Donald Trump ve Binyamin Netanyahu arasında Florida'da gerçekleşen zirveden bir hafta sonra, soru artık Lübnan’ın toplantıda ele alınıp alınmadığı değil, çünkü ikincil önemde bir ayrıntı olarak ele alındığı ortaya çıktı. Aksine, artık soru şu: Lübnan hangi sıfatla ele alındı; egemenliğini ve konumunu yeniden kazanmaya çalışan bir devlet olarak mı, yoksa sınırlarının dışından yönetilen ve bölgesel meselelere bağlı bir arena olarak mı? Toplantının zamanlaması son derece önemliydi ve görüşülen konular bölgesel çatışmanın ve son iki yılın olaylarının merkezinde yer alıyor. Bu arada Lübnan iç siyaseti, devleti yeniden inşa etme girişimleri ile Hizbullah'ın siyasi ve güvenlik kararlarını kontrol etme konusundaki ısrarı arasında kritik bir yol ayrımında bulunuyor.
Lübnan ile ilgili toplantı, doğrudan uygulayıcı kararlar üretmedi, sanki ABD liderlik rolünden vazgeçmiş ama Beyrut üzerindeki baskı ortamını pekiştirmiş ve İsrail'e olası bir tırmandırılacak gerilimin zamanlamasını ve biçimini belirleme konusunda geniş bir alan bırakmış gibi. Bu bağlamda Lübnan, hükümetin Hizbullah karşısındaki zayıflığına dair artan Amerikan eleştirileri arasında, devletin egemenliğini savunma gücünün bir kez daha test alanı haline geldi. Bu durum, ülkeyi dış baskı ile yapısal bir iç kriz arasında sıkışmış halde bıraktı.
İronik bir şekilde Lübnan hükümeti, toplantıdan önce gündemindeki sıralamasını yükseltecek herhangi bir siyasi veya diplomatik atılımda bulunmaya çalışmadı. Bunun için toplantıdan önce birleşik ve açık bir iyileşme vizyonu açıklayamadı. Bu vizyon, özünde, Filistin-İsrail çatışması ile bölgesel çatışmadaki konumunu net bir şekilde tanımlamayı, savaş halini kalıcı olarak sona erdirmeye ve askeri operasyonları durdurmaya yönelik pratik bir taahhütte bulunmayı içermeliydi. Ayrıca, silahın devlet elinde toplanması, terörizmin her türlüsüne karşı mücadele ve Lübnan'ı yaşayabilir devletler sistemine yeniden entegre etmek için ciddi bir siyasi ve ekonomik reform sürecinin başlatılması taahhütlerini de kapsamalıydı.
Bu başlıklar, teorik olarak Cumhurbaşkanı Joseph Avn'ın seçimine ve Nevvaf Selam hükümetinin kurulmasına eşlik eden söylemin merkezinde yer alıyordu. Ancak, yeni hükümet kendisini farklı ve “ciddi”, güvenlik durumunu kontrol edebilecek ve Lübnan'ı Arap ve uluslararası topluma yeniden bağlayacak reform sürecini başlatabilecek bir otorite olarak sunmaya çalışırken, bu vaatler büyük ölçüde dile getirilmedi. Kısa bir süre için bu söylem, izolasyonu hafifletmeye ve Lübnan'ın siyasi gündemde yeniden yer almasına yardımcı oldu, ancak geniş çaplı bir desteğe kapıyı açmadı. Çünkü dünya niyetler değil, eylemler; sadece söylem değil, karar alma gücü bekliyordu.
