Sam Mensa
TT

İran protestoları... Tüm yollar Washington'a çıkıyor

Ne bölgede ne de dünyada kimse İran’ın parçalanmasını ya da dağılmasını görmek istemiyor. Bu, rejime duyulan bir sempati meselesi değil; İran büyüklüğünde bir devletin çöküşünün yalıtılabilecek yerel bir olay olmayacağı gerçeğinden kaynaklanıyor. Böyle bir senaryo, etkileri tüm Ortadoğu’ya yayılan jeopolitik bir deprem anlamına gelir; enerji piyasalarından sınır güvenliğine, ticaret yollarından nüfuz haritalarına kadar uzanan sonuçlar doğurur. Zaten savaşlarla yıpranmış olan bölge, bu ölçekte yeni bir sarsıntıyı kaldıramaz. 2025’in sonlarına doğru istikrarın giderek kırılganlaşması, İran kaynaklı bir gelişmeye dair kaygıları daha da artırıyor.

Ancak yalnızca kaygı duymak, protestoları kontrol altına almak ve nedenlerini ortadan kaldırmak için yeterli değil. Bu nedenle İran’ın çöküşünden korkmakla yetinen, krizin ya güç kullanılarak ya da zamanla kendiliğinden sona ereceğine bel bağlayan yaklaşımlar, temel bir gerçeği göz ardı ediyor: İran farklı bir evreye girmiş durumda. Rejim hemen düşmeyebilir, ancak bu sürecin yönetim biçimi ile devlet ve toplum arasındaki dengeler üzerinde derin izler bırakmadan geçmesi de mümkün görünmüyor.

Mevcut protestolar, yalnızca coğrafi yaygınlığı ve yoğunluğu nedeniyle değil, patlak verdikleri zamanlama açısından da önceki dalgalardan ayrılıyor. Gösteriler, rejimin son derece hassas bir anında ortaya çıktı. Zira dış sahalarda manevra kabiliyeti, vekil ağının çökmesiyle ciddi biçimde zayıflamış durumda. Uzun yıllar iç baskıyı siyasi ve güvenlik mobilizasyonuna dönüştürerek rahatlatan ‘krizi ihraç etme’ alanı daraldı. Bu da yönetimi, içeride daha az etkili ve maliyeti daha yüksek araçlarla yüzleşmeye zorluyor. ABD-İsrail saldırılarının hava savunma sistemlerini hedef alması ve nükleer projeye ağır zararlar vermesi sonrasında rejim, halk nezdinde gücünün bir bölümünü kaybetti. ‘Güç ve kudret devleti’ olarak sunulan yapının, güvenliği en azından sembolik düzeyde dahi koruyamadığı algısı pekişti. Bu ayrıntı gibi görülebilir, ancak meşruiyetini ‘koruma denklemi’ üzerine inşa eden rejimler için böylesi bir kırılganlığın açığa çıkması, çok daha ağır bir bedel anlamına gelir.

Ekonomi ise ölümcül bir nokta haline gelmiş durumda. Ağırlaşan yaşam koşulları ve izolasyonu derinleştiren yaptırımlar, toparlanma kanallarını tıkarken, rejimin sürekli ertelediği bir gerçeği açığa çıkarıyor: Çıkış yolunun neredeyse tek adresi Washington ile bir uzlaşmadan ya da yaptırımları hafifletecek, ekonomiyi canlandıracak ve İran’ı yeniden küresel finans sistemine bağlayacak bir anlaşmadan geçiyor. Bu nedenle kriz konjonktürel değil, yapısal nitelik taşıyor. Zira bu gerçeğin kabulü, rejimi; yüzleşme üzerine kurulu kurucu anlatısını, bölgesel konumunu ve iç yönetim tarzını sarsacak tavizler vermeye zorlar.

Protestoların en tehlikeli yönü büyüklüğünden çok niteliği. Gösteriler, rejimin dokunulmazlarını hedef alıyor. İçeride ve dışarıda yaşanan başarısızlıkların ardından, Velayet-i Fakih sloganının sorgulanması ve devrimin sembol isimlerine yönelik eleştirilerin yükselmesi, itirazı politikaların ötesine taşıyarak doğrudan rejimin meşruiyetini ve mantığını tartışmaya açıyor. İlk kez, dış muhalefetin rolü de belirgin biçimde öne çıkıyor; özellikle Rıza Pehlevi, sokaktaki belirli bir kesim için güçlü bir sembolik başlık haline geliyor.

Bu gelişmeler, kendisini uluslararası düzenin koruyucusu gibi davranmayan, geleneksel diplomatik araçlar yerine azami baskıyı ve kuralları zorlamayı tercih eden Donald Trump döneminde meydana geliyor. Bu durum, İran senaryosunu doğrudan ya da dolaylı bir müdahaleye ya da en azından taviz koparmayı ve fiilen hiç durmayan, yalnızca başlıkları değişen müzakerelerdeki tıkanıklığı aşmayı hedefleyen daha sert bir kuşatmaya açık bırakıyor.

Ancak ister dış müdahale olsun ister olmasın ister rejim mevcut dalgayı bastırmayı başarsın ister başaramasın, şu gerçek değişmiyor: İran bu protestolardan sonra, öncesindeki İran olmayacak. Buradan hareketle çeşitli senaryolar gündeme gelse de değişmeyen tek nokta, devletin parçalanmasına izin verilmeyeceği gerçeği. Bu durum, ABD’nin müdahalede temkinli davranmasını da açıklıyor. En olası tablo, onlarca yıllık kazanımlarını feda etmek istemeyen ve kurtuluşun; yaptırımların hafifletilmesi, uluslararası topluma dönüş ve Batı ile uzlaşılardan geçtiğini bilen rejim içindeki aktörlerin teşvik edeceği bir uzlaşı sürecine yönelmek olacaktır. Bu aynı zamanda, yalnızca baskının devleti ayakta tutmaya yetmeyeceğini kavrayan daha pragmatik bir çizgi lehine, iktidar yapısında değişiklikleri de beraberinde getirebilir. İç ve dış baskıların artması halinde, muhalifleri ya da bağımsız isimleri içeren bir ulusal uzlaşı süreci veya ulusal birlik hükümeti seçeneği de gündeme gelebilir.

En güçlü ihtimal ne ani bir çöküş ne de pembe bir reform senaryosu; aksine uzun ve sancılı bir geçiş sürecidir. Bu protestolar bir anomali değil, sloganlarla yönetme döneminin sonuna yaklaşıldığının işaretidir. Boyutu, tarihi ve çok katmanlı yapısı itibarıyla İran’ın dünyayla kalıcı bir kopuşu sürdürebilecek lükse sahip olmadığı da giderek daha net hale geliyor. Bu nedenle artık soru, protestoların bitip bitmeyeceği değil; içinden nasıl bir İran çıkacağı, korku eşiğini aşmış bir toplumla, değişen bir dünya ve istikrarsızlıktan yorulmuş bir bölge arasında kendisini nasıl yeniden tanımlayacağıdır.