25. Şanghay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ) Zirvesi, 31 Ağustos - 1 Eylül tarihleri arasında Kırgızistan'ın başkenti Bişkek'te başladı.
Bu zirveyle ilgili birçok soru var ve örgütün son çeyrek yüzyıldaki başarıları, uluslararası çevreler ve özellikle de Batı tarafından yakından izleniyor. Herkes şu soruyu soruyor: Bu zirve çok önemli mi? Ve daha da önemlisi, yalnızca güç yoluyla işleyen bir askeri ittifaka duyulan kaçınılmaz ihtiyaç olmadan, çok taraflı ve kapsayıcı bir dünya inşa etme yolunda bir adım mı?
Bu zirve, özellikle bölgesel iş birliği için sessizce ve istikrarlı bir şekilde güçlenen, küresel sahnede etkisini artıran bir platformun kuruluşunun ve yükselişinin yıldönümünü işaret etmesi nedeniyle önemli bir hadise gibi görünüyor.
Öncelikle üye devletlerin örgütsel yapısını inceleyelim. Zira birlikte, dünyanın nüfusunun, yüzölçümünün ve ekonomik çıktısının büyük bir yüzdesini temsil ediyorlar ve bu da örgüte bölgesel ve küresel meselelerde artan bir etki kazandırıyor.
Sayılar yalan söylemez ve bunlardan biri de üye devletlerin nüfuslarının dünya nüfusunun yüzde 42'sini ve satın alma gücü paritesine göre hesaplandığında küresel GSYİH'nin yüzde 36'sını temsil ettiğidir.
Bu rakamlar muadili G7'ninkilerle karşılaştırıldığında, karşılık gelen yüzdeler sırasıyla yüzde 10 ve yüzde 28'dir. Buna rağmen, geçen haziran ayında Fransa'da düzenlenen G7 zirvesi geniş çaplı küresel ilgi görürken, Bişkek zirvesinin çok az ilgi görmesi muhtemeldir.
Geleneksel Batı etki alanlarında ŞİÖ'nün yükselişinden korkanlar var mı?
Görünüşe göre, ŞİÖ'nün sadece bir alt bölgesel örgüt olmaktan çıkıp, yeni, daha kapsayıcı ve çok taraflı bir dünya düzeni arayan birçok ülke için daha geniş ve daha çekici bir çerçeveye dönüşmesinden gerçekten korkanlar var.
ŞİÖ'yü bu kadar ilgi çekici ve potansiyel olarak tehlikeli kılan husus, Çin'in ilkelerini, iş birliği mekanizmalarını ve kalkınma programlarını şekillendirmede çok önemli bir rol oynamış olması ve örgütün çekirdeği ve dinamik merkezi olmasıdır.
2001 yılında, örgütün ilk zirvesinde Çin, son derece başarılı olduğu kanıtlanmış bir ifade önerdi: “Şanghay Ruhu”. Karşılıklı güveni, karşılıklı faydayı, kültürel çeşitliliğe ve eşitliğe saygıyı, istişareyi ve ortak kalkınmayı savunan bu ruh, yıllar içinde örgüt üyeleri arasında iş birliğinin yol gösterici ilkesi haline geldi.
Bu noktada, varoluşu süreçleri içinde anlaşmazlıkların yaşanabileceği, ancak bunların mutlaka eski Roma savaş tanrısı Mars'a başvurmayı gerektirmeyeceği ontolojik bir bütün olarak gören Konfüçyüsçülüğün manevi etkisi açıkça görülüyor.
Üye devletlere baktığımızda, örneğin Çin, Rusya, Hindistan, İran, Belarus ve Orta Asya'dan hatta Afrika'dan ülkeleri görüyoruz. Bunlar arasında çeşitli alanlarda birbiri ile rekabet eden güçler var, ancak hepsinin ortak bir inkar edilemez arzusu var: İkinci Dünya Savaşı sonrası düzenin ve Bretton Woods sisteminin prangalarından kurtulmak. Çeyrek asrı geride bıraktığımız bu dönemde, uluslararası meşruiyetini kaybeden BM içinde bile yapısını baştan aşağı değiştirme yönündeki baskılar artıyor.
Bu söylediklerimize en iyi örnek Çin-Hindistan ve ardından Hindistan-Pakistan ilişkileridir. Burada, Pekin ve Yeni Delhi arasındaki ilişkilerin iyileştiğine dair işaretlere rağmen, Bişkek zirvesi, iki ülke arasında rasyonel rekabeti yönetmek ve böylece savaşın kaçınılmazlığını önlemek için stratejik bir platform görevi görebilir.
Aynı durum, Mayıs 2025'te küresel bir nükleer savaşın eşiğine gelen Hindistan ve Pakistan için de geçerli.
ŞİÖ zirvesinin dikkat çekici yönlerinden biri, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin'in varlığıydı; bu katılım Rusya'nın NATO tarafından hedef alınan bir ülke olmaktan ziyade, uluslararası alanda etkili ülkeler arasında hoş karşılanan ve arzu edilen bir ortak olduğunu gösteriyordu. Bu, Baltık bölgesinde potansiyel bir askeri patlama hakkındaki son endişeler göz önüne alındığında özellikle önemli.
Bişkek zirvesi, NATO'nun bir noktada Varşova Paktı'nın halefi olarak görebileceği bir askeri ittifaka dönüşmeyen, vizyoner bir uluslararası siyasi platform oluşturma yönünde ciddi bir girişim, dünyanın zaten ağır bedeller ödediği ve ödemeye devam ettiği hayalperest çatışmalardan kaçınarak, uluslararası gücün yeniden dağıtıldığı bir platform gibi görünüyor.
Asya ruhunun en önemli özelliği, üstünlük duygusu olmadan, gerçekliği anlama ve onunla etkileşim kurma yaklaşımıdır. Bu nedenle enerji, dijital ekonomi, yapay zeka, yeşil endüstri, bilim ve teknoloji ve eğitim, en önemli tartışma konuları arasında yer alıyor.
Bişkek zirvesi, henüz doğmamış olan yeni uluslararası düzenin anlamını ve yapısını yeniden tanımlamaya yönelik bir adım mı?