Şarku’l Avsat, Amr Musa’nın kaleme aldığı ‘Arap Birliği Yılları’ kitabından bölümleri yayınlıyor... (4) Musa: İsrail, Arap Girişimi’ni olumsuz karşıladı, çünkü girişim İsrail’i Araplarla müzakereye itiyordu

Amr Musa, Suudi Arabistan Kralı Selman bin Abdulaziz, Prens Suud el-Faysal (Eski Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı) ve Şeyh Abdullah bin Zayed Al Nahyan (Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) Dışişleri ve Uluslararası İşbirliği Bakanı) ile birlikte
Amr Musa, Suudi Arabistan Kralı Selman bin Abdulaziz, Prens Suud el-Faysal (Eski Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı) ve Şeyh Abdullah bin Zayed Al Nahyan (Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) Dışişleri ve Uluslararası İşbirliği Bakanı) ile birlikte
TT

Şarku’l Avsat, Amr Musa’nın kaleme aldığı ‘Arap Birliği Yılları’ kitabından bölümleri yayınlıyor... (4) Musa: İsrail, Arap Girişimi’ni olumsuz karşıladı, çünkü girişim İsrail’i Araplarla müzakereye itiyordu

Amr Musa, Suudi Arabistan Kralı Selman bin Abdulaziz, Prens Suud el-Faysal (Eski Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı) ve Şeyh Abdullah bin Zayed Al Nahyan (Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) Dışişleri ve Uluslararası İşbirliği Bakanı) ile birlikte
Amr Musa, Suudi Arabistan Kralı Selman bin Abdulaziz, Prens Suud el-Faysal (Eski Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı) ve Şeyh Abdullah bin Zayed Al Nahyan (Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) Dışişleri ve Uluslararası İşbirliği Bakanı) ile birlikte

Şarku’l Avsat’ın eski Arap Birliği Genel Sekreteri Amr Musa’nın yakında Daru’ş-Şuruk yayın evi tarafından yayımlanacak olan ve editörlüğünü Halid Ebu Bekir’in üstlendiği ‘Senevatu’l-Camiati’l-Arabiyye’ (Arap Birliği Yılları) adlı kitabının bazı kısımlarını yayınladığı yazı dizisinin dördüncü bölümünde Musa’nın kitabının toplam 66 sayfalık iki bölümünü ayırdığı Filistin meselesi yer alıyor. Musa, söz konusu bölümlerin ilkinde merhum Suudi Arabistan Kralı Abdullah Bin Abdulaziz (o dönem Veliaht Prens’di) tarafından başlatılan ve 2002 yılında Beyrut'taki Arap Birliği Zirvesi’nde kabul edilen Arap Barış Girişimi'ne değinirken ikincisinde Filistin meselesini ele alıyor. Bu bölümde Filistinlilerin Fetih ve Hamas arasında ya da bir başka deyişle Batı Şeria ve Gazze arasında bölünmesinin ve ABD'nin Annapolis kentinde gerçekleştirilen Ortadoğu barış konferansının yanı sıra 2009 yılında İsrail’in Gazze’ye yönelik saldırıları çerçevesinde Arap ülkeleri arasındaki bölünmeyi ve ABD yönetiminin Filistin meselesine dair tutumunu değerlendiriyor.
Musa kitabının bu bölümünde, Arap Barış Girişimi’nin ayrıntılarını ve bazı hükümlerine ilişkin yaşanan bir takım anlaşmazlıkların çözülmesi için yeniden formüle edilmelerindeki rolünü aktarıyor.

Bundan sonrasını Amr Musa şöyle anlatıyor:
İkinci Filistin İntifadası’nın gerçekleştiği dönemde Arap Birliği Genel Sekreterliği görevini üstlendim. İsrail'in uzlaşmazlığı da devam ediyor hatta daha da şiddetleniyordu. Mevcut çıkmaz aynı zamanda ‘Barış Sürecini’ de (kötüleşen Arap-İsrail müzakereleri için ortak kullanılan isimdir. Bu ifadeyi burada anlatımı kolaylaştırmak için kullanıyorum) felce uğratmıştı. Eski ABD Başkanı George W. Bush'un 20 Ocak 2001'de resmen göreve başlamasından aynı yıl 11 Eylül olaylarına kadar, ABD yönetimi İsrail-Filistin çatışmasına yönelik herhangi bir siyasi girişimde bulunmadı. Filistin intifadasını, yalnızca güvenlik önlemleriyle ele alınabilecek bir şiddet durumu olarak değerlendirdi.
ABD’nin 20 Ocak 2001'den 11 Eylül 2001'e kadar Filistin meselesine yönelik genel tutumu böyleydi.  Bush yönetiminin, 2000 Camp David Zirvesi’nde Filistin Devlet Başkanı Yaser Arafat ile havuç politikasının başarılı olamayacağına ve elbette Filistin meselesinin uygun görülen bir vizyonla kontrol altına alınması ve bitirilmesi gerektiğinden Filistinlilere sopa politikası uyguladığı göz önüne alınırsa ABD’nin Filistin’e yönelik tutumunun 11 Eylül olaylarına kadar sabit olduğu görülüyor. Ancak 11 Eylül’den sonra işler değişti.
11 Eylül saldırılarının ardından Amerikan ordusu Afganistan’ın işgali için hazırlıklarını bitirirken, ABD yönetimi, ‘teröre karşı savaşı’ desteklemek için geniş bir uluslararası koalisyonu seferber etmekle meşguldü. Bush, “İsrail'in egemenliğine saygı duyulduğu sürece bağımsız bir Filistin devletinin kurulması her zaman ABD vizyonunun bir parçası olmuştur... Fakat önce Ortadoğu’ya yönelik ‘Mitchell Raporu’na (2000 yılındaki Filistin İntifadası’nın nedenlerini incelemek üzere ABD’li eski Senatör George Mitchell başkanlığındaki bir araştırma komitesi tarafından yayınlanan bir rapor) değinmeliyiz. Senatör Mitchell, dünyanın büyük bir kısmının üzerinde anlaşacağı geçerli bir plan ve Ortadoğu'nun sorunlarını nihai olarak çözmek için gerekli bir yol ortaya koydu. Müzakerelerin yapılabilmesi amacıyla şiddetin azaltılmasını sağlamak için her iki tarafla (Filistinli ve İsrail) çok çalışıyoruz” ifadelerini kullandı.
Bu açıklama aslında Bush’un bağımsız bir Filistin devletinden bahsettiği ilk açıklama oldu. Bu ifadeleri duyar duymaz, bunun yanlış bir operasyona yönelik bir ön çalışma ve hedefleriyle ilgili bir zemine hazırlık olduğunu düşündüm. Çünkü bazı ülkelere savaş açmak üzere olduklarını ve bunun için Arapların ve Müslümanların desteğine ihtiyaç duyduğunu tahmin etmiştim. Bu nedenle, Arap ve Müslüman ülkelerin çoğunluğu için temel sorun olan Filistin meselesi hakkında onlarla flört etmeye çalıştığından şüphe yoktu. Bu açıklamalardan yaklaşık beş gün sonra 7 Ekim 2001'de ABD, Afganistan'a karşı savaş başlattı. Bu da benim tezimi doğruluyordu.

