Kifah Mahmud
TT

Gri savaşlar: Yönetilen kan kaybı ve planlı ölüm

Dünyamızda savaşların patlak vermesi yeni bir şey değil; insanlık tarihin başlangıcından beri tam bir barışı tatmadı. Yeni olan, savaşın yavaşça nefes almayı, sessizce öldürmeyi, felaketi rutine, öldürmeyi ise kimsenin bitirmediği akşam haber bültenlerindeki önemsiz bir habere dönüştürmeyi öğrenmiş olmasıdır. İşte gri savaş budur; dünyayı ateşe veren ve sonra hemen sönen yıldırım savaşları değil, keskin renklerini kaybedene ve alışkanlık sisinde eriyene kadar genişleyen çatışmalardır. Kutlanan bir zafer veya kabul edilen bir yenilgiyle sona ermezler, aksine herkesin tedavi masrafını üstlenmektense görmezden gelmeyi tercih ettiği kronik bir yara olarak var olmaya devam ederler.

Amerika Birleşik Devletleri Vietnam'a savaş açtığında, dünya sanki medeniyetler arasında belirleyici bir çatışmayla karşı karşıya görünüyordu. Ancak 15 yıllık bir cehennemden, 56 bin Amerikan askerinin öldürülmesinden ve 2 milyon Vietnamlının savaşın ateşinde ve napalm bombaları ile can vermesinin ardından, çıkarılan ders askeri olmaktan çok idariydi; Washington, içeride kamuoyundaki popülaritesini kaybetmeden uzun bir savaşı nasıl yöneteceğini öğrendi. Benzer şekilde, 1948'den günümüze kadar aralıklı olarak süren Arap-İsrail çatışması, ateşkesler ve intifadalarla kesintiye uğrayan, ancak her seferinde cehenneme geri dönülen bir savaştır. Ne gerçek bir barışla ne de kesin bir askeri zaferle sona erdi. Bunun yerine, nesiller boyu kurbanların gölgesinde yaşadığı, dondurulan bir savaşın sağlam bir modeline dönüştü. Ardından, bu denklemi en karanlık biçimde pekiştiren İran-Irak Savaşı geldi. Sekiz yıl bir milyon canı yuttu. Ancak dünya, savaşın kanlı ritmine hızla uyum sağladı ve istatistikleri manşetlerden Birleşmiş Milletler salonlarında fısıltılarla tartışılan rutin konulara dönüştürdü. Irak’ın Kürdistan bölgesinde de durum farklı değildi; yüzlerce köy gaz ve bombalarla yerle bir edildi ve bu saldırı hızla unutulan, göstermelik ve protokole dayalı itirazlarla karşılandı. Sonra Ruanda’da yaşananlar geldi; 100 gün boyunca palalar ve kurşunlarla 800 bin can ve hayat alındı. Müdahale etme gücüne sahip olmasına rağmen iradesi olmayan uluslararası toplum tarafından hesaplı bir sessizlikle karşılandı. Yıllardır süren Sudan savaşına gelince, milyonlarca insanın yerinden edilmesine ve sivillerin hayatlarına mal olmaya devam ediyor, ancak daha dikkat çekici bir yerde alevler sönene kadar, büyük medya kuruluşlarının dikkatinden neredeyse tamamen uzak kalıyor, ancak o zaman ve nihayet birilerinin dikkatini çekiyor.

Tüm bu savaşlar, keskin kırmızıdan uyuşuk griye geçişin sadece medyadaki baskının doğal bir sonucu olmadığını, aksine kasıtlı bir strateji olduğunu ortaya koyuyor. Washington, Moskova, Pekin, Londra ve Paris gibi büyük güçler, on yıllar boyunca vekalet savaşlarını yönetme ve kendi çıkarlarına hizmet edecek şekilde gerilimlerin çıtasını hassas bir şekilde kontrol etme konusunda şaşırtıcı bir yetenek geliştirdiler. Rusya-Ukrayna savaşı buna yakın bir örnektir; benzeri görülmemiş bir tantanayla patlak verdi, ardından günlük ölüm sayısının devam etmesine rağmen yavaş yavaş gri alana kaydı. Bu arada, müzakereler acıyı sona erdirmek için değil, nüfuzun yeniden dağıtımı için diplomatik bir sahneye dönüştü. Gazze'de bu durum acı verici derecede açık; sayılar, görüntüler ve tanıklıklarla belgelenmiş bir imha savaşını acıya alışmış gözlerle ve taleplere karşı sertleşmiş kalplerle izleyen bir dünya.

Burada, akıl tartışmalı görünen ancak meşru hale gelen bir soruyu gündeme getiriyor: Büyük karar alma merkezlerindeki “savaş stratejistleri”, bu aralıklı gri savaşların, ucu açık bir üçüncü dünya savaşına rasyonel ve daha az maliyetli bir alternatif olduğuna mı inanıyorlar? Bu savaşların devam etmesini, bazı Batılı stratejik literatürlerde gezegenin kaynakları üzerindeki demografik baskıyı hafifletmenin gerekliliğiyle ilgili imaları gerçekleştirmek için bir araç olarak görenler mi var? Bu iki soru komplo teorilerinden doğmamış, aksine ciddi araştırma merkezleri tarafından yayınlanan ve “yoğun nüfus” ve “kırılgan ama yönetilebilir kaynaklara sahip bölgeler”den bahseden raporlar ile cisim bulmuştur. Bu savaşların kurbanları Afrika, Ortadoğu ve Asya'da yoğunlaşmışken ve bunları durdurmaya yönelik gerçek bir uluslararası irade yokken, salt tesadüf ikna edici bir açıklama gibi görünmüyor. Daha büyük olasılıkla, gerçek iki hususun birleşiminde yatıyor: Bazıları, herkesi yutacak bir nükleer patlamaya alternatif olarak çatışmaları ölçülü dozlarda yönetmeyi tercih ederken, diğerleri bu savaşları kendileri bedel ödemeden insani ve coğrafi haritaları yeniden çizme fırsatı olarak görüyor.

Bölgemizde bu denklem, vekil güçler ve eksenler aracılığıyla yönetilen Amerika Birleşik Devletleri, İsrail ve İran arasındaki üçlü çatışmayla somutlaşıyor; Irak, Lübnan ve Yemen'deki İran yanlısı gruplar direniş bayrağını taşıyor ve istikrara giden yolları tehdit ediyor. Bu arada, Amerikan ve İsrail saldırıları ve baskıları topyekun bir savaşa kaymaktan kaçınacak biçimde hesaplı bir hassasiyetle yönetiliyor. Bütün bunların sonucunda diğer taraflar ağır bedeller ödüyor. Bilhassa Kürdistan Bölgesi Türkiye’nin emelleri, İran’ın ajandaları, Bağdat'ın tereddüdü ve ABD’nin geri çekilmesi arasında bir çatışmanın ortasında kalmış durumda.

Gri savaşlar, savaşın başarısızlığı değil, aksine başka bir anlamda başarısıdır; uluslararası düzeni yıkmayacak, ancak zayıf tarafları sürekli bir kan kaybı içinde tutacak dozlarda şiddeti yönetme başarısıdır. En tehlikeli yönü ise bu savaşların, savaşları kışkırtanların faydalandığı ve insanlığın tek başına kaybettiği kısır bir döngüde, sesini çıkarmayan bir mağdur kuşak ve duymayan bir uluslararası toplum yaratmasıdır.