İran'ın Ortadoğu'daki davranışlarını yalnızca münferit olaylar merceğinden görmek, artık neler olup bittiğini anlamak için yeterli değil. Körfez'den Irak Kürdistanı, Suriye, Lübnan ve Yemen'e kadar birçok alandaki gerilimde görülen tırmanma, birçok gözlemciye göre ayrı ayrı tepkiler gibi görünmüyor. Aksine, basit bir prensibe dayanan stratejik yaklaşımın parçası: Tahran'a ne kadar çok baskı uygulanırsa, gerilim alanı o kadar genişler. Bu yoruma göre, coğrafya kendi başına bir amaç değil zaman kazanmanın bir aracıdır.
Son yıllarda bölge, iç içe geçmiş krizler için bir sahneye dönüştü. Nükleer mesele, füze programı, bölgesel nüfuz ve deniz koridorlarının güvenliği tek bir denklemde iç içe geçti. Ve müzakereler veya uluslararası baskı ne zaman belirleyici bir aşamaya yaklaşsa, birden fazla arenada yeni krizler ortaya çıkıyor, böylece uluslararası toplumun öncelikleri yeniden düzenleniyor ve dikkatler İran'la ilgili temel meselelerden uzaklaşıyor.
Bu bağlamda, analistler bu stratejinin en önemli hedeflerinden birinin uluslararası dikkati nükleer programdan bölgesel krizlerin yönetimine kaydırmak olduğuna inanıyorlar. Körfez veya Kızıldeniz'deki seyrüsefer, enerji güvenliği veya komşu ülkelerin istikrarı günlük manşetler haline geldiğinde, uranyum zenginleştirme ve nükleer programın geleceği hakkındaki tartışma, en azından geçici olarak, ikincil öneme sahip hale geliyor. Yıllarca karmaşık müzakereler yürüten bir ülke için zaman ikincil bir faktör değil, aksine en önemli güç unsurlarından biri.
Bu nedenle, bazı uzmanlar Tahran'ın zamanı stratejik bir kaynak olarak gördüğünü düşünüyor. Ertelenen her müzakere turu ve dikkat çeken her bölgesel kriz, bilimsel, endüstriyel ve askeri yeteneklerini korumak ve mevcut siyasi ve ekonomik koşullar çerçevesinde programlarını geliştirmeye devam etmek için ilave hareket alanı sağlıyor. Bu yoruma katılıp katılmamak bir yana, zaman faktörünün İran ile Batı arasındaki müzakerelerin çoğunda sürekli bir unsur olduğu gerçeği değişmiyor.
Öte yandan, bölgedeki birçok ülke de bu denklemin doğasını kavramış gibi görünüyor. Son yıllarda enerji tesislerini, deniz güvenliğini ve hava sahalarını hedef alan saldırı ve tehditlere maruz kalan Körfez ülkeleri, büyük ölçüde savunmalarını güçlendirme, gerilimi kontrol altına alma ve daha geniş bir bölgesel çatışmaya kaymaktan kaçınma politikasını tercih ettiler. Bazıları bu davranışı ihtiyatlı olarak yorumlayabilir ama aynı zamanda herhangi bir tarafın Körfez bölgesini açık savaş alanına dönüştürmesini önlemeyi amaçlayan stratejik bir seçim olarak da görülebilir.
Aynı durum, sınırlarını ve istikrarını korumaya gayret eden bir devletin mantığıyla, çatışmanın kapsamını genişletmeye sürüklenmeden, çevresindeki güvenlik sorunlarıyla başa çıkan Ürdün için de geçerli. Benzer şekilde, güvenlikle ilgili gerilimler ve tekrarlanan baskılarla karşı karşıya kalan Kürdistan Bölgesi, coğrafi konumunun hassasiyetinin ve Irak coğrafyasının karmaşıklığının farkında olarak, siyasi ve diplomatik kontrol yaklaşımını benimsedi.
Kızıldeniz ve Akdeniz'in güvenliğiyle ilgili gerilimlerin artmasıyla birlikte, Mısır dünyanın en hayati deniz rotalarından birini korumada kilit bir oyuncu olarak öne çıktı. Kahire de stratejik çıkarlarını korumaya ve savaşın kapsamını genişletecek çatışmalara girmeden çatışmaların iç alanına sıçramasını önlemeye büyük bir gayret gösteriyor. Dolayısıyla, Körfez ülkeleri, Ürdün, Kürdistan Bölgesi ve Mısır'ın ortak paydası, çatışmayı genişletmek değil, kontrol altında tutmaktır.
Ancak askeri boyut tek endişe kaynağı değil. Bazıları, en ciddi zorluğun bölgedeki bazı iç ortamların kırılganlığında yattığını düşünüyor. Yemen, Irak ve Lübnan'da olduğu gibi siyasi veya mezhepsel bölünmelerden veya zayıf devlet kurumlarından muzdarip ülkelerde, dış krizlerin iç krizlere yol açma olasılığı daha yüksek. Bu durum, ulus-devlet inşasını, vatandaşlığı güçlendirmeyi ve hukukun üstünlüğünü korumayı, sadece bir reform projesi değil, ulusal güvenlik çerçevesinin temel bir bileşeni haline getiriyor.
Bir diğer soru ise şu: Türkiye ve Pakistan neden şimdiye kadar doğrudan gerilim çemberinin dışında kaldı? Bu durum, her birinin İran ile olan ilişkisinin kendine özgü doğasından ve jeopolitik dengelerin bütün taraflar için yeni cepheler açmanın maliyetini yüksek tutmasından kaynaklanıyor olabilir. Ancak Ortadoğu, gerilim haritalarının statik olmadığını ve bugünkü hesapların yarınkilerden farklı olabileceğini defalarca göstermiştir.
Ancak en acil soru, ABD ve Avrupa'nın pozisyonuyla ilgilidir. Batı, İran ile olan çatışmayı çözmeyi mi yoksa sadece yönetmeyi ve tırmanmasını önlemeyi mi hedefliyor? Cevaplar farklılık gösterse de birçok gözlemci, tam ölçekli bir çatışmayı önlemede ne kadar başarılı olursa olsun, kriz yönetiminin tüm taraflara yeniden toparlanmaları için daha fazla zaman tanıyarak, çatışmayı zamanla daha kompleks hale getirebileceğini düşünüyor.
Sonuç olarak, en önemli soru; bir sonraki krizin nerede patlak vereceği değil, bunu uzatmaktan kimin fayda sağlayacağıdır. Eğer zaman, devletlerin hesaplarında stratejik bir kaynak ise zamanın krizleri derinleştirmek için bir araç olarak kullanılmasını önlemek, bizzat savaşların çıkmasını önlemek kadar önemli. Son yılların deneyimi, iç birlik, itidal ve duygusal mantık yerine devlet mantığına öncelik veren ülkelerin, bölgesel rüzgarlar ne kadar güçlü eserse essin, istikrarlarını koruma konusunda en başarılı ülkeler olduğunu kanıtladı.