Hatiplerin konuşmalarının büyük bölümü neredeyse tek bir başlık etrafında dönüyor: ‘ABD’ye saldırmak.’ Hatip, muğlak konuşmasını bütün Amerikalılara yöneltiyor. Onları tehdit ediyor, halklara özgürlüklerini vermeleri çağrısında bulunuyor. Hatiplerin hiçbiri, örgütün kurulmasının küçük devletler de dâhil olmak üzere tüm bu ülkeler için olduğu söylenmesine rağmen, ABD’den bir kez olsun minnetle söz etmiyor.
Gerçek şu ki, örgüt güçlüler için kuruldu. Beş büyük devletin, veto hakkının aşağılayıcı ayrıcalığından yararlanabilmesi için. Oylamada 14 ülke Butros Gali’nin yanında yer aldı, ancak Madeleine Albright itiraz parmağını kaldırdı ve kazandı.
Birleşmiş Milletler (BM) nüfuzunu, itibarını ve cazibesini yavaş yavaş, başarısızlık üzerine başarısızlık yaşayarak kaybetti. İsveçli Dag Hammarskjöld’ün görkemi ve büyük itibarıyla başlayan süreç, zamanla ne itibarı ne yeterliliği ne de doğru dürüst referansı bulunan bir grup zayıf kişinin elinde eriyip gitti.
Savaşın ardından kurulduğunda dünya hâlâ büyük isimlerin etkisi altındaydı: Eisenhower, Churchill, de Gaulle ve Stalin. Dolayısıyla diplomatlar da aynı ölçekte isimlerdi. George Marshall, Averell Harriman, Georges Clemenceau, General Weygand ve zafer kazanmış yıldızları taşıyan daha nice isim.
Sivil hayat ise daha az parlak, daha az madalyalı ve daha karmaşıktı. Seviyeler kısa sürede geriledi, isimlerin ağırlığı azaldı. Paris, iki ay sürecek bir hükümet kurmakta bile zorlanır hale geldi. Avrupa, toparlanmaya başladığı izlenimini verdikten sonra yeniden umutsuzluğa sürüklendi. Gurur ve ihtişamdan, zafer taklarından sefalet, başıboşluk ve teslimiyetçi varoluşçuluğa geçildi. Örgütün genel sekreteri artık Avusturya İmparatorluğu’ndan çıkmıyor, Güney Kore’den geliyor; beraberinde de İhsan Abdulkuddüs’ün bir iyilik yastığı gibi içi boş bir gülümseme taşıyordu.
Dünün dünyası, Stefan Zweig’in tasvir ettiği dünkü dünyaya benziyordu; bugünün dünyası ise o büyüleyici Avusturyalının bıraktığı dünyanın çocuğudur.