ABD Savunma Bakanı geçen hafta sonu düzenlediği basın toplantısında, ülkesinin Suudi Arabistan'ın Saudi Aramco şirketinin tesislerinin maruz kaldığı saldırıya vereceği karşılığın, Suudi Arabistan savunmasını güçlendirmek olacağını açıkladı. Oysa İran tehdidinin kaynağını ortadan kaldıracak bir karşılık verileceğini söylemesi gerekiyordu. Bu, geçen hafta yazımızın sonunda bahsettiğimiz “yerinde sayma” politikasından hala tam anlamıyla ayrılamadığımızı doğruluyor.
Her ne kadar İsrail seçimlerinin sonuçları, ülkenin barışa yoksa savaşa mı yöneleceği belirsizliğini tam olarak ortadan kaldırmamış olsa da Binyamin Netanyahu’yu başbakanlıktan uzaklaştırdığı kuvvetle muhtemel.
Bu karar, dindar sağcılar ile seküler ve askeri sağcılar arasındaki çatışmanın sonucuna bağlı. Bunun yanında İsrail’in, bu aşamada kısa sürmeyecek ve aşırı, keskin eğilimlerin yokluğu anlamına gelen bir ulusal birlik hükümetinin kuruluşu ile sonuçlanabilecek bir bekleyiş dönemine gireceği ve içişlerini düzenlemekle meşgul olacağı da çok açık. Aynı şekilde büyük olasılıkla “Yüzyılın Anlaşması” da zaten ölü olarak doğduğunun itiraf edilmesinin ardından gömülecek.
Bu düşünce doğru çıkarsa özellikle Washington ile Tahran arasındaki kriz ve İsrail’e komşu ülkelerdeki İran’ın varlığı konusunda İsrail’in bölgedeki rolünde muhtemelen temel bir değişime tanıklık etmeyeceğimizi söyleyebiliriz. Bunun arkasındaki ana neden de ABD politikasının açıkça nereden gelirse gelsin askeri gerilimi tırmandırma adımlarına karşılık vermeme eğilimi olabilir.
Söz konusu yerinde sayma politikasının, Suriye’deki İdlib meselesinde de takip edildiği belirgin bir şekilde görülüyor. İdlib’de Rusya’nın şiddetli bombardımanlarının ve elbette Hizbullah ile İranlı milis güçlerin eşlik ettiği rejim güçlerinin yürüttüğü harekat devam ederken ateşkese yönelik hiçbir çaba yok.
İdlib’in durumu ve halkının trajedisi ABD ve Avrupa’nın kayıp ilgisini hak etse de her şey olduğu gibi kalmaya devam ediyor. Erdoğan’ın yaklaşımı ise narsisizmi ile müphem sultanlık vaatleri arasında kaybolmuş bulunuyor. Astana’da Rusya ve İran ile birlikte oynadığı sözde zekice oyunun ise daha fazla yıkım, tehcir ve ölümlerle sonuçlanacağı önceden belliydi.
Görünüşe bakılırsa Başkan Trump da İran’ın provokatif eylemlerine karşı yerinde sayma politikasını benimsiyor. Bu nedenle, ABD’den yaptırımlar dışında bir tepki ve yanıt beklemek zor.
Nitekim ne ABD’ye ait İHA’nın düşürülmesi ne de Suudi Arabistan’daki petrol tesislerine düzenlenen saldırı ve öncesinde petrol tankerlerinin hedef alınması, bütün bu olay ve saldırılar Başkan Trump’ın tutumunda ne öz ne de stratejik derinlik açısından bir değişikliğe yol açmadı.
Doğrusu Başkan Trump’ı anlamak zor değil. Ama asıl anlaması zor olan İran rejiminin, kendisine uyguladığı yaptırımlar karşısındaki direnme gücünü görmezden gelmesidir. İran’ın bu gücünün en önemli dayanaklarından biri de; Tahran’ın ABD baskısına karşı koyabilmesi için Rusya, Çin ve diğer ülkelerin doğrudan ve dolaylı bir şekilde kendisine sağladığı direniş faktörlerine güvenmesi ve dayanmasıdır. Bu ülkelerin bunu yapmasının nedeni ise İran’a duydukları sevgi değil ABD’ye yönelik nefretleri, onu kızdırma, bölgeden uzaklaştırma hatta çıkarma istekleridir.
Bütün bunlar, İran’ın Abkayk (Abqaiq) ve Hurays’taki (Khurais) petrol tesislerine saldırı düzenleyerek gösterdiği cüretkarlığı açıklıyor. Diğer yandan bu saldırı, savaşa sürüklenmemek olan ABD politikasının parametresi ile genişleme hırslarından vazgeçmemek olan İran politikasının parametresini de ortaya çıkarmış bulunuyor.