Friedman ve Arap Girişimi’nin doğuşu
New York Times'ın ünlü köşe yazarı Thomas Friedman, 6 Şubat 2002'de ‘Dear Arab League’ (Sevgili Arap Birliği) başlığı altında kaleme aldığı makalede ABD Başkanı George W. Bush'tan Arap liderlere yönelik bir mesaj (Friedman, daha sonra mesajın sahte olduğunu açıkladı)  yayınlandı. Friedman makalede, “Diplomasiyi gerçekten yeniden şekillendirme gücüne sahip olan sizsiniz (Arap liderler), ben değil. İşte bunun nasıl yapılacağına dair tavsiyem: Mart ayında Lübnan'da bir Arap Birliği Zirvesi yapılması planlanıyor. Zirvenin basit bir çözüm sunmasını öneriyorum. Arap Birliği'nin 22 üyesi, İsrail'e, 4 Haziran 1967 sınırlarına tamamen çekilmesi karşılığında onu tam olarak tanınacağını, diplomatik ilişkilerin kurulacağını, normal ticari ilişkilerin ve güvenlik garantilerinin sağlanmasını, yani geri çekilme karşılında 22 Arap devletinin tümüyle tam bir barış yapılmasını teklif etsin” ifadelerine yer verdi.
Friedman, bir hafta geçmeden, o dönem veliaht prens olan merhum Suudi Arabistan Kralı Abdullah bin Abdulaziz ile Riyad yakınlarındaki çiftliğinde görüştü. Amerikalı gazeteci, 28 Mart 2002'de Beyrut zirvesinde 22 Arap ülkesi tarafından ‘Arap Barış Girişimi’ olarak kabul edilmeden önce ‘Prens Abdullah'ın Ortadoğu Barış Girişimi’ olarak bilinen inisiyatifi ilk kez duyurulduğu röportajı gerçekleştirdi.
Friedman'ın mesajının içeriğinin, Mısır Dışişleri Bakanı olduğum son yılım ve Arap Birliği Genel Sekreteri olarak geçen ilk yılım boyunca kendisi (Friedman) ile Davos'ta, her iki tarafın da temel ihtiyaçlarını dikkate alan dengeli bir barışın temellerini atmanın en iyi ve en etkili yollarına dair uzun bir tartışmadan önce oluştuğuna inanıyorum. Friedman bana halen bu görüşmeyi hatırlatır. En son 2019 yılının Ocak ayındaki görüşmemizde bunu bir kez daha yâd ettik. Bu vesileyle, Friedman ile görüşmek isteyenleri, Arap ülkeleri ve İsrail için hak ve yükümlülüklerin dengeli bir şekilde sunulması fikrinin ortak kökeninin ne olduğunu ona sormaları çağrısında bulunuyorum.
Ne var ki Arap ülkeleri tarafında bir çıkış yolu arıyorduk... Ama bize yönelik saldırı, ‘teröristler olarak’ ya da en azından ‘terörün finansörleri olarak’ 11 Eylül olaylarının ardından arttı.  Acı verici veya karşılıklı tavizler vermeden bizi savunmadan çıkaracak diplomatik bir savaşa geçmek gerekiyordu. O zamanlar Suudi Arabistan Veliaht Prensi’nin düşüncesi, ‘al gülüm ver gülüm’ mantığına dayalı sağlam bir düşünceydi.
Veliaht Prens (Kral) Abdullah, kendisine ve önerisine itiraz edilmeden Arap Barış Girişimi’ni başlatacak statüye sahip tek kişiydi. Zira Arap kamuoyu, tüm Arap hükümetleri ve dünya nezdinde büyük bir güvenilirliğe sahipti. Bu nedenle önerisi veya girişimi, tam bir desteği hak eden tarihi bir adımdı.

