Kifah Mahmud
TT

Ötekini kabul etmek ve Ortadoğu'da devlet inşası

Toplumların olgunluğu, anayasalarının sayısı veya siyasi partilerinin çokluğuyla değil, ötekini anavatan içinde eşit bir ortak olarak tanıyabilmeleri ile ölçülür. Anayasalar kolayca yazılabilir, ancak gerçek zorluk, onları kamusal davranışı yöneten bir sosyal kültüre dönüştürebilmektir. Ortadoğu'nun ikilemi burada başlar, zira kültürden önce kurumlar tesis edildi. Bu sebeple birçok deneyimde, demokrasi, hâlâ kabileciliğe ve alt kimliklere esir bir sosyal zihniyete sahip modern bir beden gibi göründü. Geçtiğimiz yüzyıl boyunca, bölge milliyetçilik ve sosyalizmden, siyasi İslam ve ardından çok partili sistemlere ve modern anayasalara geçiş yaptı. Bu çeşitliliğe rağmen, şu temel soru varlığını korudu: Anayasaların bolluğuna, sayısız seçime ve değişen rejimlere rağmen devlet inşası projeleri neden başarısız oldu?

Cevabın önemli bir kısmı, ötekini kabul etmenin yerleşik bir kültür haline gelmemesi, aksine iktidarın doğasına ve dengelerine bağlı kalması gerçeğinde yatıyor. Dini açıdan farklı olan biri kabul edilebilir ancak etnik kökeni nedeniyle reddedilebilir, etnik kökeni nedeniyle kabul edilebilir ancak mezhebi nedeniyle dışlanabilir veya iktidarın söylemiyle uyumlu olduğu sürece kendisine hakları verilirken, karşı çıktığı zaman dışlanabilir. Böylece vatandaşlık, sabit bir değer değil, akışkan bir kavram haline geldi. Burada, 1958'te başlayan Irak deneyimi bu karmaşıklığın açık bir örneği olarak öne çıkıyor. Çeşitli rejimler ve sloganlar birbirini izledi ve ardından 2003'ten sonra Irak geniş bir siyasi ve anayasal çoğulculuk evresine girdi. Ne var ki bu kurumsal dönüşüm, mezhepçilik, etnik köken ve aşiretçilik siyasi davranışı şekillendiren etkili güçler olmayı sürdürdükleri için siyasi kültürde benzer bir dönüşüm ile sonuçlanmadı. Birçok durumda, siyasi partiler kapsayıcı ulusal kurumlar olmaktan ziyade sosyal kimliklerin uzantıları haline geldi.

1979'dan sonraki İran'a gelince, biçim olarak farklı bir yol izledi, ancak sonuç kısmında Irak ile buluştu. Rejim açık bir ideolojik çerçeve üzerine kuruldu. Siyasi çoğulculuk, bu çerçevenin sınırlarıyla kısıtlandı; bu da, sınırları içinde olduğu müddetçe ötekini kabul etmeyi mümkün kılarken, sınırları dışında kabul etmeyi zorlaştırdı. Dolayısıyla, araçlar farklıydı, ancak zorluk aynı olmayı sürdürdü: Henüz kapsayıcı vatandaşlık kavramını benimsememiş bir toplumda modern bir devlet nasıl inşa edilebilir?

Bu sorun, bu iki modelle sınırlı değil, bölgedeki çoğu ülkeye yayılıyor; burada rejimler vatandaşlığı eşit haklar temeline dayandırmak yerine kendi ulusal, dini veya siyasi kimliklerine göre yeniden tanımladılar. Böylece tüm deneyimlerde modern devlet eksik bir proje olarak kaldı. Bunun nedeni de toplumun kendisinin birincil bağlılıklarla olan ilişkisini çözememiş olmasıydı. İbn Haldun, asabiyeti devletlerin yükseliş ve düşüşünün temeli olarak görerek, bağlılıkları şekillendirmede yasadan önce gelen bir bağ olarak tanımlayarak, bu sorunun kökenlerine ilk işaret eden kişi olabilir. Yüzyıllar sonra, Ali el-Verdi, Bedevi değerleri ile modern devletin gereklilikleri arasındaki çatışma perspektifinden toplumu yeniden yorumlayarak, siyasi sistemlerin değiştirilmesinin mutlaka sosyal yapının değiştirilmesi anlamına gelmediğini açıklamıştı.

