Sam Mensa
TT

İran-ABD gerilimi

İran ve ABD arasındaki kriz devam ederken, krizin nasıl sonuçlanacağına dair birçok haber yapılıyor.
Yazılan makale ve analizler de aynı soruya cevap bulmaya çalışıyor:
Savaş mı, müzakere mi, yoksa çözümsüzlük mü olacak?
Kriz neye yol açarsa açsın. Ele almak istediğimiz husus, olayların seyrinin etkilerini takip etmektir.
Aslında, ABD-İran ilişkilerindeki krizin tarihi, Amerikan’ın nükleer anlaşmadan çekilmesi, Washington’ın Tahran'a yaptırım uygulaması gibi durakları içerirken, 1979’daki İran İslam Devrimi’nin patlamasına kadar uzanmaktadır.
Bugün tanık olduğumuz kriz, kırk yıldan beridir iki ülke arasındaki ilişkilerin tarihini şekillendiren bir dizi krizden sadece biri. Ancak bugünün krizi ile dünün krizleri arasındaki fark, bölgede ve dünyada meydana gelen radikal değişikliklerden kaynaklanıyor.
Hatırlatma babında en temel olanlarını şu şekilde sıralayabiliriz:
Bazı rejimlerin çöküşü ve alternatiflerin bulunmamasının ve benzeri görülmemiş dış müdahalenin ortasında yaşanan iç savaşların bir sonucu olarak bazı devletlerin dağılmasının ortaya çıkardığı Kaos, Arap dünyasının bir bölümünü doğrudan etkiledi.
Cihatçı cemaatlerin mezhepsel gerginlik gölgesinde yükselişi, tarihte benzeri görülmemiş bir şekilde devam etti.
İran’ın devrimi ihraç etme ve bölgedeki nüfuzunu artırma konusundaki başarısının en büyük kanıtı olan, çoğunlukla İran menşeli ve finansmanlı devlet dışı örgütlerin etkisi de artmaya başladı.
Bölgesel rejim uluslararası denetim yokluğunda çökmeye başladı, dolayısıyla bir kısım devletlerin rolleri artarken diğer bazı devletlerin rolleri azalma eğilimine girdi.
Küresel sistemin sarsılması, ABD’nin sahadan geri çekilmesi, Rusya ve Çin’in rollerinin artması, Batı demokrasilerinde liderlik ve karar verme mekanizmalarında yaşanan krizden dolayı Avrupa’nın zayıflaması, bu radikal değişiklerden bazılarıdır.
Bu çerçevede, şu anki İran-ABD gerginliği bağlamında gerçekleşen olaylara yaklaşımları irdelemekte ve etkilerini araştırmakta yarar var, şöyle ki;
Birincisi, ABD Başkanı, ABD’ye ait insansız hava aracının düşürülmesine karşılık olarak İran hedeflerine saldırmaktan vazgeçtiğini ilan etti, gerekçe olarak da herhangi bir saldırının doğuracağı çok sayıdaki zayiatı gösterdi, içerisinde mürettebat olmayan bir uçağın düşürülmesine böylesi bir karşılığın verilmesinin adil olmayacağını ifade etti.
Bazen geri çekilmede elbette ki bir kısım hikmetler olabilir, ancak ABD yönetiminin İran’ın kışkırtmalarına yönelik politikalarında bıraktığı izlenim iç açıcı değil, kendi halkına karşı kimyasal silah kullanan Suriye rejimine hesap sormaktan vazgeçen Obama yönetimi de benzer bir tereddüt politikası izlemişti.
Şu anki yönetim de aynı yoldan giderek cılız karşılıklar vermişti. Benzer mütereddit politikaları Türkiye ve Venezuela'ya yönelik de görmüştük.
İkincisi, olayların seyri ve bunlara verilen tepkiler, İran'ın büyük bir düşman haline geldiği izlenimini verdi. Ancak İran’la yüzleşmenin sabır ve öngörü gerektirdiği de diğer bir gerçeklik şeklinde dillendirildi. ABD'nin karşılık vermeme politikasını haklı çıkarmak adına ABD cenahından birçok argüman öne sürüldü.
ABD ordusunun artık Afganistan ve Irak'taki savaşlar gibi küçük savaşlarla uğraşmak yerine daha büyük uluslarla savaşmak için hazır hale getirildiği, iki taraf arasında savaşın patlak vermesinin komşu ülkelerde sonuçlar doğuracağı, uluslararası deniz taşımacılığının farklı tehlikelere maruz kalabileceği, İran'ın milis kollarını Arap ülkelerine ve dünyaya kaydırmasının pek çok karışıklık yaratabileceği, İran gibi büyük ve çeşitliliğin olduğu bir ülkede rejimin yıkılmasının dramatik sonuçlar doğurabileceği gibi pek çok argüman sıralanmaktadır. Bu argümanlarda haklılık payı olup olmadığı bir yana, verilen izlenim, İran’ı kontrol etmenin ve bölgedeki genişlemesini sınırlamanın zor olduğu yönünde.