Suriye ve Lübnan’ın girişime yönelik baskısı
Suriyeliler, Veliaht Prens Abdullah'ın girişiminden rahatsızdı. Çünkü Veliaht Prens girişimini New York Times gazetesinde yayımlanan röportajla duyurmadan önce onlara danışmamıştı. Sanırım Veliaht Prens’in Suriyelilerle ilgili (Mısır Cumhurbaşkanı Enver Sedat meselesindeki) son tecrübesi bu konuda etkili olmuştu. Girişimi açıklamadan önce onu baltalamaya çalışacaklarını düşünerek girişimi formüle etmeden önce onlarla istişare etmemeye veya koordinasyon kurmamaya karar vermiş olabilir. Suriyeliler bu duruma olan öfkelerini açıkça ifade etmeseler de girişimle ilgili görüşmeler sırasında bir takım çabaları oldu. İsrail'in 4 Haziran 1967 sınırlarına çekilmesine karşılığında Arap ülkeleriyle ‘tam normalleşmesi’ ibaresine odaklandılar.
Suriyeliler, ayrıca girişimin yayınlanan detaylarında değinilmeyen Filistinli mülteciler ve dönüş hakları kartını da zekice oyuna sürdüler. Çünkü Filistinlilerin ve ardından Lübnanlıların mülteciler konusundaki hassasiyetinin farkındaydılar. Çünkü Lübnanlı bazı mezheplerin mensupları, çoğunluğunu Sünni Müslümanların oluşturduğu yaklaşık 350 bin Filistinli mültecinin Lübnan'daki demografik dengeyi bozduğuna inanıyorlar.
Beşşar Esed, 3 Mart 2002'de Beyrut'a ilk kez resmi ziyarette bulundu. Bu, bir Suriye devlet başkanının elli yılı aşkın bir süre sonra ilk kez Beyrut’a gerçekleştirdiği resmi bir ziyaret olarak kayıtlara geçti. Esed ve Lübnan Cumhurbaşkanı Emil Lahud, ziyareti sırasında Veliaht Prens Abdullah'ın girişimine açıkça atıfta bulunmadıkları ortak bir açıklama yaptılar.
Ancak açıklamada şu ifadeler yer aldı:
“İsrail ile kapsamlı bir anlaşma, Filistinli mültecilerin evlerine geri dönmelerinin yanı sıra Batı Şeria ve Gazze'deki İsrail yerleşim bölgelerinin kaldırılmasını sağlamalıdır.”
Esed'in Beyrut ziyaretinin ardından Suudiler, girişimin önünü açan resmi açıklamalardan sessiz bir şekilde ‘tam normalleşme’ ifadesini çıkardılar. Bu bağlamda, 10 Mart 2002’de dönemin Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Suud el-Faysal, girişimin, İsrail'e, 1967 sınırlarına çekilmesi karşılığında ‘tam bir barış’ teklif ettiğini belirtti.

2002 Beyrut Zirvesi
Beyrut Zirvesi’nin başlayacağı 27 Mart 2002 sabahı, Veliaht Prens Suud el-Faysal beni kahvaltıya davet etti. Benden sonra Suriye Dışişleri Bakanı Faruk eş-Şara ile randevusu vardı. Fakat Şara erkenden gelmişti. Şara’nın Suud el-Faysal ile yalnız kalmak istediğini fark ettim ve bunu da sağladım. Mülteciler ve normalleşme (veya tanıma) meselesini Suriye-Suudi Arabistan görüşmelerinin sonuna bırakarak girişimin son halini formüle etmeliydim. Faysal ve Şara ile aynı salonda, ancak uzak bir masada oturup metni yazıyordum.  Amacım metni, Şara nezdinde Suriye'nin ve Faysal nezdinde Suudi Arabistan’ın huzurunda yazmak ve sunmaktı.
Beyrut'taki ünlü Phoenicia Hotel'in altıncı katında, VIP misafirlere ayrılan salondaydık. Şara’nın gergin Faysal’ın ise sabrının tükenmekte olduğunu fark ettim.  Beni onlarla bir araya getiren sabahın erken saatlerinde, Suriye’nin desteklediğim tutumunu Veliaht Prens ile konuştuk. Veliaht Prens’e, “Sonuç olarak bu, özellikle Birleşmiş Milletler’in (BM) 1948 tarihli 194 sayılı kararı ile desteklenen Filistinli mülteciler konusunda bir taslak hazırlama meselesidir. Tanıma veya normalleştirme konusu ise şartlı olduğu sürece bunda yanlış bir şey yok” dedim.
Ne var ki Suriye’nin tutumu girişime dahil edildi ve bu da girişimi zayıflatmadı. Suriye'nin başlı başına girişim fikrine karşı olduğunu düşünmüyorum. Ayrıca (Kral) Abdullah ile çatışmamaya dikkat ettiğini de teyit edebilirim. Prens Suud ile Faruk eş-Şara arasındaki görüşmede nihai açıklama ile ilgili bir tartışma yapılırken onlara katıldım. Prens Suud, “Amr Musa bunu üstlenir” dedi.
Ben de hemen hazırlayacağımı ve ikisine de diğer bakanlara sunmadan - belki burada otururken - gösterebileceğimi söyledim ve öyle de oldu. Prens Suud, metni hemen onaylarken, Faruk eş-Şara metni kelimesi kelimesine okudu ve ‘Bu kapsamlı barış çerçevesinde İsrail ile normal ilişkiler kurmak’ yazan paragraftaki ‘normal ilişkiler’ ifadesine takıldı.
Ona, “Ey Ebu Mudar (Faruk eş-Şara), bu kaçındığınız tam normalleşme ifadesinden daha hafif bir ifadedir” dedim ve sustum. Hiçbir yorum yapmadı. Böylece ifadeyi kabul ettiğini düşündüm.
Sonra bana, “Şimdi ne yapmayı düşünüyorsun?” diye sordu.
Ben de “Metni gramer ve düzenleme açısından tekrar gözden geçireceğim ve ardından diğer bakanlara bu konuda bilgi vereceğim.  Ama metni onlara sadece toplantıda dağıtacağım. Yani elimde sadece bir veya iki saat için bir kopya olacak ve sanırım toplantı bir süre ertelenecek” diye yanıt verdim.
Daha sonra Arap Birliği Genel Sekreteri için ayrılan ofise gittim. Zirveye hazırlık için çok sayıda bakanın geldiği ve açılış tarihi yaklaşan zirvenin yapılacağı otelin bir yer altı katında zirve dönem başkanına (Lübnan Cumhurbaşkanı Emil Lahud) tahsis edilen ofisin hemen yanındaydı.  Metnin kopyalarını vermeden isteyen herkese metni gösterdim.
Dönemin Mısır Dışişleri Bakanı Ahmed Mahir es-Seyyid gelişmelere hayret etti. Ona metin hakkında bilgi verdim. Suudi Arabistan ve Suriye dışişleri bakanları onu aralarındaki görüşmeye davet etmediği için yorum yapmadan gitti.
Kofi Annan (dönemin BM Genel Sekreteri) , Javier Solana (dönemin Avrupa Birliği Dışişleri ve Güvenlik Politikaları Yüksek Temsilcisi) ve diğerleri, beni telefonla aradılar. Sanırım metnin bende olduğunu ve bunun tek metin olduğunu söyleyen Prens Suud’u aramışlardı. Bakanlara söylediklerimin aynısını onlara da söyledim.
Ofis Müdürümden (Hişam Bedir) metni İngilizceye çevirmesini, kendisinin yazmasını ve bana teslim etmesini istedim.
Zirve saati yaklaşırken metnin düzenlemelerini, Yaser Arafat'ın Ramallah'taki Mukataa adı verilen karargahından zirveye iletmek istediği bir mesajın yayınlanmasıyla ilgilenmem gerektiğinden Hişam Bedir'e bıraktım. Suriye ve Lübnan mesajın yayınlanmasına karşı çıktı.  Zirvenin başkanlığı da ikna olmadı. Zirvenin veya bazı üyelerinin tutumunun sağlam bir temele dayanmadığını görünce hayal kırıklığına uğradım. Çünkü bu durum İsrail'in Arapların Filistin Devlet Başkanı'na yönelik tavrına alaycı bir şekilde gülmesine neden olmuştu.
Bu konu bana yüzümde net bir şekilde belirgin olan bir hayal kırıklığı ve sıkıntı hissi verdi. Merhum Suudi Arabistan Veliaht Prensi Abdullah, bunu fark etmişti. Elini omzuma koyarak, “Ey Amr, üzüldüğünüzde Asr Suresi'ni (*Asra yemin ederim ki, *İnsan gerçekten ziyandadır. *Ancak iman edip dünya ve âhiret için yararlı işler yapanlar, birbirlerine hakkı tavsiye edenler ve sabrı tavsiye edenler başkadır) okuyun” dedi. Ben de öyle yaptım ve halen de yapıyorum. Allah ona rahmet eylesin. Onu ne kadar çok severdim.

