Hazım Sağıye
TT

Arap dünyasındaki savaş ve barış meseleleri üzerine

Bir ülkede gruplar kendi aralarında barışı sağlayamadıklarında “ortak vatanseverliğin” gerektirdiği şekilde birlikte de savaşamazlar. Ezilmişleri ve mazlumları için, kendilerini ezenlerin ve zulmedenlerin yenilgisi ile vatan düşmanlarının yenilgisinin bir olduğu ülkelerde her zaman durum böyledir. Aynı şekilde bu kesimler, savaşın biri içeride diğeri dışarıdan iki düşmanın savaşı olduğunu, kendilerinin ise ya pasif seyirciler ya da ölüm ve yıkıma ağıt yakanlar olduklarını düşünürler.
Bugün doğu Arap dünyası da işte bu durumdadır. İsrail’in düşmanca saldırıları karşısında Lübnanlıların, Suriyelilerin ve Iraklıların durumu budur. Çünkü bu ülkelerdeki ezilmişler ve mazlumlar için İsrail, onlara karşı düşmanlıkta altta kalmayan, hiçbir zaman vatan ve birliğine önem vermeyen tarafları hedef almaktadır. Bu taraflar bunun yanında bir de hiç utanmadan kendi vatandaşları ile hesaplarını görmek için ya Rusya gibi yabancı güçleri topraklarına yerleşmeye davet etmiş ya da dünyadaki pazarlık ve müzakere şartlarını iyileştirmek için İran gibi yabancı güçlerin hizmetine girmişlerdir.
Diğer bir deyişle; geniş halk kitlelerin görüşüne göre bu savaşlar; İsrail ile İran, Beşşar Esed, Hizbullah, Haşdi Şabi ve Kudüs Tugayı arasındadır ve burada bağlılığa, vatanseverliğe ve hamasete yer yoktur.
Aldatma, yalan ve kardeşlik edebiyatı bu gerçeği ve bu durumu örtbas ediyor. Bu nedenle her şeye rağmen kendisine itibarını geri vermek, ulusal birlik ve düşmana karşı birlik olmak gibi öğütlerde bulunmadan önce Halep ve İdlib’e bakmak iyi olur.
Doğu Arap dünyasının bu kadar kötü bir duruma düşmüş olmasının söz konusu toplumların ne kadar dağılmış olduğuna dair açık ve net bir kanıt olduğu doğrudur. Ancak adil olmak gerekirse bu, güçlü iç tarafın zayıf olan vatandaşlarına verdiği zararın da bir kanıtıdır. Aşırı güçlüler ile aşırı zayıflar bir araya gelerek bir vatan inşa edemezler. Bilakis özellikle bir tarafın aşırı güce sahip olmasının, diğer bir tarafın aşırı zayıflığının sebebi olduğu göz önüne alındığında bu, vatanın daha fazla parçalanarak bölünmesine neden olur.  Bu denklemde güçlü olan elbette füzelerin ve varil bombalarının yanı sıra cezaevlerine de sahiptir. Güçsüz ve zayıf olan ise üzerine bombalar yağan taraftır. Lübnan ve Irak’ta politikanın ve yönetimin imkansızlığı bunun bir kanıtıdır. Ancak en açık ve net kanıt, Suriye’nin yaşadığı yıkımdır.
Bu durumda bile giriştiği savaşta güçlü taraf ile dayanışma içinde olmadığı için zayıf tarafı eleştirenler bulunmaktadır. Bu kişilere göre zayıf taraf, düşmanın karşısında duramayan, iş birlikçi ve ajan arasında gidip gelen bir şeydir. Bu eleştirinin –ki çoğu zaman hakarettir- en ciddi ve tehlikeli yanı ise akıl ile duyguları birbirinden ayırmakta ileriye gitmesidir. Buna göre vatandaşlar ne tür acılara maruz kalmış olurlarsa olsun bu acılarını hissetmemesi, kendilerine bu acıları yaşatanlara karşı içlerinde bir tepki ya da duygu oluşmaması gerekir. Örneğin yakın geçmişte Saddam Hüseyin rejiminin cezaevlerini tıka basa doldurulan, orada çürüyüp ölenlerden kin ve öfkelerini, rejim yerine emperyalizme yöneltmelerini talep edenlere tanık olduk. Aynı şekilde Esed ailesi ve zulmüne karşı çıkanların ve direnenlerin şimdi bir şekilde yaralarını sararak Esed ailesinin arkasında saf olarak onun için dış düşmana karşı savaşmaları gerekiyor.
Peki, neden?
Çünkü bütün bunlar sahiplerine göre kendisine karşı her türlü muhalefetin ihanet sayılacağı kadar doğru olan bir analize dayanıyor. Ölenler, sakat kalanlar, evlerinden kovulanlar, her türlü öldürme araçları ile öldürülen sevdiklerini gömmeye bile fırsat bulamayanlar... Doğrudan emperyalizm ve Siyonizm ile mücadeleye odaklanan bu analiz bunlardan hiç birini fark etmez bile.
Bunu talep edenler, talep ettikleri kişilerin acılarını, maruz kaldıkları aşağılanmaları ve öldürülen çocuklarını unutabilecek Süperman  olduklarını varsaymıyor. Bilakis onları ne düşünen ne de hisseden, bu doğru analiz ve sonucunu otomatik olarak benimseyecek robotlar olduklarını varsayıyor. Bu durum bizlere daha Nasır döneminde yaygınlaştırılan milliyetçi rejimin zindanlarda işkence yapıp tırnaklarını söktüğü ama gerektiğinde hiç düşünmeden düşmana karşı onu savunmak için harekete geçen dava adamları, militan ve yoldaşlar hakkındaki efsaneleri hatırlatmıyor değil. Nitekim burada da insan-robot görüntüsünü pekiştirmek için efsanelere başvurulmaktadır.
Bu bağlamda; çatışmalar ve tehditler metnine dört dipnot eklemeliyiz:
Öncelikle savaşlara götüren süreçleri, İsrail ile güçlü ve sağlam gruplarımız birlikte inşa etmişlerdir. Doğu Arap dünyasında zayıfların ve mazlumların oluşturduğu geniş kesimlere hiçbir zaman bu konudaki fikirleri sorulmamıştır. Bu ne dün ne de ondan önce ve sonra gerçekleşmemiştir.
İkinci olarak; kader savaşları karşısında ortak vatanseverlik adına konuşanların barış döneminde (bu barış daha çok toplumlara karşı savaşları gizleyen ince bir örtüden ibarettir)  vatanseverliğe en çok zarar verenler olduğudur.
Üçüncüsü; düşmana karşı mücadele, ortak vatanseverlik alanında koparılan gürültülerin amaçlarından biri de despot yöneticileri işledikleri suçlardan arındırmak hatta barışta olduğu gibi savaşta da onları ulusal lider olarak kutsayıp yüceltmektir.
Dördüncü olarak da büyük bir çelişkiden aniden uyanmanın önünde onlara inanma eğilimi oldukça gerileyen diğer çelişkilerin de yavaş yavaş yitip gittiğidir.
Geriye tek bir gerçek kalmaktadır ki o da bir savaş başlatmak ya da savaşa girişmek isteyenler öncelikle kendi halkları ile barış yapmalıdır. Peki, bunların çoğu halkları ile barış yapmamak için savaşı seçerken böyle bir şey nasıl mümkün olabilir?