Peki, yeni hükümetin görev süresinin bir yılının, vaatlerinin somut bir şekilde uygulanmadan kaybedilmesine ne sebep oldu? İki birbirine bağlı engel: Hizbullah'ın silahı ve vesayet mantığını yeniden üreten siyasi ve psikolojik bir egemenlikle birlikte yaşamaya yönelik kronik ve sağlıksız alışkanlık. Florida zirvesi, Lübnan'daki durumun değişmeden olduğu gibi kaldığı bir dönemde düzenlendi, bu da felç halini ve bariz iç çelişkileri teyit etti. Bu çelişkiler arasında şunlar da yer alıyor; Başbakan, Litani Nehri'nin kuzeyinde silahsızlandırmanın ikinci aşamasına başlamaktan bahsederken, Cumhurbaşkanı bunu “koşullara” bağlıyor. Hükümet, ekonomik iyileşmenin temel taşı olması gereken ana bir reform projesi konusunda zirveden hemen önce anlaşmazlığa düşüyor. Meclis Başkanı, mevcut güç dengelerini, özellikle de Hizbullah'ın dayattığı güç dengesini koruyan siyasi bir kararla, gurbetçilere tam oy hakkı tanıyacak bir seçim yasasını engelliyor.
Durum, Hizbullah Genel Sekreteri Naim Kasım'ın konuşmasına ilişkin yetkililerin sessizliğiyle daha da vahim bir hal aldı; bu konuşma, yeni bir şey sunduğu için değil, zamanlaması nedeniyle devlete doğrudan bir darbe niteliğindeydi. Silahları teslim etmeyi reddetme konusundaki aleni ısrarı, Hizbullah’ın “Lübnan'ı koruyan” taraf olduğu iddiası ve devletin tavizler verdiğine dair suçlamaları, hepsi tanıdık bir denklemi yeniden teyit etti: Devlet, fiili güce, yani silaha ve stratejik karar alma yetkisine dokunmadığı sürece kabul edilebilir. Bu tablo, Milletvekili Hasan Fadlallah'ın tehditkar ve suçlayıcı açıklamalarıyla daha da pekiştirildi ve bu, egemenlik ile ilgili her tartışmanın iç caydırıcılığın yeniden devreye sokulmasıyla karşılanacağının açık bir hatırlatıcısıydı.
Sosyo-ekonomik düzeyde bile Hizbullah, paralel devletini sağlamlaştırmaya devam ediyor. “Cud” kurumunun Karz-ı Hasen ile değiştirilmesi sadece idari bir ayrıntı değil, devletin ulusal bir güvenlik ağı kurmaktan, mali faaliyetlere şeffaf düzenlemeler getirmekten aciz olduğu bir dönemde sadakatleri pekiştirmek için kullanılan, resmi denetimin dışında bir mali ve sosyal sistemin yeniden üretilmesidir. Bu gerçekler ışığında, Lübnan Florida zirvesi gündemine müzakereci bir devlet olarak değil, bir güvenlik sorunu olarak dahil oldu. Hizbullah, hassas bir bölgesel anda silahlarının müzakere edilemez olduğunu ilan ettiğinde, devletin en önemli pazarlık kozunu elinden almış ve uluslararası toplumun, özellikle ABD ve İsrail'in gözünde onu güçsüz bir konuma düşürmüş, İsrail'e saldırganlığını sürdürmesi veya genişletmesi için daha fazla bahane sağlamış oluyor. Bu, İsrail ile devam eden müzakerelerin sorunlu doğasını açığa çıkarıyor; devlet müzakerecilerine hangi yetkiyi ve araçları sağladı ve egemen karar alma gücü askıda kalırken, bir müzakere süreci nasıl ilerleyebilir?
Kısacası, sorun diplomaside değil, onu kısıtlayan ve etkisiz hale getiren iç sınırlamalarda yatıyor. Diplomasi, ne kadar profesyonel olursa olsun, egemen kararların yerini alamaz veya önemli konularda kararlı siyasi eylemin yokluğunu telafi edemez. Lübnan'ın “direniş” ve “karşı durma” yaklaşımına ilişkin duruşu gerçek bir şekilde cisim bulmadığı ve İsrail ile savaş hali meselesinde niyet beyanlarından ölçülebilir eylemlere geçilmediği sürece, Lübnan uluslararası toplantılarda yer almamaya ve sadece bir kriz olarak var olmaya devam edecektir.