Libya'nın girişime yönelik çekinceleri
Aslında, Beyrut Zirvesi’nin 28 Mart 2002'deki kapanış oturumu, Suriyelilerin ‘tam normalleşme’ ifadesini kaldırılmasında ısrar ettiği Arap Barış Girişimi metnine itiraz etmesi nedeniyle iki buçuk saat ertelendi. Bunun yerine ‘kapsamlı barış’ ifadesi getirildi ve Suriyelilerin zorlu müzakerelerin ardından ancak benimsediği bir formülle metinde ‘normal ilişkiler’ ifadesini kullandım. Arap Barış Girişimi’nin oybirliğiyle onaylanmasının önünde son bir zorluk vardı. O da Libya'nın girişimin üçüncü paragrafına olan itirazıydı.
Libya Dışişleri Bakanı kardeşim Ali Abdusselam Treki yetenekli bir diplomattı. Zirvenin ikinci günü öğleden sonra yapılan dördüncü (kapalı) oturumda söz konusu maddeye Libya’nın itirazını dile getirdi. İtirazı oturum tutanaklarına şöyle geçmiştir:
“Arap-İsrail çatışmasının sona erdiğini ve İsrail ile barış anlaşmasına girildiği belirten üçüncü paragrafa gelince bu, tüm Arap ülkelerini değil, toprakları işgal eden Arap ülkeleri anlamına geliyor sanırım. Kuzey Afrika'daki bir Arap ülkesinin İsrail ile barış anlaşması yapması gerekir mi? Libya'dan bahsetmiyoruz. Daha ziyade şu anda saldırıya uğrayan ve toprakları işgal edilen ülkelerden bahsediyoruz. Suriye, Lübnan,Filistin, Barış anlaşması yapanlar bunlar. Diğer Arap ülkeleri için, bu ne anlama geliyor?  İsrail ile barış anlaşması yapmamın sebebi ne? Metni hazırlayanların, taslağı hazırlayan komitenin ve sayın Genel Sekreteri’n bize İsrail ile kimin anlaşma yapacağını açıklamasını istiyoruz. Barış sürecini toprakları işgal eden ülkeleri mi yoksa tüm Arap ülkelerini mi kapsıyor?”
Birçok ülkenin Libya’nın itiraz ettiği paragraf metnine sadık kalmasının ardından Treki, Libya'nın ‘girişimi desteklediğini ve karşı olmadığını’ vurgulayarak, “Girişimin İsrail'i utandırmayı amaçlayan siyasi bir hamle olduğu konusunda hemfikiriz. Veliaht Prens Abdullah'ın girişiminin yanındayız. Ancak tüm Arapların İsrail ile barış anlaşmaları imzalamasını gerektiren bir metni kabul edemeyiz” ifadelerini kullandı.
Sonra Veliaht Prens Abdullah bin Abdulaziz sözü alarak, “Kardeşim Treki’ye teşekkür ederim. Bu konuda çekinceleri varsa çekimser olmaları kabul edilir” dedi. Sonra girişim oylamaya sunuldu ve Libya, girişime karşı oy kullanmadı, oybirliği ile kabul edildi. Ali Treki'ye Allah rahmet eylesin, samimi bir Arap'tı.

