.

Kaynaklardan biri Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, “Gruplar anlaşmanın uygulanacağı aşamalar boyunca yabancı şirketleri ve diğer hedefleri vurmama taahhüdünde bulunuyor” dedi.

axscdfvgbh
Irak Başbakanı Ali ez-Zeydi, Bağdat’ta düzenlenen Koordinasyon Çerçevesi toplantısına katılırken (INA)

Son aylarda Iraklı yetkililer, ABD’deki diplomatik ve istihbarat çevrelerine Bağdat’ın İran tarafından bölgedeki dört başkentte oluşturulan ‘cepheler birliğinden’ çıktığını bildiriyordu. Ancak yetkililer, devlet dışındaki silahlar sorununu çözmek için ‘özel bir muameleye’ ihtiyaç duyduklarını belirtiyordu.

Son anlaşma taslağı dikkate alındığında, grupların bölgesel savaş ile silahların devletin kontrolünde toplanması süreçlerini hâlâ birbirine sıkı şekilde bağlı tuttuğu görülüyor.

Koordinasyon Çerçevesi, ‘direnişçileri’ koruyor

Koordinasyon Çerçevesi’ndeki dört lider ile grupların temsilcileri arasında ‘direnişçilerin korunması’ gerektiği konusunda uzlaşma sağlandı. Toplantıya katılan bir lidere göre, son görüşmede 30 Eylül sonrasının çerçevesini ‘grupların bakış açısıyla’ ortaya koyan anlaşma taslağı hazırlandı.

Adının açıklanmamasını isteyen lider, “Anlaşma, koşullara bağlı olarak gelecek ekim ayının başında ilan edilebilir (...) hiçbir şey garanti değil” dedi.

Bu ayın başında gerçekleştirilen toplantıya, Ensarullah el-Evfiya lideri Haydar el-Garavi ile Ketaib Seyyid eş-Şüheda lideri Ebu Ala el-Velayi’nin yanı sıra Ketaib Hizbullah Genel Sekreteri Ebu Hüseyin el-Hamidavi’yi temsilen bir kişi ve en-Nuceba Hareketi lideri Ekrem el-Kabi’yi temsilen bir başka kişi katıldı. Bu grupların tamamı İran’a yakınlığıyla biliniyor.

Toplantının içeriğine vakıf iki kişinin aktardığına göre, grupların temsilcileri önceliklerini; ‘silahlardan vazgeçmemek ve herhangi bir operasyonun, şeklen dahi olsa, ABD’ye teslim olunuyormuş görüntüsü vermesinden kaçınmak, ancak Amerikalıları Ali ez-Zeydi hükümetine sağlanan desteği kesmeye itecek bir gerilime de yol açmamak’ şeklinde belirledi.

İktidar koalisyonunda görev yapan üst düzey bir siyasi danışman, grupları hükümet karşısında öne çıkaran yeni yaklaşımın, Şii partilerin kulislerinde Amerikalıların da silahların kullanılmaması şartıyla bunların şeklen devletin kontrolünde toplanmasına itiraz etmeyeceğine ilişkin bilgilerin sızmasının ardından güçlü bir ivme kazandığı görüşünde.

Gruplarla yürütülen müzakerelerin sonuç vermeyeceğine ilişkin kanaat giderek güçlenirken, silahların dondurulmasını veya düzenlenmesini güvence altına alacak asgari bir anlaşmanın yapılmasının yeterli olabileceği düşünülüyor. Danışman, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, “Silahların sınırlandırılmasıyla ilgilenen Amerikalıların ve Iraklı yetkililerin içine umutsuzluk sızmaya başladı. Hatta bazıları planın başarıya ulaşması için baskı yapmayı tamamen bıraktı ve grupların oyunlarından duydukları bıkkınlık nedeniyle dosyayı kendi haline bıraktı” dedi.

Ancak Şarku’l Avsat’a konuşan ve adının açıklanmasını istemeyen Iraklı bir yetkili, ABD’nin tutumunun yumuşak olduğu varsayımına karşı uyarıda bulundu. Yetkili, ABD Büyükelçiliği Maslahatgüzarı olarak Steven Fagin’in atanmasıyla eş zamanlı olarak son dönemde bazı mesajların ulaştığını belirtti.

Yetkili, “Özel toplantılarda, Washington’ın grupların elindeki silahları düşman bir devletin cephaneliği olarak değerlendirdiği ve Bağdat’ın bunları elinde tutmasına izin verilemeyeceği, aksine bu silahların imha edilmesi gerektiği yönünde görüşler dile getiriliyor” dedi.

Tarafsız kimse yok

Ali ez-Zeydi, Koordinasyon Çerçevesi ile gruplar arasındaki müzakerelere daha az dahil oldu. İktidar koalisyonundan bir danışmanın ifadesiyle bunun nedeni, ‘müzakere eden tarafın yeterince tarafsız olduğunu düşünmemesi’ olabilir.

Koordinasyon Çerçevesi’nin kısa süre önce Bağdat’ta düzenlediği toplantıda ez-Zeydi, Şii parti liderlerine, “Size karşı açık konuşacağım, gruplarla müzakere eden komite taraflı... Ona güvenmenin doğru bir karar olduğunu düşünmüyorum” dedi.

