Abdurrahman Raşid
Suudi Arabistan’lı gazeteci. Şarku’l Avsat’ın eski genel yayın yönetmeni
TT

Körfez ve İran arasında Çin

Suudi Arabistan ve İran'ın tek ortak noktası Çin'dir. Her iki ülkenin petrolünün en büyük alıcısıdır ve savaşın neden olduğu arz kesintilerinden ve sonuçlarından da etkilenmektedir. Benzin fiyatları yaklaşık üçte bir oranında artmıştır ve Arap pazarlarına ihracatı azalmıştır, fakat Çin ekonomisi büyümeye devam etmektedir.

Çin, Ortadoğu bölgesinde enerji ve deniz güvenliğinin en çok ilgilendirdiği ülkedir çünkü Körfez'den petrol satın almayan ve dünyanın en büyük üretici ve ihracatçısı haline gelen ABD'nin aksine, bölgenin ana petrol ithalatçısıdır. Bölgedeki muazzam çıkarlarına rağmen Pekin'in politikası, ABD'ninkinden o kadar farklıdır ki bazen anlaşılması zordur.

ABD'nin, özellikle İngiltere'nin Süveyş'in doğusundan çekilmesinden bu yana, enerji akışını koruma ve komünist yayılmaya karşı koyma konusunda çıkarlarıyla tutarlı, iyi bilinen bir politikası var. Komünizme karşı Nixon, bölgesel olarak İran ve Suudi Arabistan'ı destekleme politikası benimsemişti. Ardından, Körfez'i korumak için askeri güç kullanma taahhüdüne dayanan, iyi bilinen “Carter Doktrini” geldi.

Ortadoğu Çin için önemli, ancak henüz orada çıkarlarını koruyucu bir rol üstlenmedi. Çin, dünyanın en büyük tanker filosuna sahip olmasına rağmen, gemileri Hürmüz Boğazı dışında beklemeye devam ediyor. Yine Yemen'deki Husi milislerinin kontrolündeki bölgelerin yakınında, Aden Körfezi'nde de bir deniz gücü bulunuyor. Saldırılara rağmen, Çin kuvvetleri onlarla çatışmaya girmedi ve tankerleri okyanusta beklemeye devam etti.

Çinli politikacılar büyük olasılıkla ABD-İran çatışmasına karışmamayı tercih ediyorlar ve belki de İran'a karşı müdahaleden kaçınarak Trump yönetimini zayıflatmak onlara daha uygun geliyor. Tahran şimdi bazı Çin gemilerinin Hürmüz Boğazı'ndan geçmesine izin vermeye karar verdi, ancak bu taviz, Amerikalıların İran saldırılarına karşı daha korunaklı olan Umman sularında bir deniz koridoru açmasından sonra çok geç geldi.

Çoğu tanker İran rotasını terk edip Umman koridorundan geçmeye başladıktan sonra, İranlıları geçen hafta Bağdat'a gidip, petrol tankerlerinin hedef alınmaktan muaf tutulacağına ve kendi deniz yollarını kullanmaları gerektiğine Iraklıları ikna etmeye çalışmaya iten de yine bu çözüm yoluydu.

Savaş şimdi veya bir yıl içinde sona erecek ve uzun vadede Çin, çıkarlarını savunmak için daha önce büyük güçler olan İngiltere ve ABD tarafından kullanılan stratejiyi izleyecek; daha büyük bir filo, daha fazla askeri üs, savunma anlaşmaları ve daha iddialı bir dış politika. Ama şimdi değil. Bugün Çin, Amerikan hegemonyasıyla birlikte yaşıyor çünkü öncelikle petrol akışının devamlılığının sağlanmasından fayda sağlıyor ve ikincisi, daha uzakta, Tayvan, Güney ve Doğu Çin Denizleri ile Pasifik ve Hint Okyanuslarında jeopolitik öncelikleri var. Bu nedenle eski ABD Başkanı Barack Obama, Çin'i “bedavacı yolcu” olarak tanımlamıştı, çünkü karşılık ödemeden ABD’nin denizlerdeki korumasından faydalanıyor.

Çin'in politikası bize biraz garip geliyor. Tarihsel olarak, eski küresel iki kutuplu sistemle başa çıkmak için kendimizi bir kampa, Fransızlara veya İngilizlere, Mihver Devletlerine veya Müttefiklere, Sovyetler Birliği'ne veya Amerika Birleşik Devletleri'ne hizalamaya alışkınız. Ancak Çin, hızla büyüyen bir büyük güç ve henüz bir konum veya kendi tarafında hizalanmayı dayatma aşamasına ulaşmadı. Bu, Pekin'in ittifakları veya pozisyonları olmayan bir ülke olduğu anlamına gelmiyor; onun da yakın jeopolitik alanında rakipleri var.

Ortadoğu ve Afrika'da Pekin, herkesin “dostu”dur; bu da politikalarıyla başa çıkmayı kolaylaştırırken, aynı zamanda onları anlamayı da zorlaştırıyor. Çin, savaşan Körfez devletlerinin petrolünün en büyük alıcısı ve hem Suudi Arabistan hem de İran'ın en büyük ticaret ortağı olarak kendisiyle çelişkili gibi görünüyor. Çin aynı zamanda hem İsrail'in ikinci büyük ticaret ortağı hem de Filistin davasının destekçisi!

Bugün gördüğümüz görünüşte monoton Çin tarafsızlığının, çıkarları genişledikçe ve bazen çatıştıkça azalması bekleniyor. Nitekim İran savaşı, bu politikasını test etti. Şu ana kadar Çin, açık tarafsızlığını terk etmek zorunda kalmadı, ancak çatışma genişler ve uzarsa bunu yapabilir. Bu, şu anda Amerikan ambargosuna meydan okumadan İran'a gizli ve sınırlı yardım sağladığı gerçeğini de ortadan kaldırmıyor. Pekin, Trump'ın yenilmesini istiyor ve aynı zamanda Tahran rejiminin doğası gereği çıkarlarına zarar veren bir kaos yarattığını da kabul ediyor.

İran ise Çin'i tek müttefiki olarak görüyor ve desteğini istiyor; Rusya'yı ise miras kalmış anlaşmazlıklar nedeniyle geçici bir müttefik olarak değerlendiriyor.

Bu arada, bölgedeki Arap devletleri, özellikle Körfez ülkeleri, karşılıklı çıkarlara dayalı kapsamlı ilişkiler geliştirdiler ve Pekin'i kazanmaya veya en azından tarafsız hale getirmeye çalışıyorlar ve bazı başarılar da elde ettiler.

Çin, defalarca belirttiği gibi, “başka bir ABD olmak”, yani hegemonik bir güç olmak istemiyor. Ancak, ejderha imparatorluğunun yükselişte olduğuna dair bolca kanıt var; bölgemizde ilk askeri üssünü Kızıldeniz'in güneyindeki Cibuti'de kurdu. Ayrıca Kızıldeniz girişinde daha önce Somali korsanlarıyla mücadeleye katkıda bulunan savaş gemilerine sahip ve ABD’nin çekilmesinin ardından oluşan boşluğu doldurmak zorunda kalacak.