Almanya Şansölyesi Friedrich Merz, ABD'nin İran ile savaşa net bir çıkış stratejisi olmadan girdiğini ve İran'ın müzakerelerde ABD'yi siyasi olarak “zor durumda bıraktığını” ve stratejik planlamada ondan daha üstün olduğunu açıklayarak Avrupa ile ABD arasındaki anlaşmazlığı alevlendirdi. ABD Başkanı Donald Trump, Alman Şansölyesine sert bir şekilde yanıt vererek, Ukrayna krizini ve ülkesinin zor durumdaki ekonomisini çözmeye odaklanmasının daha iyi olacağını söyledi.
Bu anlaşmazlık sadece Almanya ile sınırlı değil, Başkan Trump'ın İran ile savaşa girme kararını paylaşmadığı diğer AB ülkelerine de uzanıyor. Zira bu ülkeler özellikle Hürmüz Boğazı'nın kapanması ve deniz trafiğinin aksaması sonrasında bu kararın sonuçlarından muzdaripler.
Avrupa-ABD anlaşmazlığı İran savaşı öncesine dayanmasına ve savaşın sona ermesinden sonra da muhtemelen devam edecek olmasına rağmen, İran medyası ve ona bağlı vekillerin yayın organları, Almanya ile ABD arasındaki anlaşmazlığın rejimin ABD-İsrail saldırganlığı karşısındaki direnişinden kaynaklandığını ve rejimin savaştan zaferle çıkacağını varsaydı.
Direniş yanlısı medya kuruluşlarında yayınlanan birçok makale, İran'a karşı ABD-İsrail saldırganlığı ile 1956'da Mısır'a karşı yapılan ve Mısır'ın direnişi, saldırganların yenilgisi ve mevcut dünya düzeninde bir değişimle sona eren üçlü İngiltere-Fransa-İsrail saldırganlığı arasında paralellikler kurdu.
Moral yükseltmeyi ve “direnişi sürdürmeyi” amaçlayan propagandanın ötesinde, sahadaki gerçeklik oldukça farklı. ABD-Avrupa anlaşmazlığı ve NATO'nun olası dağılması, Başkan Trump'ın ülkesini “gereksiz yüklerden” kurtarmak için izlediği hedefler olabilir. Nitekim röportajlarında ve tweetlerinde defalarca ABD'nin artık NATO'yu eskisi gibi finanse etmeyeceğini ve üye devletlerin kendi güvenliklerini koruma maliyetlerine katkılarını artırmaları gerektiğini belirtti.
Öte yandan, İran'ın zafer anlayışı da kusurlu. Altyapı yok edildiğinde, açlık ve yoksunluk yaygınlaştığında, hava sahası ihlal edildiğinde, limanlar abluka altına alındığında ve liderler ile siviller öldürüldüğünde, ne tür bir zaferden bahsedilebilir? Onur ve gurur ne açları doyurur ne de hastaları iyileştirir diye bir söz vardır.
“Ekonomi biliminin babası” olarak kabul edilen filozof ve yazar Adam Smith, “Ulusların Zenginliği” adlı kitabında bir ulusun başarısının halkının refahı ve mutluluğunda yattığını belirtir. İnsanlar yoksulluk, yoksunluk ve verimsizlik içinde kıvranırken bunun gerçekleşmesi imkansızdır; ki İran on yıllardır bu durumda yaşıyor.
Bu nedenle, mevcut savaş, eski başkanı Mihail Gorbaçov'un Afganistan savaşının maliyetinden sonra çöken ekonomi ve “Birlik” olarak devam edememe gerçeğini ortaya koymasından sonraki Sovyetler Birliği'nin durumuna benziyor.
Peki, halkına durumlarının gerçekliğini dürüstçe anlatacak ve İran trajedisine son verecek bir İranlı Gorbaçov var mı?