Ancak ez-Zeydi de silahların devletin kontrolünde toplanması sürecini yavaşlattı. Ez-Zeydi’ye yakın kişiler, onun ‘geçen temmuzun ortasında ABD Başkanı Donald Trump’la görüşmesinin ardından başlattığı sürecin ne kadar gerçeklikten uzak olduğunu fark ettiğini’ belirtti. Buna karşılık üst düzey bir lider, “Komitede deneyimli ve uzman isimler bulunuyor. Üstelik son derece karmaşık bir görev yürütüyorlar; bunu başaramadılar ve başaramayacaklar” dedi.

cvfbg
Irak’taki Halk Seferberlik Güçleri’ne (Haşdi Şabi) bağlı bir devriye (Halk Seferberlik Güçleri internet sitesi)

Bağdat’taki hükümet çevrelerine yakın bir kişinin aktardığına göre, ‘ez-Zeydi biraz geri adım atmaya karar verdi, ancak bunu hesaplı bir şekilde ve projeden vazgeçmeden yapıyor’. Üst düzey bir yetkili de toplantılardan birinde ez-Zeydi’nin şu sözleri söylediğini aktardı: “Çıkmazın tek çözümü, silahlar üzerinde devlet otoritesini tesis etmek.”

Gruplar ile Koordinasyon Çerçevesi liderleri arasında gerçekleştirilen dört toplantıya paralel olarak ez-Zeydi, en-Nuceba Hareketi ve Ketaib Seyyid eş-Şüheda ile ikili görüşmeler yürüttü. Güvenilir kaynaklar, ez-Zeydi’nin silahların bırakılması konusunda makul bir formül karşılığında bu iki gruba ‘sivil ayrıcalıklar’ olarak nitelendirilen bazı imkanlar sunduğunu belirtti.

Milis grupları daha fazlasını talep ediyor

Ancak gruplar bununla yetinmiyor. Gruplardan birinin sorumlusuna yakın bir kişi, grupların ‘hukuki takibata uğramayacaklarına ve üyeleri ile liderlerinin geçmişlerinin incelenmeyeceğine dair güvence aradığını’ belirtti. Aynı kişi, “Herkes bu güvenceleri kimsenin veremeyeceğini biliyor, ancak bunları şart koşmak zaman kazanma sürecinin bir parçası” dedi.

En-Nuceba Hareketi’ne yakın bir kişi ise grupların ‘sivil ayrıcalıkları (burada devlet kurumlarındaki görevler kastediliyor), DEAŞ’la mücadelede oynadıkları rolün doğal bir karşılığı olarak gördüğünü’ söyledi. Aynı kişi, Ketaib Hizbullah’ın hükümetle yürütülen ikili görüşmelerin parçası olmadığını, bunun nedeninin ise ‘daha ağır şartlar öne sürmelerine yol açan derin bir güven krizi’ olduğunu belirtti.

reftbh
Irak’taki Halk Seferberlik Güçleri (Haşdi Şabi) mensupları, 29 Temmuz 2026 tarihinde Basra Operasyon Komutanlığı binası önünde nöbet tutuyor. (Reuters)

Hükümetin grupları bir uzlaşmaya çekme girişimleri büyük ölçüde sonuçsuz kaldı. ABD’li yetkili, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, görüştüğü Iraklıların ‘ez-Zeydi’nin dostları veya müttefikleri olmadan tek başına kaldığını düşündüklerini’ söyledi. Yetkili ayrıca, “Silahların devletin kontrolünde toplanması sürecinin tamamı çıkmaza girdi ve bu durumdan nasıl çıkacaklarını bilmiyorlar” ifadesini kullandı.

ABD’li yetkili, Erbil’deki Kürt yetkiliden de benzer bir umutsuzluk tonu duyduğunu belirterek, “Bağdat’taki hurda otobüsün büyük bir çarpışma sesi çıkaracağı gün gelecek (...) Bağdat’taki kardeşler gruplara fren yaptıramıyor” dedi.


Yemen yönetimi öncelikleri yeniden belirleyerek inisiyatifi ele almaya çalışıyor

Yemen yönetimi öncelikleri yeniden belirleyerek inisiyatifi ele almaya çalışıyor
TT

Yemen yönetimi öncelikleri yeniden belirleyerek inisiyatifi ele almaya çalışıyor

Yemen yönetimi öncelikleri yeniden belirleyerek inisiyatifi ele almaya çalışıyor

Yemen yönetimi, hükümet güçlerinin batı kıyısında geniş bir bölgedeki mevzilerini Husilere kaptırmasının ardından önceliklerini yeniden belirlemeye çalışıyor. Husiler, 3-11 Eylül tarihleri arasında düzenledikleri saldırıda Hays, el-Huha ve el-Muha ile limanını ele geçirerek Kızıldeniz'in güneyindeki Bab el-Mendeb Boğazı, Meyyun Adası ve Yemen'e ait diğer adalara kadar ilerledi.

Yemen yönetimi, güçlerini yeniden organize etmeyi ve yeniden konuşlandırmayı hedeflerken çatışmaların devam edeceğini ve inisiyatifin yeniden ele geçirileceğini vurguluyor. Hükümet kaynakları, bazı askerlerin Marib'e intikal ettiğini ve eş zamanlı olarak yerinden edilenleri karşılamaya yönelik hazırlıkların sürdüğünü belirtti.

Yemen Başkanlık Konseyi üyesi Tarık Salih'in liderliğindeki Ulusal Direniş, İran'ı, Devrim Muhafızları ve bölgedeki müttefikleri aracılığıyla saldırıya doğrudan destek vermek ve operasyonu yönetmekle suçladı. Ulusal Direniş, saldırının Husilerin kıyı boyunca geniş alanları ve mevzileri ele geçirmesiyle sonuçlandığını bildirdi.