Lübnan’daki el-Hiyam (Khiam) Cezaevi’nin eski sorumlusu Ömer el-Fahuri’nin yargılanıp cezalandırılmasını isteyenler bu taleplerinde haksız değiller. Hatalı oldukları tek nokta, cezalandırmasını vatan hainliğine bağlamaları.
El-Fahuri cezalandırılmayı hak ediyor ama vatan haini olduğu için değil.
Mahkumlara zulmün en kötü biçimlerinden biri olan işkenceyi uyguladığı için cezalandırılmalıdır.
Öncelikli konunun bu olması gerekiyor. Bir insan bedenine acı çektirmek, daha sonra da bu bedenin sahibini küçük düşürmek her zaman çirkin eylemlerin en çirkini olarak görülmüştür.
İşkence, kurbanlarını insanlıktan çıkarıp yaşam ile ölüm arasında bir yerde bırakarak adeta insanlıktan gönüllü olarak kopuşun ilanıdır.
Şiddet ile zulüm arasındaki birçok farkın en önemlisi; birincisi zaferi isterken ikincisinin küçük düşürme ile birlikte eziyet etmeyi amaçlamasıdır.
Zalim kişi rakibini öldürmeyebilir ama kendisini bozuk ve kırılmış bir kimlik ile yeniden yaratır. Bu yüzden, işkence yapan kimselerin cezalandırılması siyasi bir görev olmasının yanında insani ve ahlaki bir görevdir. Ancak bu hassasiyet, bizim siyasi kültürümüzde oldukça zayıftır.
Beşşar Esed’in yaptıkları ve buna karşı takınılan donuk ve duygusuz tutum, bunun en iyi kanıtıdır.
Bu noktada yalnızca hatırlatma amacıyla El-Hiyam Cezaevi adı verilen zulüm abidesinin ziyaretçilerinin aktardıkları bazı bilgi ve gerçeklere değinmek istiyorum.
Buna göre; aralarında 400 kadının bulunduğu 3 bin kişiyi konuk eden cezaevinde, 19 kişi işkence altında hayatını kaybetmiş. Bazı gazeteciler ise bu cezaevine girişi “cehenneme düşmek” şeklinde niteliyor.
Tutuklulara uygulanan işkencelerden bazıları ise; kadın ve genç kızların ayaklarında sigara söndürmek, tutukluların başına çuval geçirip yere yıkmak ve başlarına basmak, kadın ve erkeklerin üzerine işemek, tecavüz etmekle tehdit etmek, çıplak bir halde sandalyeye bağlayarak buz gibi bir havada gece boyu dışarıda bırakmak, elektrik vermek, işkence gören diğer tutukluların çığlıklarını dinletmek ve sigara ile tutukluların göğüslerine Davut Yıldızı çizmek.
Yine anlatılanlara göre; cezaevinin en geniş hücreleri yalnızca 3 metrekareymiş. Tuvalet, su ve elektriğin olmadığı bu hücrelerde 5 ila 6 kişi kalıyormuş ve kendilerine susuzluktan ölmelerine yol açabilecek kadar az su veriliyormuş.
Bu zulüm abidesinin varlığı yasal olarak açıklanmamış olması, açılış tarihi olan 1985’ten 1995’e kadar burada görev yapanları, tutuklulara en acımasız işkenceleri uygulamaya teşvik etti.
Kızılhaç ancak bu tarihten sonra bu cezaevini denetleyebildi. Bunun ardından durum nispeten düzelmiş olsa da 2000 yılında cezaevine düzenlenen baskın ile hala cezaevinde bulunan 166 mahkum kurtarıldığında bazıları, Nazilerin soykırım kamplarıdan kurtulanlar gibiydi.
El-Fahuri’nin yargılanması aracılığıyla yargılanması ve cezalandırılması gereken işte bu zulümdür.
Vatan hainliği meselesi ise Lübnan için karmaşık bir mesele olagelmiştir.
Kurtuluş ve bağımsızlığın anlamı üzerinde uzlaşamadığımız için vatan hainliğinin anlamı üzerinde de uzlaşamıyoruz. Çünkü çatışmanın taraflarından birinin bu konudaki yorumunu kabul ettiğimiz zaman bu; söz konusu tarafın diğerine karşı kazandığı zaferi alkışladığımız, meşrulaştırdığımız hatta belki de onu tamamlamak istediğimiz anlamına gelmektedir. Bu tür bir meşruiyete belirli koşullarda belirli güç dengelerine göre anayasa ve hukuki metinlerinde yer alabilir. Ama ne adaletli ne de tarafsızdır. Uzun vadede ise dengeli bir uzlaşı sağlaması imkansızdır.
