Sam Mensa
TT

Önleyici saldırı: Barışa açılan bir kapı mı yoksa dönüşen çatışma mı?

İran ile müzakere ve ona askeri saldırı düzenlemek arasında, saldırı seçeneği ağır bastı ve İsrail’in coşkusu ABD’nin dikkatli düşünme eğiliminin önüne geçti. Bölge, 1979'dan beri onu yöneten güç dengesini yeniden şekillendirebilecek bir geçiş aşamasının eşiğinde duruyor. Bugün Ortadoğu'da sorulan soru artık İran'ın değişip değişmeyeceği değil, nasıl, ne zaman, hangi bedelle değişeceği ve bu değişimin ardından ne olacağıdır. Bu dönüşüm gerçekleşirse, sadece İran'ın rolünün gerilemesi meselesini gündeme getirmekle kalmayacak, aynı zamanda paralel bir soruyu da gündeme getirecektir: Bu dönüşüm barış kapısını mı açacak, yoksa yeni araçlarla çatışmayı yeniden mi üretecek?

Bombardımanlar arasında ABD’nin dikkatli hareket etmesi, zayıflık veya kafa karışıklığının bir ifadesi değil, kasıtlı bir stratejik seçimdir. Amerikan yönetimi, özellikle seçimler öncesindeki kamuoyu hassasiyeti, artan ve iyiye işaret etmeyen iç gerilimler göz önüne alındığında, İran ile doğrudan bir çatışmanın askeri ve siyasi olarak geniş kapsamlı ve maliyetli olmasından endişe duyuyor. Medyada Washington'da ilk saldırıyı İsrail'in gerçekleştirmesi senaryosuna- ki cumartesi günü öyle oldu- ilişkin tartışmalar hakkında çıkan haberlerin doğru olduğu ortaya çıktı. Bu senaryoya göre olası bir İran yanıtı, daha sonra müdahalenin genişlemesine elverişli bir iç siyasi ortam yaratacaktır. Bu yaklaşım doğruysa, savaşa aceleyle girmek yerine riskleri yönetme çabasında olunduğunu yansıtıyor.

Önleyici saldırıya rağmen, müzakereler en az maliyetli ve en yönetilebilir eylem biçimi olmaya devam ediyor. Daha geniş kapsamlı hususlar da söz konusu. Washington, Çin ile artan rekabet ve Tayvan konusunda gerilimin daha fazla artmasının olası olduğu bir dönemde, Ortadoğu’da askeri ve lojistik kapasitesini tüketebilecek bir yıpratma savaşına girmekten kaçınıyor. Bölgedeki Amerikan güçlerinin ve çıkarlarının yaygınlığı, İran ister üsleri, nakliyeyi, enerji altyapısını isterse müttefikleri hedef alsın, vereceği her türlü yanıtı kapsamlı ve maliyetli hale getiriyor. Devam eden aleni ve özel görüşmeler nükleer dosyaya odaklanıyor, ancak füzeler, bölgesel nüfuz ve İran'ın davranışlarının değiştirilmesi gibi daha geniş konularla da bağlantılı. Bu nedenle, yönetim tüm seçenekleri açık tutarak askeri baskıyı müzakereyle birleştirmeye çalışıyor.

Ancak meselenin özü İran'ın kendi içinde gizli. Değişim kaçınılmaz görünüyor, ancak yollar çok çeşitli. İç baskılar veya dış şoklar sonucu bir dönüşüme tanık olabiliriz veya rejim, davranışlarının değişmesi ve daha pragmatik bir akımın yükselişi ile birlikte hayatta kalabilir. Her iki durumda da son on yıllarda hüküm süren ideolojik model, son savaşlar, ekonomik baskılar ve iç hoşnutsuzluktan sonra açık ve net bir şekilde sınıra ulaşmış gibi görünüyor.