Bugün İran'ın “yeni bir Gorbaçov”a ihtiyacı olduğundan bahsettiğimizde, bir isimden çok, çok önemli bir tarihi andan ve bu yolun artık sürdürülemez olduğunu söyleme cesaretine sahip bir adamdan bahsediyoruz. Sovyetler Birliği yalnızca dış çatışmalar nedeniyle yıkılmadı; aksine, iç yapısı sessizce çöküyordu ve insanlar her gün geçim kaynakları ve çocuklarının geleceğiyle bunun bedelini ödüyordu. Bugün İran, insanların hayatlarının devam eden çöküş tarafından rehin alındığı ekonomik ve sosyal krizlerin birikmesiyle benzer bir durumla karşı karşıya.
Bizzat devlet medyası tarafından yapılan haberler, trajedinin boyutunu ortaya koyuyor. Gıda fiyatlarındaki yükseliş artık geçici bir sorun değil; aileleri boğan günlük bir krize dönüştü. Tek çocuklu aileler hâlâ zorlukla adapte olmaya çalışıyor, eğlenceden kısıyor, gıda alımlarını azaltıyor ve çocuklarının ihtiyaçları için asgari düzeyde bir yaşam sürdürmeye çalışıyor. Ancak aşırı pahalılık ekmekten süt ve yağa kadar her şeyi yuttuğu için bu aileler bile artık güvende hissetmiyor.
Daha büyük ve daha fazla çocuklu ailelerse gerçek bir felaket yaşıyor. Gıda fiyatlarındaki her artış, hane halkı bütçesinin daha da çökmesi anlamına geliyor. Süt fiyatındaki artış sadece daha az süt almak anlamına gelmiyor; birçok çocuğun günlük beslenmesinden mahrum kalması anlamına geliyor. Zamanla, çocuğun kendisi enflasyonun doğrudan kurbanı oluyor. Ekonominin ne demek olduğunu bilmiyor, ancak açlığı ve yoksunluğu hissediyor.
Bu sadece bugünü değil, bütün geleceği de tehlikeye atıyor. Bir nesil yetersiz beslenme, yetersiz sağlık hizmeti ve psikolojik istikrarsızlıkla büyüdüğünde, devlet bunun bedelini gelecek on yıllar boyunca öder.
Bu durumun özünde, devletin çalışanlarının maaşlarını bile ödeyememesi yatıyor. Kamu sektörü çalışanları bir aydan fazla süredir maaşlarını alamadı ve yakın zamanda ödeme yapılacağına dair tekrarlanan vaatlerin ardından, kendilerine üç haftalık bir gecikme daha olacağı bildirildi. Bu sadece idari bir gecikme değil; devletin kendisinin ciddi bir mali krizden muzdarip olduğunun açık bir göstergesi. Yiyecek veya ilaç almak için maaşını bekleyen bir çalışan sadece zorluk çekmiyor; hükümetin tüm kurumlarına olan güvenini zedeleyen günlük bir aşağılanmaya katlanıyor.
Bu çöküşe rağmen, İran rejimi yaklaşımını yeniden gözden geçirme isteği göstermiyor; bunun yerine giderek daha acımasız ve barbar bir hale geliyor. Reformlara kapı açmak yerine, baskı ve infaz çemberini genişletiyor. Başarısızlıklarını kabul etmek yerine, dış çatışmalara ve güvenlik projelerine harcamalarını ikiye katlıyor. Sanki rejim, hayatta kalmasını insanları açlıktan kurtarmakta değil, daha sıkı bir demir yumrukla kontrol etmekte görüyor.
Bu nedenle; bugünkü İran'ın, Sovyet deneyimini birebir tekrarlamak için değil, inkâr duvarını yıkmak için bir Gorbaçov'a ihtiyacı var gibi görünüyor. İran, bu yolda devam etmenin ülkeyi daha da büyük bir patlamaya doğru iteceğini anlayan bir liderliğe ihtiyaç duyuyor. Bir lokma ekmek günlük mücadele haline geldiğinde, çalışanın maaşı ertelenmiş bir vaat olduğunda ve çocuklar umut yerine yoksunluk içinde büyüdüğünde, o zaman değişim siyasi bir seçenek olmaktan çıkar, varoluşsal bir zorunluluk haline gelir.