İran rejiminin karşı karşıya olduğu varoluşsal meydan okumalar artık protesto dalgasının sona ermesine veya onu bastırmadaki başarısına bağlı değil; aynı şekilde Washington ile müzakerelerin başarısına veya başarısızlığına ya da saldırı hayaletini uzaklaştırmasına veya gerçekleşmesini önlenmesine de bağlı değil. Son günlerde İran'da yaşananlar, rejim ile toplum arasında, rejimin hayatta kalma savunması ile toplumun değişim arzusu arasında yıllardır biriken çelişkilerden kaynaklanıyordu.
Son olaylar, rejim ile toplum arasındaki uçurumun, rejimin kendisini kontrol etme kapasitesinden daha geniş ve onu kapatma gücünden daha derin olduğunu açığa çıkardı. Hem devrimci hem de devlet yönüyle rejimin yüzleştiği bu uçurumu kapatma acizliği, halk ayaklanmalarının veya siyasi ya da sosyal protesto hareketlerinin bir sonucu değil. Aksine, aralarındaki ilişkisel boyutuyla, aralarındaki benzerliklerin aşınmasının veya tamamen çökmesinin bir sonucu ve bu da meşruiyetini kaybetmesine yol açtı.
Gerçekte, son protesto hareketi ve rejimin kullandığı şiddetinin boyutu, göstericilerin yaptığı fedakarlıklar, iki taraf arasındaki uzlaşmanın zorluğunu ve aralarında sözleşmeye dayalı ilişkinin çöktüğünü ortaya koyan bir krizi gözler önüne sermiştir. Yönetim tarafından uygulanan sistematik şiddet ve toplumun yaptığı fedakarlıklar, rejim ile toplum arasındaki toplumsal sözleşmeyi büyük ölçüde paramparça etmiş ve toplumun yönetime itaat etmeyi reddettiğini ortaya koymuştur.
İran'da devlete, rejime, devrime veya yönetime karşı bu isyan, onlarla yapılan ulusal sözleşmeden kolektif bir geri çekilmeye benziyor; diğer bir deyişle bu, İranlı gruplar veya halklar ile devletleri arasındaki birlikte yaşama başarısızlığının açık bir duyurusudur. Bu, rejimin eşit hak ve sorumluluklara dayalı vatandaşlık inşa etmede başarısız olduğunu, grupları arasında yarattığı yapısal ayrılıktan şimdi kendisinin de muzdarip olmasına neden olduğunu gösteriyor. Zira söz konusu ayrılık, bu grupları birleşmeye ve rejime karşı dayanışma içinde olmaya, onunla yüzleşmek için farklılıklarını aşmaya itmiştir.
Rejim ile toplum veya İranlı gruplar ya da halklar arasındaki sözleşmesel ilişkinin bozulmasının en tehlikeli yönü, merkez ile çevre arasındaki krizin şiddetlenmesidir. Daha da tehlikelisi, özellikle bu çevrelerin yapıları gereği merkezi olmaları, güçlü dış etkileri ve dış kimlikleriyle karakterize olmaları nedeniyle, aralarındaki sözleşmesel mesafenin genişlemesidir. Bunlar zayıflık anında merkezden kopmaya veya onu marjinalleştirmeye hazırdırlar. Bu ise rejim için varoluşsal bir tehdit oluşturuyor ve onu mevcut tüm seçenekleri kullanmaya itiyor. İran meselelerinde uzman ve araştırmacı Hasan Fahs bunu şöyle açıklıyor: “Rejim, en aşırı baskı ve şiddet biçimlerini gerektirse bile, rejimi korumayı en önemli görev olarak gören ideolojik bir mantığa dayanmaktadır. Bu mantığa göre, ölü ve tutuklu sayısı, rejimin hayatta kalmasını sağlamak için gerekli bir bedel haline gelmektedir.”
İktidar ve toplum arasındaki sözleşmesel ilişkide yaşanan kriz, temsil meşruiyetinde de bir krizi ortaya çıkardı. Halkın meşruiyeti artık iki meşruiyet biçimiyle karşı karşıya; biri rejimin meşruiyetini dayandırdığı devrimci meşruiyet, diğeri ise rejimin ideolojik meşruiyetini türettiği dini meşruiyet. Aralarındaki çelişki veya aşılması zorlaşan uçurum, İran'da yönetimin meşruiyetinin toplumla olan sözleşmesel ilişkisini kaybettiğini doğruluyor. Toplum artık değişime ve fedakarlığa yönelirken, rejim ilk kuruluş anında sıkışıp kalmış halde.
Bu nedenle, kuruluş anı ile hayatta kalma savunması arasında, rejim toplumla olan çatışmasında geri dönüşü olmayan bir noktaya ulaşmıştır; yani her iki taraf da radikal tercihler yapmıştır.