Her şeyden önce İran rejiminin, Aramco saldırısından önce genişlemeci planları lehine önemli kazanımlar elde ettiğini ve daha önce görülmemiş bir şekilde ırkçılık ve mezhepçiliği alevlendirerek ülkelerin sosyal yapısını çökertme çabalarında başarılı olduğunu itiraf etmeliyiz. Bunun yanında Batılı oluşumlara sızmayı ve yardım almayı başardı. Kimi zaman yatırımlar ve kazanımlar ile onları kandırıp kimi zaman da vatandaşlarına zarar vermekle tehdit etti. Hatta bazılarını keyfi bir şekilde ve savunma hakkı tanımadan tutukladı. Araştırmacı ve akademisyenlerinin itibarını zedeleyen iftiralarda bulundu. Sözde yumuşak güç diplomasisini güçlendirmek adına Batı’da karar çevreleri ile bağlantıları olan İranlı şahsiyetleri harekete geçirdi. Daha da tehlikelisi Trump yönetiminin tereddütlü yaklaşımına, askeri ve diplomatik açıdan içe kapanma eğilimine güvenerek müttefiklerine yönelik saldırılarında gittikçe daha ileriye gitmeye başladı.
İran’ın Saudi Aramco şirketinin tesislerine yönelik çirkin saldırısı, düşüncesizce yapılmış bir eylem değildir. Bilakis Mollalar rejiminin, uluslararası medya kuruluşlarında ve kulislerde dönen tartışmalarda gündemde tutmaya çalıştığı pazarlık kartlarını güçlendirmek amacıyla atılmış hesaplı bir adımdır.
Yukarıda zikrettiklerimizden sonra, İran’ın bu zorbalıklarının sona erme ihtimali olup olmadığını sormaya hakkımız var mı? Bazı önlemlerin alınmaması durumunda bu soruya evet yanıtını vermemiz imkansız. Bu önlemlerden bazıları ise şunlardır:
- Aşırı baskı yaklaşımından taviz vermemek. Ekonomik ambargoyu sıkılaştırmak. ABD’ye düşman ve rakip olan ülkelerin sağladığı boşlukları kapatmak.
- İran’ın önemli tesislerini devredışı bırakacak ve kibrini sarsacak siber saldırılar düzenlemek.
- İran’ın umursamaz dikbaşlılığını ve intihar eğilimini dizginlemek için uluslararası kamuoyunu seferber etme çabalarını arttırmak. Güçlü ve kararlı bir uluslararası koalisyon kurmak için hemen harekete geçmek.
- Yemen’in çıkarlarını ve halkının güvenliğini hiçe sayarak İran’ın emirlerine uyan Husilerin provakasyonlarına son vermek için baskıyı arttırmak
- ABD ve Körfez ülkelerinin bir kırmızı çizgi üzerinde anlaşmaları ve İran’ın bunu ihlal etmesi halinde caydırıcı bir askeri karşılık göreceği ve ağır bir bedel ödeyeceğini deklare etmeleri.Trump, ülkesinin geçmişte giriştiği askeri maceralar gibi bir maceraya sürüklenmeme kararında haklı olabilir ama bu, İran ya da başka bir ülkenin uluslararası güvenliği tehlikeye atabileceği anlamına gelmiyor ve gelmemelidir de. ABD hem ahlaki açıdan hem de çıkarları için güçlü ekonomik ve güvenlik ilişkileri olduğu toplumların istikrarına yönelik her tehdide karşılık vermek zorundadır. Hiç kimse ABD’den kapsamlı bir savaşa girişmesini, Humeyni rejimini değiştirmek ya da devirmeye çalışmasını talep etmiyor. Yapması gereken tek şey onunla kararlılık ile başa çıkmak. Aksi takdirde; “Zalime senden zalimi yok mu diye sormuşlar. Bana mani olacak kimseyi bulamadım demiş.” atasözünde olduğu gibi hepimiz İran’ın rehini olarak kalacağız.
Bölgesel sistem; karşı karşıya olduğu tehlikeler ile yüzleşebilmesini engelleyen ve ülkeleri arasında diyalog, işbirliği ve dayanışma kurallarına dayanan reform çabalarını yıkan zorluklardan şikayet ediyor.
Bölgemiz, İran rejiminin mezhepçi devrimini ihraç etme ve etnik egemenliğini komşularına genişletmekte ısrar etmesi nedeniyle ardı ardına patlak veren krizlerinden kendisini kurtarması için hala uluslararası toplum ve özellikle de ABD’nin bir şeyler yapmasını bekliyor.
TT
İran'ın pervasızlığı ile Batı'nın çekingenliği arasında
Daha fazla makale YAZARLAR
لم تشترك بعد
انشئ حساباً خاصاً بك لتحصل على أخبار مخصصة لك ولتتمتع بخاصية حفظ المقالات وتتلقى نشراتنا البريدية المتنوعة