İsrail ve ABD’nin olumsuz tepkisi
İsraillilerden Arap Barış Girişimi’ne olumlu bir yanıt vermelerini beklemiyordum. Çünkü girişim onları Araplarla birlikte Filistin meselesini müzakere etmek gibi hoşlanmadıkları bir konuma, daha önce de kabul etmedikleri bir konuma itiyordu. Dolayısıyla zayıf bir tarafla ‘ikili görüşmeler’ onlar için daha fazla tercih edilen bir yöntemdi. Çünkü Araplarla birlikte herhangi bir şekilde karşı karşıya gelmenin, hatta müzakerenin asla çıkarlarına olmayacağının farkındaydılar.
İsrail'den Arap Barış Girişimi’ne yönelik olumlu bir yanıt beklemememin bir başka sebebi ise daha önce de değindiğim gibi Arap toprakları ve 4 Haziran 1967 sınırlarına çekilme karşılığında formülü yumuşatılmış olsa bile ‘tam normalleşme’ öngörüyor olmasıydı.
Fakat beni asıl şaşırtan, ABD’nin Arap Barış Girişimi’ne ılık bir tepki vermesiydi.  Ayrıca, Avrupalı, Amerikalı ve BM’nin yoğun bir şekilde ısrarcı olduğu nokta, sadece izlemek ve teşvik etmek değil, aynı zamanda girişimin başlatılmasını sağlamaktı.
Öyleyse neden girişime karşı bu soğuk tutum sergilenmişti? Bu, dünyanın girişimi desteklemesi, kabul etmesi ve karşılık vermesi için yaptığı baskıyı kendisine yönelik bir tehdit olarak gören İsrail’in tutumu değil miydi? Sonra İkinci İntifada sırasında şiddetin artmasıyla Arapların barış elini uzatarak ve özel ve ciddi biçimde formüle edilmiş ‘karşılıklı’ tavizler sunarak yeni bir tutum üzerinde fikir birliğine vardığı Arap Birliği Girişimi’ni BM Güvenlik Konseyi'ne (BMGK) sunmak oldukça zorlaştı. Evet, ABD’nin girişime verdiği ilk tepki ılımlıydı. Eski ABD Dışişleri Bakanlığı sözcüsü Richard Boucher bunu sadece ‘önemli ve olumlu bir adım’ olarak nitelemekle yetindi. Birkaç gün sonra da, Dışişleri Bakanı Colin Powell, girişimi ‘önemli bir adım’ olarak tanımlarken (sanki farkında değilmiş gibi!) ancak daha fazla ayrıntıya ihtiyaç olduğunu belirtti.
*Kitabın bölümleri, Daru’ş-Şuruk ile yapılan özel anlaşma ile yayınlanmıştır
*Tüm hakları saklıdır
Amr Musa: Kaddafi, devrimden kurtulduğunu ve Bin Ali’nin ardından düşmeye aday olan ismin Mübarek olduğunu sanıyordu​​​​​​​
Amr Musa: Saddam Hüseyin uluslararası müfettişlere onay verdi, ancak ABD Irak'ta savaşa girme kararını almıştı
Amr Musa: Mübarek, İsmet Abdulmecid’in görevde kalmasını istemedi... 11 Eylül olayları bize karşı beslenen olumsuz duyguları ortaya çıkardı
Musa: Faysal, Muallim’in ‘şeytani’ hayallerine karşı çıktı. Şu an Lübnan’da tanık olduklarımız, Refik Hariri suikastının sonuçlarıdır



İran'ın pazarlık hamleleri, Gazze anlaşmasının durgun sularını hareketlendiriyor

Filistinli çocuklar, Gazze Şeridi'nin merkezindeki Bureyc mülteci kampında bir çukurun yanında duruyor (AFP)
Filistinli çocuklar, Gazze Şeridi'nin merkezindeki Bureyc mülteci kampında bir çukurun yanında duruyor (AFP)
TT

İran'ın pazarlık hamleleri, Gazze anlaşmasının durgun sularını hareketlendiriyor

Filistinli çocuklar, Gazze Şeridi'nin merkezindeki Bureyc mülteci kampında bir çukurun yanında duruyor (AFP)
Filistinli çocuklar, Gazze Şeridi'nin merkezindeki Bureyc mülteci kampında bir çukurun yanında duruyor (AFP)

İran ile yaşanan gerilimler ve Gazze ateşkes anlaşmasındaki çıkmaz ortamında, ABD Başkanı Donald Trump ile İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu arasında, önümüzdeki çarşamba gününe ertelenen ve büyük bir merakla beklenen bir görüşme planlanıyor.

Şarku’l Avsat’a konuşan uzmanlar, yapılması planlanan görüşmenin, Gazze ateşkes anlaşmasındaki çıkmazın aşılması karşılığında İran'a yönelik baskının artırılması konusunda pazarlık içerebileceği ihtimalini göz ardı etmiyorlar.

Amerikan haber sitesi Axios'a göre 19 Şubat'ta yapılması planlanan ve ikinci aşamayı ilerletmesi beklenen Gazze "Barış Konseyi" toplantısı öncesinde, Netanyahu'nun ofisi, İran ile müzakereleri görüşmek üzere çarşamba günü Washington'da Trump ile bir araya gelmesinin beklendiğini belirtti. Açıklamada ayrıca, "İran ile yapılacak herhangi bir müzakerenin, balistik füzelerin sınırlandırılmasını ve bölgedeki İran'ın vekillerine verilen desteğin durdurulmasını içermesi gerektiğine inanılıyor" denildi.

