Bir hiçbir şeyi unutmayan hafıza bir de yalnızca arzu ettiklerini hatırlayan hafıza vardır. Bu ikisi arasında, siyasette en yaygın olan ancak en az kabul edilen olgulardan biri doğmuştur; çifte standartlı hafıza. Kamusal hayatta, unutmak her zaman hafızanın bir kusuru değildir, hatırlamak da her zaman bilinçli bir farkındalığın kanıtı değildir. Bir kişi, anlatısını desteklediği için bir olayı hatırlayabilir ve onu tehdit ettiği için de unutabilir. Bu noktada, hafıza tarafsız bir gerçek deposu olmaktan çıkar ve geçmişi bugüne uydurmak için bir araç haline gelir. Bu yeni bir olgu değil ve herhangi bir tarafın tekelinde de değil. Aksine bu, iktidarın en eski ve en incelikli araçlarından biridir, çünkü gerçeği gasp etmez, sadece düzenler.
İdeolojik güdümlü zihin, zamanı manipüle etmede ustadır. Rakibini kınarken yarım asır öncesinden bir olayı sanki dün olmuş gibi anlatır, ama onu zor durumda bırakacaksa birkaç yıl önce söylediği bir şeyi hatırlayamaz. İttifaklar değişir, sloganlar yer değiştirir ve savunucuları bir davadan diğerine geçer. Sonra, seçici hafıza devreye girer ve dünü bugünle uyumlu kılan köprüyü kurar. İşte paradoks burada gizli; siyasetçinin çoğunlukla tarihi tahrif etmesine gerek yok, ondan istediğini seçmesi yeterli. Ve seçmek, düpedüz yalan söylemekten daha tehlikeli, çünkü bir yalan, anlatı gerçeklikle karşılaştırıldığında ortaya çıkarılır, seçicilik ise argümanını tamamen doğru gerçeklerden oluşturur, ancak bu gerçeklerden bazılarını açıklar, bazılarını da gizler. Böylece tamamlanmış gibi görünen eksik bir tablo, tüm yalanlardan daha yıkıcı bir yarı gerçek ortaya çıkarır.
İran politikası bu çifte standartlığın en açık çağdaş örneği olabilir. Tahran, söylemlerinde egemenlik ilkesini öne çıkarıyor ve müdahaleyi reddediyor, sınırlarına yakın herhangi bir yabancı askeri varlığı ulusal güvenliğine tehdit olarak görüyor. Bu, devlet mantığı içinde anlaşılabilir bir duruş, ancak ilke, ilgili tarafa ve coğrafi bağlama bağlı olarak değişime tabi olduğunda mutlaklığını kaybediyor. Zira düşmanları söz konusu olduğunda, egemenlik tartışılmaz bir kırmızı çizgi haline geliyor. Ancak kendi nüfuzuyla bağlantılı olduğunda, müdahale eylemi direniş, ortak güvenlik, arenalar birliği ve eksen savunması başlıkları altında yeniden çerçevelendiriliyor.
Bu çifte standart söylemle sınırlı kalmıyor. Tahran, Körfez ülkelerini Amerikan ekonomik baskısına katılmamaları konusunda uyardı ve açıklamaları, bunu yapmaları halinde komşu ülkeleri çıkarlarını hedef almakla tehdit etme kertesine vardı. Aynı zamanda, İran, devletlerin egemenliğine saygı duyduğunu söylerken, adı Irak'taki silahlı örgütler ve Irak Kürdistan Bölgesi'nin önemli bir bölümüne saldırılar düzenleyenlerle ilişkilendiriliyor. Öyle ki Bağdat, topraklarının komşularını veya kendi bölgesini hedef almak için bir platform haline gelmesini önlemesine yönelik artan bir baskıyla karşı karşıya bulunuyor. Zira bu durum ABD ve müttefikleri için kırmızı çizgi olarak kabul ediliyor.