Üçüncüsü, bu politikanın bir sonucu olarak, ABD'nin bölgeye etkili bir şekilde müdahale etme niyetine olan güven, özellikle de Cumhuriyetçi Partinin "şahinlerine" yönelik dışlayıcı tutum göz önüne alındığında, zedelendi.
Dördüncüsü, Amerikan Başkanı ile onun ekibi arasındaki görüş farklılığına dair haberler, ABD-İran gerginliği haberleri ile rekabet edecek derecede çoktur. Başkanın, İran rejimiyle bir anlaşma yapma çağrısı yapması, İran'ın nükleer hedeflerini kısıtlamakla sınırlı kalabilirken, ekibi, açıkça rejimin davranışını değiştirmeyi talep ederken, gizlice rejimin kendisini ortadan kaldırmayı temenni edebilmektedir. Bu görüş farklılığı bugün ABD’nin imajına zarar veriyor, politikasının ve hedeflerinin sağlamlılığını sorgular hale getiriyorsa, müzakereler gerçekleştiği ya da savaş çıktığı takdirde ne gibi sonuçlar doğuracağını tahmin etmek çok da zor olmasa gerek.
Beşincisi, yukarıdaki bilgilere dayanarak, Başkan'ın ana hedefinin İran'la önceki nükleer anlaşmadan daha iyi bir nükleer anlaşmaya varmak olmasından endişe ediliyor. Zira bu hedefini birçok vesilesiyle tekrar etmişti. İran’ın davranışını değiştirmek veya teröre verdiği desteği engellemek ya da diğer devletlerin işlerine müdahale etmesine mani olmak gibi konulara pek girmemesi soru işaretlerine neden olmaktadır. Eğer gerçeklik bu şekilde ise, bölgedeki yansımaları da korkunç olacaktır.
Altıncısı, kriz aynı zamanda ABD’nin müttefikleriyle, özellikle NATO ve birden fazla Avrupa ülkesiyle ayrıştığını gösterdi. Bu müttefiklerin yayınladığı bazı demeçler, Amerikan politikalarını eleştirir mahiyettedir. Hatta İran’ın Umman Denizi'ndeki son saldırıların arkasında olduğuna dair suçlamalarının güvenilirliğini dahi sorgulamaya başladılar. Ayrıca, geçen hafta Viyana toplantısının ardından Avrupa ülkeleri tarafından yapılan bir açıklamada, İran ile ticaret mekanizması kurabilmenin yollarını araştıracaklarını duyurdular. Diğer bir açıklamada, toplantıyı ileri bir adım olarak kabul ettiklerini, ancak yeterli görmediklerini ifade ettiler.
Yedincisi, Krizin uzamasından korkuluyor. Zira İran rejimi, nükleer tutkuları, balistik füzeleri ve bölgedeki rolleri krizinin uluslararası tanker ticaretini ve petrol tedarikini garanti altına alma krizine dönüşmesinden endişe ediliyor.
Şu anki kriz, bazılarının İran’ın politikasını kontrol altına almanın, Tahran’la savaşmaktan ziyade, İran’ın birden fazla mekâna yerleştirdiği üsleri ortadan kaldırmaktan geçtiğini dillendirdiği döneme bizleri götürdü. Genel olarak ABD ve Batı’nın bu üslere geçmişte olan kayıtsızlığı, İran’ın Lübnan, Irak, Suriye ve Yemen’de genişlemesine yol açtı, bugün bu üslere kayıtsız kalmak İran’la herhangi bir mücadeleyi anlamsız hale getirecektir. İran'ı ekonomik yaptırımlardan ve hatta askeri saldırılardan daha fazla inciten şey, bu üslerin ortadan kaldırılmasıdır. İran'ın hegemonya arzusu olmadığını, kendisini savunmak için bu üsleri inşa ettiğini söyleyen kişi hata etmektedir.
Söz konusu bölge ile ilgili büyük ülkeler, bu krizin savaşla mı, müzakereyle mi yoksa çözümsüzlükle mi sonuçlanacağını merak ediyorlar. En iyi çözüm meseleyi soğutmak olabilir, ancak Suriye savaşındaki müdahaleler deneyimi tüm ümitleri kırmaktadır. Batı dünyasının gerçekliği ve Arap siyasi sahnesindeki kaos böylesi bir çözümü zorlaştırmaktadır. Krizin gidişatına dayanan bu ders, Washington’un bölgesel müttefiklerini Amerika’nın Tahran’la doğrudan askeri çatışmaya girmeyeceği gibi bir gerçekliği idrak etmeye çağırıyor. İran'ın bölgedeki müdahalesine son verilmesi talebini yinelemek ve girdikleri her ülkenin bağımsızlığını tehdit eden uzantılarının rolünün sona ermesini sağlamak için iki taraf arasındaki herhangi bir müzakereye katılma konusunda kararlılık göstermek gerekir. Bugün gerekli olan, imkanları ve ona nasıl ulaşılacağını anlayan, imkânsızı ve sonuçlarıyla nasıl başa çıkacağını idrak eden pragmatik bir bilgeliktir.