Kifah Mahmud
TT

Barış ve savaşın maliyetleri arasında İran savaşı

Washington ve Tahran arasındaki çatışma, kesin bir zafer veya çözüm olmadan yedinci ayına giriyor. Bu sonuç, her iki tarafın da acizliğinden ziyade, her birinin savaşı uzatmanın bitirmekten daha az maliyetli olduğunu düşündüğünü gösteriyor. Savaşlar, açıklanan hedeflerine göre değil, karar alma sürecini kontrol edenlerin hesaplarına göre ölçülür. Burada, karşıt hesaplar tek bir sonuçta buluşuyor; savaş ve barış arasında gri bir alanda kalmak. Devrim Muhafızları, barışın maliyetinin kendisi için savaşın maliyetinden daha yüksek olduğuna inanıyor. Zira savaş, liderliğine ve altyapısına verdirdiği ağır kayıplara rağmen, kendisine hiçbir siyasi düzenlemenin veremeyeceği bir şeyi sunuyor; istisnai statüsünü sürdürmek için gerekçe. Daimi olağanüstü hal, çökmekte olan ekonomi, protestoların bastırılması ve Devrim Muhafızlarının devlet marjında kurduğu ekonomi imparatorluğu hakkındaki iç soruları askıya alıyor. Öte yandan barış, tüm bu sorunların eş zamanlı olarak ele alınması, hesap sorulması, gücün yeniden dağıtılması ve belki de İran'ın kaynakları üzerindeki hakimiyetinin sona ermesi anlamına geliyor. Bu anlamda, savaşı sürdürmek stratejik bir seçimden ziyade bir hayatta kalma içgüdüsüdür.

Diğer tarafta ise başka bir hesap söz konusu; bir varil petrolün fiyatı. Amerikalı seçmen operasyonlar haritasını okumaz, yakıt fiyatlarını okur. 90 doların üzerindeki herhangi bir fiyat, ara seçim döneminde olumsuz bir psikolojik etkiye sahiptir. Bu nedenle, büyük ölçekli askeri tırmandırmadan Washington'un “ekonomik öfke” olarak adlandırdığı şeye kademeli bir geçiş yaşandı. Bu kapsamda kalibre edilmiş bir deniz ablukası, ince yaptırımlar ve enerji piyasasını ateşlemeden düşmana kan kaybettiren sınırlı saldırılar uygulanıyor. Bu, kesin zafer mantığıyla değil, piyasaların termometresine göre yürütülen bir savaş.

Bu denklemin en çarpıcı örneği Hürmüz Boğazı'nda yaşananlardır; bir tarafta Washington tarafından İran limanlarına, diğer tarafta Tahran tarafından tüm boğaza uygulanan bir çifte abluka var. Boğazda tam bir kapanma, tahammül sınırlarını aşan bir tepki gerektirirken, tam bir açılma Tahran'a yeniden günlük yarım milyar dolar kazandıracaktır. Bu nedenle, boğaz tıpkı savaşın parça parça yönetilmesi gibi, parça parça yönetiliyor ve ateşkesler yapılıyor, bozuluyor ve yenileniyor, ancak hiçbir zaman bir uzlaşmaya dönüşmüyor.

Ancak boğazın daha tehlikeli bir işlevi daha var, o da örtü sağlamak. Tahran krizi başlattığından beri, dünya dikkatini tankerlere, mayınlara ve sigorta oranlarına çevirirken, savaşı başlatan konu olan yüksek oranda zenginleştirilmiş uranyumun kaderi gündemden düştü. Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu yakın zamanda, sınırlı bir raporda, bu stokun yerini veya durumunu halen doğrulayamadığını bildirdi. Yüzde altmış oranında zenginleştirilmiş 400 kilogramdan fazla uranyum stoku, askeri eşiğe sadece bir adım uzaklıkta. Sulardaki gürültü tünellerdeki sessizliği örtüyor ve bir boğaz gemilere kapatılarak bir dosya fiilen kapatılıyor.

Bu arka plan karşısında, Pekin ile yapılan sessiz anlaşma netleşiyor; Pekin'in Tahran'a gelişmiş silahlar -radarlar, hava savunma sistemleri ve uçaklar- tedarik etmemesi karşılığında, ABD'nin Çin'in İran petrolü almasına hoşgörü göstermesi, hatta bu petrolü satın alan Çin şirketlerine uygulanan yaptırımları kaldırma sözü vermesi. Başka bir deyişle, Washington, İran'ın askeri olarak nefes alamaması şartıyla mali olarak nefes almasını kabul etti. Yüzlerce omuzdan atılan hava savunma füzesi için yapılan bir anlaşmayla ilgili haberler, bu denklemi geçersiz kılmıyor, aksine sınırlarını netleştiriyor; düşük irtifa uçuşlarının maliyetini artıran sistemlere izin var, ama hava savunma kubbesini yeniden inşa edecek sistemler yasak.

Tahran'a gelince, savaşı dayanma değil, dağıtma mantığıyla yönetiyor. Doğrudan aynı ivmede karşılık vermenin imkansız olduğu durumlarda, savaşı kendi sınırlarından uzak tutmak ve çevre bölgeyi bir savaş alanına dönüştürmek için Irak, Lübnan ve Yemen'deki vekillerini harekete geçirdi; bu amaçla Irak’ta kendisine sadık kollarını bölge ülkelerine karşı kullandı. Ardından çevresine ekonomik bir bedel ödetti; ülkeler doğrudan savaşa dahil oldukları için değil, sadece komşu oldukları için hedef alınıyor ve zenginlikleri İran'ın münhasır olarak kontrol etmek istediği bir koridordan geçtiği için kuşatılıyorlar.

Iraklı fraksiyonların ve milis grupların, Hizbullah'ın ve Husilerin “ekonomik ofisleri” olarak adlandırılabilecek şeylerse daha da tehlikeli. Bunlar artık sadece askeri kollar değil, faaliyet gösterdikleri ülkelerin kaynaklarını kullanarak savaşı finanse eden finansal ağlardır. Irak Petrol Bakan Yardımcısı ve Asaib Ehlil Hak ve Ketaib Seyyid eş-Şüheda liderlerini hedef alan Amerikan yaptırımları, bunların işleyiş mekanizmasını açıkça ortaya koydu. Böylece Irak, kaynakları üzerinde kontrol sahibi egemen bir devletten, hiçbir çıkarı olmadığı bir savaşın finansal kanalına dönüşüyor ve bunun bedelini yatırımcıları ve uluslararası bankaları caydıran bir finansal itibar kaybıyla ödüyor.

Bu eksenleri birleştiren tek bir nokta var: Her taraf, savaşı sona erdirmekten ziyade, sürdürmekten daha fazla kazanç sağlıyor. Devrim Muhafızları zaman satın alarak hayatta kalmayı garantiliyor, Beyaz Saray varil fiyatını kademeli olarak satın alıyor, Pekin tarafsızlık yoluyla ucuz petrol satın alıyor ve vekil güçler kaçakçılık yoluyla nüfuzlarını satın alıyor. Bu nedenle, savaşı sona erdirmek için ek bir saldırıya oynanan bahis kaybedecektir. Bu tür savaşlar ateş gücüyle değil, maliyet denkleminin değişmesiyle biter: Barış, karar vericiler için savaştan daha ucuz hale gelmelidir ve bunun için önce savaşı kârlı kılan finansal damarlar kesilmelidir. Bu gerçekleşmeden, kimse onu sona erdiremediği için değil, karar vericiler sona ermesini istemediği için savaşın ucu açık kalacaktır.