Semir Ataullah
Lübnanlı gazeteci - yazar
TT

Birleşmiş Milletlerin sonu mu geldi?

Her yıl bu zamanı sabırsızlıkla beklerdim: eşi benzeri olmayan uluslararası festival. Eylül gelir, onunla birlikte Birleşmiş Milletler Genel Kurulu'nun toplanma zamanı da gelirdi. Dünyanın dört bir yanından yaklaşık 200 büyük, orta ve küçük ülkenin temsilcileri hem bu etkinlik hem de bu şehir için New York'a akın ederdi. Etkinlik, 1945'ten beri her yıl düzenlenen bu küresel parlamentonun yıllık toplantısıydı; mekân ise bu dünyanın para ve sermaye başkenti New York'tu.

Bu güzel geleneğe 1973'te başladım. Dünyanın meselelerini araştırmak için ülkeden ülkeye seyahat etmek yerine, bir ayımı bu toplantıda geçirmeye ve meselelerin bana gelmesine karar verdim. Her türlü meseleyle karşılaşmayı bekliyordum; ancak Mısır'da 6 Ekim Savaşı'nın çıkacağını ve benim de New York'taki Güvenlik Konseyi salonunda bulunacağımı beklemiyordum. İşte Arap dünyası bir kez daha savaşların kanına bulanmıştı; fakat bu kez zafer müjdeleriyle birlikte.

O sonbaharda New York'taki kalışım uzadı. Geriye kalanlar ise hayatın kişisel meseleleri ve karmaşalarıydı. Ama her yıl tekrarlanan, heyecan verici bir gelenek başlatmıştım: Dünya ayağına geliyor, sen de içinden seçim yapıyordun. O dönemde dünyanın gündemi Ortadoğu, Kissinger, "adım adım" diplomasisi ve 242 sayılı karardı. Henüz "yeni Ortadoğu"dan ya da eski dünya düzeninin paslanmasından söz edilmiyordu. Bunun yerine, her şeyi altüst edecek yeni bir şeyden söz ediliyordu: Camp David. Ya da bir gece Kahire'de uyuyup ertesi sabah kendisini Kudüs'te Menachem Begin ve Likud liderleriyle tokalaşırken bulan Enver Sedat'tan.

Enver Sedat'ın "Sevgili Henry" diye başlayan konuşmasının ardından bölgede hiçbir şey eskisi gibi kalmayacaktı. Sedat, molalarda dolaşıyor, yeni ortaklarını karşılıyor; dünyanın dört bir yanında konuşmalar yapıyor, sihirli bastonu ve tüten piposuyla herkese kendi yolunu seçtiğini ve herkesin onu takip etmekten başka çaresinin olmadığını ilan ediyordu.

Mısır değişiyordu. Arap dünyası haykırıyordu. Küçük bir kaybolmuşluk, tam bir kayboluşa dönüşüyordu. Artık mesele yalnızca Filistin'i geri almak değildi; Şam'ı Emevilerin, Bağdat'ı Abbasilerin elinden yeniden almak ve Endülüs'ü geri kazanmak da artık sadece an meselesiydi.