Çarşamba günü yapılacak görüşme, ABD Başkanı Trump'ın Ocak 2025'te göreve dönmesinden bu yana Netanyahu ve Trump arasında gerçekleşecek yedinci görüşme olacak.

Mısır Dışişleri Konseyi üyesi ve eski Dışişleri Bakan Yardımcısı Büyükelçi Rakha Ahmed Hassan, Netanyahu'nun "Barış Konseyi" toplantısından önce Washington'a yaptığı ziyaretin zamanlamasının, "özellikle İran ve Gazze konularında, Washington ve Tel Aviv arasında çoğu noktada varılan anlaşma çerçevesinde" pozisyonların koordinasyonunu yansıttığına inanıyor.

Hassan, özellikle Washington'un "İran'a yapılacak bir saldırının kendi çıkarlarına daha büyük zarar vereceğinin farkına vardığı ve bunun Netanyahu için kabul edilemez göründüğü" göz önüne alındığında, iki konunun geleceğiyle ilgili "uzlaşma" olasılığına işaret etti.  

Filistinli siyasi analist Ayman al-Raqab, "uzlaşmanın mümkün olduğunu" ve Trump'ın "İran ve Gazze'nin birbirine bağlı meseleleri konusunda bir koordinasyon sağlamak isteyebileceğini ve birçok Amerikalı elçiyle, en son Steve Wittkoff ile görüşen ve başta uluslararası istikrar gücü, Hamas'ın silahsızlandırılması, yeniden yapılanma ve İsrail'in çekilmesi olmak üzere çetrefilli konuları ele alan Netanyahu ile meseleleri sonuçlandırmak isteyebileceğini" değerlendiriyor.

Gazze Şeridi'nin merkezindeki Nuseyrat mülteci kampında yıkılmış evler (AFP)Gazze Şeridi'nin merkezindeki Nuseyrat mülteci kampında yıkılmış evler (AFP)

Mısır Dışişleri Bakanı Bedr Abdulati ise dün Yunanistan Dışişleri Bakanı Giorgos Gerapetritis ile yaptığı telefon görüşmesinde, "ABD başkanının planının ikinci aşamasının gereklerini yerine getirmek için çalışmanın gerekliliğini" vurgulayarak, "Mısır'ın Barış Konseyi'ne desteğini" belirtti.

Abdulati, "Mısır'ın Gazze Şeridi Yönetimi Ulusal Komitesi'nin çalışmalarına tam desteğini" yineleyerek, bunun nüfusun günlük işlerini yönetmeyi amaçlayan ve Filistin Yönetimi'nin Şeritteki tüm sorumluluklarını yeniden üstlenmesinin yolunu açan geçici bir çerçeve olduğunu ifade etti.

Mısır Dışişleri Bakanı, "ateşkesi izlemek, Gazze Şeridi'ne insani yardım ve kurtarma desteği sağlamaya devam etmek ve erken toparlanma ile yeniden yapılanmanın yolunu açmak için uluslararası bir istikrar gücünün konuşlandırılmasının acil gerekliliğini" vurguladı.

Hassan, "Mısır, Gazze anlaşmasının tam olarak uygulanmasına bağlıdır ve gerek Barış Konseyi ve ona katılımı yoluyla gerekse uluslararası ortaklarla yapılan görüşmeler ve toplantılar yoluyla bu sürecin tamamlanmasını desteklemek için her cephede çalışmaktadır" dedi. Al-Raqab, Gazze anlaşmasının kalan konularının "barış sürecinin ilerlemesi için son derece önemli" olduğunu belirterek, İsrail'in "anlaşmada ilerlemenin önüne çok sayıda engel koyduğunu ve Trump ile Netanyahu arasındaki görüşmenin bu konuda çok önemli olacağını" ifade etti.


Meşal: Hamas silahlarını bırakmayacak ve Gazze’de yabancı yönetimi kabul etmeyecek

Hamas liderlerinden Halid Meşal (Arşiv – Reuters)
Hamas liderlerinden Halid Meşal (Arşiv – Reuters)
TT

Meşal: Hamas silahlarını bırakmayacak ve Gazze’de yabancı yönetimi kabul etmeyecek

Hamas liderlerinden Halid Meşal (Arşiv – Reuters)
Hamas liderlerinden Halid Meşal (Arşiv – Reuters)

Hamas liderlerinden Halid Meşal bugün yaptığı açıklamada, Hamas’ın silahlarını bırakmayacağını ve Gazze Şeridi’nde ‘yabancı bir yönetimi’ kabul etmeyeceğini söyledi. Açıklama, ateşkes anlaşmasının, Hamas’ın silahsızlandırılmasını ve Gazze Şeridi’nin yönetimi için uluslararası bir komite kurulmasını öngören ikinci aşamasının başlamasının ardından geldi.

Hamas’ın yurt dışı sorumlusu ve eski Siyasi Büro Başkanı Meşal, 17. El Cezire Forumu’nda yaptığı konuşmada, “Direnişi, direnişin silahını ve direnişi gerçekleştirenleri suç saymak kabul edilemez” dedi.

Şarku’l Avsat’ın AFP’den aktardığına göre Meşal, “İşgal olduğu sürece direniş vardır. Direniş, işgal altındaki halkların bir hakkıdır; uluslararası hukukun, semavi dinlerin ve milletlerin hafızasının bir parçasıdır ve onunla gurur duyulur” ifadelerini kullandı.

İsrail ile Hamas arasında varılan ateşkes anlaşması, yıkıcı bir savaşın ardından, 10 Ekim’de yürürlüğe girdi. Anlaşma, Birleşmiş Milletler (BM) Güvenlik Konseyi tarafından da desteklenen bir ABD planına dayanıyor.