Bu dönüşüm, İran'ın bölgedeki nüfuz ağına doğrudan yansıyacaktır. Caydırıcılık aracı olarak hizmet eden vekil güçler ya ulus devletlere entegrasyon yoluyla ya da güç dengesi nedeniyle kademeli gerileme yoluyla yeni bir gerçeklikle yüzleşecekler. Lübnan, bu dönüşümün en önemli arenalarından biri olacak; zira Hizbullah'ın geleceği büyük ölçüde Tahran'daki değişikliklerin sonucuna ve Lübnan devletinin egemen rolünü yeniden kazanma yeteneğine bağlıdır.

İran'ın rolünün gerilemesi otomatik olarak İsrail'in bölgesel rolünün artması anlamına mı geliyor? Evet cevabı kesin ve mutlak değil. Zira İbrahim Anlaşmaları Gazze savaşından sonra ivmesini kaybetti ve Batı Şeria'daki politikalar, anlaşmaların genişleme fırsatını zayıflatıyor ve çatışmayı çözmek yerine yönetme varsayımını güçlendiriyor. Dahası, İsrail’in Suriye ve Lübnan'a yönelik müdahaleleri birçok Arap devleti arasında endişelere yol açarak gerilimleri yüksek tutarken, İsrail içindeki bölünmeler stratejik karar alma mekanizmasının kırılganlığını derinleştiriyor. Bu nedenle, İsrail'in normal bir bölgesel ortağa dönüşme gücü, sadece askeri gücüne değil, siyasi vizyonunda bir değişikliğe de bağlı.

En önemlisi, Filistin meselesi için siyasi bir ufkun yokluğu, bölgede normal bir İsrail rolünün önündeki en büyük engel olmaya devam ediyor. Son yıllardaki uygulamalar, çatışmayı çözmek yerine yönetme varsayımını güçlendiriyor, gerilimleri yüksek tutuyor, Arap ılımlılığını zayıflatıyor ve aşırıcılığı körüklüyor. Bununla birlikte, daha gerçekçi uzlaşmalara girmeye istekli bir liderlik ortaya çıkarsa, değişim olasılığı hâlâ mevcut.

Uluslararası alanda, genel olarak İran rejiminin ani çöküşünü reddetme eğilimi hakim ve bunun ardında rejimi savunma değil, kaos ve geçmişteki modellerin tekrarından duyulan korku yatıyor. Bu hem İsrail ile var olan görüş ayrılığını hem de Washington'un caydırıcılık ve diplomasiyi birleştirme esnekliğini açıklıyor. İsrail'e yönelik güçlü Amerikan desteğine rağmen, İran ile savaş konusundaki görüş ayrılığı ve Gazze ile Batı Şeria veya güç kullanımının sınırları konusunda ihtilaflar görülüyor.

Sonuç olarak, bölge uzun bir geçiş evresine giriyor; bu evrede İran'ın nüfuzu gerileyebilir, ancak bu çatışmanın sonu anlamına gelmeyecektir. Ortadoğu, ideolojik bir çatışmadan, çok kutuplu uluslararası bağlamda daha pragmatik bölgesel güçler arasında bir nüfuz mücadelesine geçiş yapabilir. Bu evre, gerilimin azaltılması ve yeni güvenlik düzenlemelerinin kurulması için fırsatlar yaratabilir, ancak otomatik olarak kalıcı bir barışa dönüşmeyecektir.

İran'daki değişimin sonucu, bölgesel düzenin yeniden şekillendirilmesi için bir fırsat yaratabilir, ancak bu fırsatın başarısı, İsrail politikalarındaki değişime, Arap devletlerinin ortak bir güvenlik vizyonu oluşturma gücüne ve Lübnan ile Suriye gibi ülkelerin devletlerini yeniden inşa etme başarısına bağlıdır. Bu faktörler olmadan, İran'ın nüfuzu gerileyebilir ancak çatışma yeni biçimler alacak ve Ortadoğu gerçek bir istikrar bölgesine dönüşmeyecektir.