Modern siyasi düşüncede Tocqueville, demokrasinin sadece bir seçim sandığı olmadığını, eşitlik ve farklılıklara saygıya dayalı bir yurttaşlık kültürü olduğunu savunur. Huntington ise, siyasi modernleşme sosyal modernleşmeden önce geldiğinde, kurumlar onları koruyan değerler şekillenmeden önce ithal edildiğinde doğan tehlikeli bir boşluğa karşı uyarıda bulunur. Burada, Doğu Asya deneyimleri önemli bilgiler sunuyor; Japonya, Güney Kore ve Singapur, çok partili sistemlerle değil, eğitim, kurumsal disiplin ve insani gelişim ile başlamış, siyasi katılım daha sonra uzun bir sosyal ve ekonomik evrim döneminin uzantısı olarak genişlemiştir.

Benzer şekilde, Körfez Arap devletleri, Batılı parti modelini kopyalamayan, bunun yerine kendi gelişim ve yönetim yollarını inşa eden farklı deneyimler geliştirdiler. Bu yollar, devletin meşruiyetini istikrarı, kalkınmayı, yaşam kalitesini iyileştirmeyi ve katılımı kademeli olarak genişletmeyi başarabilmeye bağladı. Bu deneyimler, sistemlerin başarısının benzerlikleriyle değil, çevrelerine uyum sağlama ve istikrar, kalkınma ve katılım arasında denge kurma yetenekleriyle ölçüldüğünü gösterdi.

Buna karşılık, diğer Arap deneyimleri, sosyal olarak bölünmüş ortamlarda parti modelinin kopyalanmasının mutlaka demokrasinin pekişmesini sağlamadığını gösterdi. Aksine, bazen alt ulusal kimliklerin yerleşmesine ve partilerin mezhepçiliğin ve aşiretçiliğin kollarına dönüşmesine katkıda bulundu. Bu ise mezhepsel kotalara dayalı güç paylaşımına, devletin verimliliğinde düşüşe ve geniş çaplı yolsuzluğa neden oldu, hatta bazı durumlarda seçimler, bölünmeleri aşmak yerine yeniden üretme aracına dönüştü. Bu, demokrasinin reddedilmesi veya tek bir alternatif modelin sunulması gerektiği anlamına gelmiyor, aksine, bu durum siyasi sistemlerin tek bir standartla ölçülemeyeceğini ve başarılarının sosyal çevreyle uyumluluklarına ve onu kademeli olarak geliştirme yeteneklerine bağlı olduğunu vurguluyor. Sorun demokrasinin kendisinde değil, paralel bir sosyal inşa aşamasından geçmeden hazır bir paket olarak aktarılabileceği varsayımında yatıyor. Bölgenin deneyimleri, rejimleri değiştirmenin toplumları değiştirmekten daha kolay olduğunu ve kültürel dönüşüm olmadan siyasi dönüşümün eksik kaldığını gösteriyor. Bu nedenle çeşitli entelektüel projeler başarısız oldu, çünkü vatandaş ile devlet arasındaki ilişki yeterince yeniden formüle edilmemişti.

Sonuç olarak, Ortadoğu'da devlet inşasının bireyi inşa etmekle başladığı söylenebilir. Başkalarını kabul etmek demokrasinin bir sonucu değil, başarısının bir ön koşuludur. Vatandaşlık eğitimde, kültürde ve davranışta sağlam bir şekilde yerleşmiş bir değer haline geldiğinde, siyasi sistemin biçimi evrimleşebilir hale gelir. Ancak, bunun yokluğunda, en iyi anayasalar bile istikrarlı bir devlet kurmaktan aciz kalacaktır; çünkü devlet yalnızca metinlerle değil, içinde yaşaması beklenenlerin bilinciyle kurulur.