Anlaşmanın ilk aşaması, 7 Ekim 2023’ten bu yana Gazze Şeridi’nde tutulan rehineler ile İsrail hapishanelerindeki Filistinli mahkûmların takasını, çatışmaların durdurulmasını, İsrail’in Filistin topraklarındaki yerleşim alanlarından çekilmesini ve Gazze Şeridi’ne insani yardımların girişini öngörüyordu.

İkinci aşama ise 26 Ocak’ta Gazze Şeridi’nde son İsrailli rehinenin cansız bedeninin bulunmasının ardından başladı. Bu aşama, Hamas’ın silahsızlandırılmasını, Gazze Şeridi’nin yaklaşık yarısını kontrol eden İsrail ordusunun kademeli olarak çekilmesini ve Gazze’nin güvenliğinin sağlanmasına ve Filistinli polis birimlerinin eğitilmesine yardımcı olmayı amaçlayan uluslararası bir istikrar gücünün konuşlandırılmasını içeriyor.

Plan kapsamında, Gazze Şeridi’nin yönetimini denetlemek üzere ABD Başkanı Donald Trump’ın başkanlığında, çeşitli ülkelerden isimlerin yer aldığı Barış Konseyi oluşturuldu. Ayrıca, Gazze Şeridi’nin günlük işlerini yürütmek üzere Filistinli teknokratlardan oluşan bir komitenin kurulması öngörüldü.

Meşal, Barış Konseyi’ne Gazze Şeridi’nin yeniden inşasını ve yaklaşık 2 milyon 200 bin nüfuslu bölgeye insani yardımların akışını mümkün kılacak ‘dengeli bir yaklaşım’ benimseme çağrısında bulundu. Meşal, aynı zamanda Hamas’ın Filistin topraklarında herhangi bir yabancı yönetimi kabul etmeyeceğini yineledi.

Meşal sözlerini şöyle sürdürdü: “Ulusal sabitelerimize bağlıyız; vesayet mantığını, dış müdahaleyi ve manda yönetimini kabul etmiyoruz… Filistinlileri Filistinliler yönetir. Gazze, Gazze halkınındır; Filistin, Filistinlilerindir. Yabancı bir yönetimi kabul etmeyeceğiz.”

Meşal’e göre bu sorumluluk yalnızca Hamas’a değil, ‘tüm canlı unsurlarıyla Filistin halkının liderliğine’ aittir.

İsrail ve ABD, Hamas’ın silahsızlandırılması ve Gazze Şeridi’nin askerden arındırılmış bir bölge haline getirilmesi talebini sürdürüyor. Hamas ise silahlarını gelecekte kurulabilecek bir Filistin yönetimine devretme ihtimalinden söz ediyor.

İsrailli yetkililer, Hamas’ın Gazze Şeridi’nde yaklaşık 20 bin savaşçıya sahip olduğunu ve hareketin elinde yaklaşık 60 bin kalaşnikof tüfek bulunduğunu öne sürüyor.

Ateşkes anlaşmasında öngörülen uluslararası gücü hangi ülkelerin oluşturacağı ise henüz netlik kazanmış değil.


Libya’da Yüksek Yargı Konseyi, Anayasa Mahkemesi kararlarına karşı muhalefetini artırıyor

BM destekli Libya Yapısal Diyalogunun yönetişim ayağının sonuçlandırıldığı toplantıdan bir kare (UNSMIL)
BM destekli Libya Yapısal Diyalogunun yönetişim ayağının sonuçlandırıldığı toplantıdan bir kare (UNSMIL)
TT

Libya’da Yüksek Yargı Konseyi, Anayasa Mahkemesi kararlarına karşı muhalefetini artırıyor

BM destekli Libya Yapısal Diyalogunun yönetişim ayağının sonuçlandırıldığı toplantıdan bir kare (UNSMIL)
BM destekli Libya Yapısal Diyalogunun yönetişim ayağının sonuçlandırıldığı toplantıdan bir kare (UNSMIL)

Libya Yüksek Yargı Konseyi, Trablus'taki Yüksek Mahkeme Anayasa Dairesi'nin kararlarına karşı tavrını katılaştırarak, ‘yargıyı siyasallaştırma girişimlerine’ karşı sert bir uyarıda bulundu. Konsey, ‘bu hassas aşamada yargıya müdahale etme’ konusunda sert bir uyarıda bulundu. Ülke, yargıya da neredeyse ulaşan kronik siyasi ve askeri bölünmelerden mustarip durumda.

Yüksek Yargı Konseyi’nin bu tutumu, Anayasa Mahkemesi'nin Temsilciler Meclisi tarafından çıkarılan ve Yargı Sistemi Kanunu'nda değişiklikler içeren iki kanunu geçersiz kılma kararının ardından daha da belirginleşti. Bu durum, mevcut Yargı Yüksek Konseyi’nin kurulduğu anayasal dayanağın ortadan kalktığı ve bu kanundan kaynaklanan statüsünü kaybettiği anlamına geliyor. Dolayısıyla, önceki hükümlere uygun olarak yeniden oluşturulması gerekiyor.

Yüksek Yargı Konseyi tarafından cuma akşamı yapılan açıklamada ‘anayasal çevreden’ doğrudan bahsedilmeden yargı alanında yaşananlara, özellikle de bazılarının, kurumu zararlı bir kurum ile değiştirmek için anayasal olarak ilgili olduğunu düşündükleri araçları kullanarak yargının birliğini ve bağımsızlığını zayıflatma girişimlerine ilişkin duyulan üzüntü ifade edildi.

Konsey, bu kişilerin amacının, diğer tüm yetkileri elinden almak suretiyle, yalnızca siyasi ve dar bir kişisel çıkar olarak nitelendirilebilecek hedefleri gerçekleştirmek olduğunu değerlendirdi.