Bu denklemin en açık tezahürü Irak Kürdistan Bölgesi ile olan ilişkide ortaya çıkıyor. Başkenti, İran'ın güvenliğini tehdit eden unsurları barındırdığı bahanesiyle birden fazla kez balistik füzelerle bombalanan bu bölge, kendisinden güvenlik anlaşmaları gereği İran Kürt muhalefetini silahsızlandırması ve sınır şeridinden uzaklaştırılması istenen aynı bölgedir. Başka bir deyişle, komşunun topraklarında silahlı örgütlerin bulunması, Tahran'ın düşmanı olduklarında kabul edilemezken, Irak'taki milisler, Lübnan'daki Hizbullah ve Yemen'deki Husiler gibi müttefikleri olduklarında meşru kabul ediliyor. Kural aynı, ancak kural silahı kullanana göre değişiyor.
İran bu konuda bir istisna değil, aksine en tutarlı ve bariz örnek. Birçoğunun iki kitabı vardır; biri her fırsatta yüksek sesle okudukları maruz kaldıkları haksızlıklar kitabı, diğeri ise saklı tuttukları kendi yanlışlarının kitabı. Bu nedenle söylemler birbirine benzerken, anlatılar çelişkilidir. Böylece uluslararası hukuk ve iyi komşuluktan bahsetmek, eylemlerin ölçüldüğü bir standart olmaktan ziyade, düşmanlara karşı kullanılan bir silah haline gelir. Burada mesele, bir devletin güvenliğini koruma veya ittifaklar kurma hakkını inkar etmek değil, mesele daha inceliklidir; başkalarından uymalarını talep ettiğimiz ilke, koşullar değiştiğinde bizim için de bağlayıcı olmaya devam eder mi? Bu, gerçekçiliği seçicilikten ayıran çizgidir. Gerçekçilik, devletlerin çıkarları olduğunu ve manevra yapabileceklerini, uzlaşabileceklerini ve müttefiklerini değiştirebileceklerini kabul eder. Ama çifte standartçılık, kendisinin bağlı olmadığını düşündüğü kuralları başkaları için koyar ve o zaman hafıza, tarihi anlamak için bir araç olmaktan çıkıp pozisyonları haklı çıkarmak için bir araca dönüşür.
Çifte standartlı hafızayla yaşayan toplumlar tarihlerinden ders almazlar; aksine, onu yeniden üretirler. Onlar için tarih bir okul değil, savaş için bir tanık gerektiğinde açılan, anlatıya hizmet etmeyen bir olay yaşandığında ise kapanan bir cephane deposudur. Bu nedenle, tarihle uzlaşma, tek bir anlatı üzerinde anlaşmakla başlamaz -bu imkansızdır- ancak basit ama zor bir fikri kabul etmekle başlar; geçmiş, ona karşı değişen tutumlarımızla değişmez. Sonuçta, bedeli ödeyen tarihçi veya düşman değil, budanmış bir anlatının kendilerine miras bırakıldığı ve daha sonra kimlikleri olarak bunu savunmaları istenilen nesillerdir. Olayların yorumlanmasında ve bunların nedenleri ve sonuçlarının değerlendirilmesinde farklı görüşlere sahip olmakta özgürüz, ancak başkalarının yalnızca bize uygun olanı hatırlamasını talep etmekte ve gerçek çok ağır geldiğinde kendimize unutma izni vermekte özgür değiliz. Olgun bir siyasi hafıza, her şeyi koruyan değil, hatırlamaktan nefret ettiği şeyleri hatırlayabilen bir hafızadır. İstikrarlı bir gelecek isteyen bir devlet, ne intikam peşinde koşan ne de gerçeği çarpıtan bir hafızaya, kimin olduklarına bakmaksızın gerçekleri, kimin işlediğine bakmaksızın hataları ve kimliklerine bakmaksızın kurbanları kabul eden bir hafızaya ihtiyaç duyar.
Eğer hafıza ideolojinin malı haline gelirse, gerçek, anlatıyı kontrol edenlerden izin almadıkça var olma hakkını kaybeder. İşte büyük paradoks budur: Kendi geçmişleri incelendiğinde balık hafızalı olanlar, rakiplerinin geçmişi incelendiğinde tek bir virgülü bile atlamayan titiz zihinlere dönüşüyorlar. Bu, bir hafıza zayıflığından ziyade, ona karşı dürüstlükte zayıflıktır. Siyaset pozisyon değiştirir, çıkarlar ittifakları değiştirir ve zaman çok şey değiştirir; sadece gerçek bu değişikliklerle değişmemelidir.