Abdulmunim Said
Kahire’de Mısır Gazeteciler İdaresi Meclisi Başkanı ve Kahire Bölgesel Strateji Çalışma Merkezi Yönetim Müdürü
TT

Yeni Arap bölgesel düzeni mi?

Yaklaşık 45 yıl önce, “Arap Bölgesel Düzeni: Arap Siyasi İlişkileri Üzerine Bir Çalışma” adlı bir kitap yayınlandı. Bu kitap sadece Arap devletleri arasındaki ilişkileri incelemekle kalmayıp, aynı zamanda onları, bölgeselciliği dünyayı ve etkileşimlerini incelemek ve anlamak için bir çerçeve olarak gören küresel “bölgesel düşünce” bağlamına da yerleştiriyordu. Kitap, Arap Birliği Çalışmaları Merkezi tarafından yayınlandı ve Profesörler Ali el-Din Hilal ve Cemil Matar tarafından yazıldı. Her ikisi de, Merkez ile birlikte, Arapları birbirine bağlayan bağları, tarihsel olarak güçlü devletlere yakınlıkla karakterize edilen “Ortadoğu bölgesel düzeni” çerçevesinde bu bağların farklılıklarını ele alanlar arasındaydı. Özünde, Arap bölgesi içindeki ve devletleri arasındaki ilişkiler, bunları çevreleyen çerçeve, iyi ilişkiler dönemleri veya gerilim, çatışma ve çekişme dönemleri açısından önemli ölçüde değişmedi. Dönüm noktası niteliğinde dönemler de vardı ve bunların belki de en önemlisi, Arap bölgesinde ve komşularıyla ilişkilerinde karışıklık ve kargaşa yaratan “Arap Baharı” olarak adlandırılan dönemdi. Bu durum, bölgesel projeler ortaya çıkardı; örneğin İran “ileri savunma” ve bağlantılı milis güçlerine, yerleşime ve organize genişlemeye dayanan bir proje benimsedi. Bu, İsrail'in Filistin’deki Batı Şeria ile Lübnan ve Suriye sınırlarında yaptıklarına oldukça benziyordu. Türkiye ise Kürt sorununu hem Irak hem de Suriye'ye açılan ve silahlı müdahale gerektiren bir kapı olarak kullanmıştı.

Bir yanda ABD ve İsrail, diğer yanda İran arasındaki mevcut savaş, çeşitli şekillerde, hedeflerine ulaşmak için her türlü silah ve gücü kullanmaktan çekinmeyen farklı ülkelerin siyasi, ekonomik ve stratejik projelerini yansıtıyor. Buradaki tehlike, güvenlik açısından kırılgan bir bölgede bölgesel güvenliğin devam eden bir süreç olması, bu güvenliğin temel taşı olan devletin varlığının yok olması veya köklü devletlerde bile ciddi tehlikelere maruz kalıyor olması gerçeğinde yatıyor. Gerçek şu ki, uluslararası ve bölgesel ittifaklar ve koalisyonlar, devletler arasındaki anlaşmazlıkların veya çelişkilerin bitmesi anlamına gelmez. Aksine, siyasi iş birliğine girmelerini ve gerektiğinde herkesin yararına askeri güç kullanmalarını zorunlu kılacak kadar ortak zorluklar olduğunu gösterirler. Ne yazık ki, bu sistemi stratejik bir çerçeveye oturtmak için çok az çaba sarf edildi. Yine ne yazık ki kurumsal olarak hedefleri belirleme, öncelikleri tanımlama ve politikalar formüle etme konusunda yetersiz kalındı. Daha da üzücü olanıysa, savunucularının açıkça deklare ettikleri projeleri ve meydan okumaları takip etme konusundaki yetersizliktir. Nitekim İsrail bölgeyi (Ortadoğu) yeniden şekillendirme niyetlerini açıkça dilendiriyor. İran’ın projesi ise kendi önceliklerini takip etmek veya iç savaşla karşı karşıya kalmak arasında seçim yapmaya zorlayacak şekilde Arap devletinin doğasını değiştirmeye odaklanıyor.

Mevcut savaşın patlak vermesi şaşırtıcı değildi, bir aşamadan diğerine geçiş yaparak gelişmesi de öyle. Her şey, milis güçlerinin olmadığı, iç savaş yaşamayan, ulusal bir kalkınma ve ilerleme projesine sahip, bu zorluklarla yüzleşme sorumluluğunu taşıyan Arap devletlerinden oluşan bir Arap sisteminin önemini gösteriyordu. Yaşanan şey, hem şaşkınlık hem de hayret duygusuydu; bu da doğrudan Gazze örneğinde uluslararası ve insani hukukun kınanmasına ve diğer durumlarda da diğer Arap ve İslam devletlerinin yardım sunmadaki eylemsizlikleri nedeniyle suçlanmasına neden oldu. Bölgedeki Arap olmayan taraflarla bölgesel güvenliği inşa eden ve hem barış hem de savaş zamanlarında etkili müzakereler için gerekli güç dengesini sağlayan bir ortamda Arap bölgesi için bir “Arap projesi” var olmalıdır.

Bunun için bana göre, öncelikle Körfez ülkeleri, Mısır, Ürdün, Fas, Cezayir ve Tunus ile birlikte, İran veya İsrail'den kaynaklanan acil meydan okumalar konusundaki bilgilerini derinleştirmelidirler. İkinci olarak, her devletin ulusal çıkarları tarafından belirlenen birleşik bir çerçeve içinde bir araya getirilmiş diplomatik, medyatik, ekonomik ve askeri unsurları kapsayan bir strateji geliştirmelidirler. İran-Irak Savaşı'nın başlamasından bu yana Arap deneyiminin özü, bazılarının daha önce bu düzeyde şiddet yaşamadığı, Filistin gibi diğerlerinin ise on yıllardır bu şiddetle karşı karşıya kaldığı Arap bölgesinde, hem İran'ın hem de İsrail'in şiddet ve yıkımda kabul edilebilir sınırları aştığıdır.