Yargının birliğini korumak, sorumlu davranmak ve ülkenin yararına hizmet etmek için, sonuçsuz kalacak bir fiili durum dayatmaya çalışanların devam eden uzlaşmaz tavırları karşısında bir süre en yüksek disiplin seviyesini uyguladığını da ekleyen Konsey, ülkenin tarihinde hassas ve tehlikeli bir dönemde, birliğin her zamankinden daha fazla ihtiyaç duyulduğu bir zamanda yargıya müdahale etme girişimlerine işaret etti.

fdbfb
Libya Temsilciler Meclisi'nin önceki bir oturumundan bir kare (Libya Temsilciler Meclisi)

Bu gerginlik, Temsilciler Meclisi ile (yargı otoritesini oluşturan üç sütundan biri olan) Devlet Konseyi arasındaki hukuki ve siyasi çatışmanın bir parçası olarak görülüyor. Bu çatışma, siyaset koridorlarından yargının kalbine taşınırken Temsilciler Meclisi, bazı yasal değişikliklerle Yüksek Yargı Konseyi'ni yeniden yapılandırarak yargı üzerinde daha fazla etki sahibi olmaya çalışıyor. Devlet Konseyi bu hamleyi yargının ‘siyasileştirilmesi’ olarak değerlendirdi.

Bu turda, Birleşmiş Milletler (BM) Genel Sekreteri'nin Libya Özel Temsilcisi ve Libya'daki BM Destek Misyonu (UNSMIL) Başkanı Hanna Serwaa Tetteh, bu diyaloğun yeni bir hükümet seçmek için bir organ olmaktan ziyade, Libyalıların kendi ülkelerinin geleceği için kendileri tarafından formüle edilen pratik çözümler geliştirmek amacıyla yürütülen bir ‘Libyalılar arası’ süreç olduğunu teyit etti.

Seçim çerçevesine ilişkin görüşmeler de “6+6” komitesinin kuralları ve danışma komitesinin tavsiyeleri temelinde, mevcut farklılıkların altında yatan garantileri ve siyasi endişeleri anlamaya odaklanarak yürütüldü.

Katılımcı üyeler ise, görüşmelerin genel ilkelerden usul ayrıntılarına doğru ilerlediğini belirttiler. Komisyon Yönetim Kurulu'ndaki boş koltuk krizinin çözülmesinin, gelecekteki seçimlere olan güveni güçlendirmek ve seçimlerin itiraz edilmesini veya kesintiye uğramasını önlemek için temel bir unsur olduğunu vurguladılar.

ert6y
Önceki belediye seçim kampanyasından (Komisyon Yönetim Kurulu)

Turun sonunda üyeler, Berlin Süreci Siyasi Çalışma Grubu'nun büyükelçilerine ve temsilcilerine ana önerilerini sundular. Büyükelçiler ve temsilciler, sürecin mart ayında yeniden başlaması ve uzun vadeli istikrarı sağlayacak ulusal bir vizyon etrafında uzlaşma sağlanmaya devam edilmesi koşuluyla, UNSMIL tarafından kolaylaştırılan yol haritasına destek verdiklerini teyit ettiler.

Yapılandırılmış diyalogun yeni hükümetin seçimi konusunda kararlar alan bir organ olmadığını yineleyen USNMIL, devlet kurumlarını güçlendirmek amacıyla, seçimlere elverişli bir ortam yaratmak ve yönetişim, ekonomi ve güvenlik alanlarındaki en acil sorunları ele almak için pratik önerileri incelemekle ilgilendiğini belirtti. UNSMIL, bunun uzun vadeli çatışmanın nedenlerini ele almak için politika ve yasama önerilerini inceleyerek ve geliştirerek başarılacağının altını çizdi. Ayrıca, yapılandırılmış diyalogun istikrarın önünü açacak ulusal bir vizyon üzerinde uzlaşma sağlamayı amaçlayacağına da dikkati çekti.

Bu gelişme, cumartesi günü Tacura, Sayad ve el-Hashan belediyelerinde ve Tobruk'taki bir oy verme merkezinde, düzenli ve sakin bir atmosferde belediye meclisi seçimleri için oy kullanma işleminin başlamasıyla eş zamanlı gerçekleşti. Komisyon Yönetim Kurulu’nun ana operasyon odası, oy verme sürecinin disiplinli ve organize bir ortamda, önemli bir engel olmadan plana göre ilerlediğini belirtti.

Komisyon, 93 sandık merkezinden oluşan 43 merkezin tamamının açık olduğunu doğruladı. Bu tur, şeffaflığı artırmak ve her türlü sahtekarlık girişimini önlemek amacıyla Tacura belediyesinde elektronik doğrulama teknolojisi (parmak izi) kullanıldı.

u78ı9o
Huri, cumartesi günü belediye seçimlerinde bir oy verme merkezini ziyaret ederken (UNSMIL)

Öte yandan UNSMIL, sorumlu yerel yönetimin kurulmasına katkıda bulunmak için tüm kayıtlı seçmenleri oy kullanmaya çağırırken, misyonun başkan yardımcısı Stephanie Huri, Tacura'daki oy verme merkezlerini ziyaret ederek oy verme sürecini ve elektronik seçmen doğrulama sisteminin kullanımını yerinde gözlemledi.

Bu seçimler, oy vermeyi geciktiren bazı teknik ve hukuki engellerin aşılmasının ardından, Komisyonun ülke çapında belediye meclislerini seçme planını çerçevesinde gerçekleşirken söz konusu plan, son iki yılda uygulanan ve nihai sonuçların kabul edilmesi ve seçilmiş meclislerin oluşturulmasıyla sonuçlanan önceki aşamaların başarısının bir uzantısı olarak değerlendiriliyor.