Hizbullah lideri; “Lübnan’dan tüm dünyaya şunu haykırıyoruz; bu zamanda liderimiz, imamız, efendimiz ve Hüseyinimiz Ayetullah Ali el-Hüseyni El-Hameney’dir” gibi açıklamalarda bulunurken Lübnan’da bu 2 kelimenin anlamı üzerinde hemfikir olduğumuzu nasıl söyleyebiliriz?
Bu durumda; Lübnan’da bağımsızlık ve vatan hainliğinin anlamlarının kullanıma uygun olmadığı gerçeği ortaya çıkmıyor mu?
Daha fazlası da var. 5 yıl içerisinde 2 kurtuluşa tanıklık eden bir ülke ender hatta yok gibidir. Ama işte Lübnan, biri 2000 diğeri 2005 yılında olmak üzere 2 kurtuluşa tanıklık etti.
Genel olarak dünyanın bütün ülkelerinin tarihlerinde tek bir kurtuluş tarihi vardır. Bu tarih ilgili devletin kuruluş tarihi kabul edilir ve kutlanır. Ülkenin kurtuluş efsanesi bu tarihe göre yazılır. Bağımsızlık sonrası iktidar da meşruiyetini bu efsaneden alır. Lübnan’da ise bunun aksi yaşanmıştır. Her 2 kurtuluş da bu tür bir şeye yol açmamıştır.
Lübnanlıların geniş bir kesiminin ülkelerinin İsrail işgalinden kurtulduğu 2000 yılını asıl kurtuluş tarihi olarak kabul ederken bir diğer kesimin Suriye işgalinden kurtulduğu 2005 yılını kurtuluş tarihi kabul ettikleri bir sır değildir.
Bu nedenle; bu iki kurtuluş tarihini tek bir söylemde ve tek bir duyguda bir araya getirmek nasıl imkansız ise ikisini de reddedip kutlamamakta imkansızdır.
İşte bakış açılarındaki bu farklılık nedeniyle vatan hainliği, bugün yaygın olan hatalı şekliyle bilinmeyi sürdürüyor.
Bu da ilkel intikam içgüdülerinin her zaman harekete geçmeye hazır bir durumda olmasına yol açıyor.
Peki, vatan hainliği ve kurtuluş konusunda uzlaşmamız bu kadar uzak bir ihtimal ise en azından zulüm hakkında hemfikir olmamız mümkün mü?
Lübnanlıların; hangi tarafa hizmet ediyor olursa olsun işkencecinin en ağır cezayı hak ettiğini deklare eden ortak bir tutum benimsemeleri mümkün mü?
Bu denklemin; el-Hiyam gibi Anger ve el-Borifaj’a da uygulanması mümkün mü?
Taraflar, cellat oldukları kanıtlanan “dostlarını” desteklemekten vazgeçip yargıya teslim etmeye hazır mı?
Bu tür bir tarihi uzlaşıya varmak için öncelikle her şeyi göze alıp politika ve vatanseverliğe karşı ciddi bir tutum benimsemeliyiz. Ancak bu şekilde; politikaya verilen önem ile vatanseverliğe atfedilen kutsallığın azalmasını sağlayıp zulüm ve işkence için bir gerekçe olmalarının önüne geçebiliriz.
Ancak bu sayede, bu 2 bakış açısının kurbanları için adalet sağlayabiliriz.
Bu sözlerin bir vaaz gibi olduğunu söyleyenler olabilir ki gerçekten de öyledir. Özellikle de zulmün anlamı üzerinde uzlaşma ihtimalimizin en az vatan hainliği konusunda uzlaşma ihtimalimizden fazla olmadığı göz önüne alırsak. Çünkü bizim ülkelerimizde –bunun örneği çoktur- eyleme geçmek için uygun fırsatın bekleyişi içinde her şey yalnızca sözde kalır.
Evet, bu yazı bir vaazdır. Ama vaaz, ne şekilde olursa olsun kışkırtma ve tahrikten daha iyidir.
TT
Lübnanlılar için vatan hainliği ve zulmün anlamları
Daha fazla makale YAZARLAR
لم تشترك بعد
انشئ حساباً خاصاً بك لتحصل على أخبار مخصصة لك ولتتمتع بخاصية حفظ المقالات وتتلقى نشراتنا البريدية المتنوعة