İyad Ebu Şakra
Siyasi analist, tarih araştırmacısı
TT

Irak: Cin şişeden çıktığında

1936  Irak Resmi Kılavuzu’nun bir kopyasına sahip olduğum için çok gurur duyuyorum. 1936 yılında Irak’ta, devletin (şimdiki) sınırları ile kuruluşunun üzerinden neredeyse 20 yıl geçmiş olmasına rağmen bir arada yaşama ve hoşgörünün kanıta ihtiyacı yoktu.
Her köşede aşiretçilik, mezhepçilik, ikisinin arasında sınıfçılıkla lekelenmiş bir siyasi hayatın olduğu doğru ama bunlar Iraklıların hayatlarını etkilemiyordu. Ayrımcılık yapmıyordu.
Yönetimi farklı dini gruplardan dini otoritelere bağlamıyordu. Aksine ülkedeki petrol rezervlerinin keşfedilmesinden sonra Maliye bakanlığına getirilen ilk isimler arasında Sassoon Eskell (Yahudi), Yousef Rizq Alah Ghanima (Keldani Hristiyan) ve Rüstem Haydar (Lübnan Baalbek doğumlu bir Şii) vardı.
Uzun süren Osmanlı hakimiyetinin akabinde doğan Arap kimliğinin, Avrupa ve uluslararası alanda yaşanan büyük çatışmaların bölgesel yansımalarına bağlanmasıyla görülen bölgesel ve yerel sarsıntılar Irak’ı bitkin düşürdü. Sykes-Picot Anlaşması nasıl ki Ortadoğu’da Osmanlı mirasını tasfiye etme görevi görmüşse Balfour Deklarasyonu da İsrail devletinin kuruluşundan önce Arap-Siyonist çatışmasının kıvılcımını çaktı.
Irak konusunda uzman kişilerin bildiği gibi Alman diplomat ve Nazi Almanya’sının Bağdat Büyükelçisi Fritz Grobba, modern Irak’ın sınırlarının şekillenmesinde önemli bir ağırlığı ve rolü olan İngiliz nüfuzunu sınırlamak için aktif bir şekilde faaliyet  gösteriyordu. Grobba bu faaliyetlerini iki yönde yürütüyordu:
Birincisi; Almanya’nın Filistin sorununa müdahil olmasını sağlamak. İkincisi; 1941 yılına kadar Irak hükümetleri üzerinde etkili olan bir siyasi blok kurmakta Iraklı genç subayların rolünü desteklemek.
1945 yılından sonra İngiltere’nin Irak’taki nüfuzu daha da güçlendi. Ancak Washington’un, Sovyetler Birliği’ni çevrelemeyi amaçlayan ittifaklar politikasını başlatmasıyla yavaş yavaş zayıfladı. Bu ittifaklar arasında 1958 yılında CENTO adını alan, Irak Cumhuriyeti’nin daha sonra Moskova’nın ve Nasırcı Mısır’ın desteğiyle ayrıldığı Bağdat Paktı da vardı.
Ellili yıllarda ve tam olarak 1956’da, Washington ve Moskova, Irak ve bölgenin genelinde iki eski sömürgeci güç İngiltere ve Fransa’nın mirasını devraldılar. Özellikle Irak içinde Baasçı ve Nasırcı Arap milliyetçileri ile komünistler arasında çatışma patlak verdi. Bu çatışma ancak 1963 yılında milliyetçi- Nasırcılar ile Baasçıların Abdulkerim Kasım’a karşı gerçekleştirdikleri darbe ile sona erdi. Fakat bu işbirliği de çok sürmedi. 1968 Temmuz’unda Cumhurbaşkanı Abdurrahman Arif’e karşı düzenlenen darbe ile Baasçılar, tek başlarına yönetime el koydular.
Bu sırada, Baasçılar ve milliyetçilerin egemenliği, Irak içindeki etnik gruplar arasındaki bir arada yaşama atmosferine olumsuz bir biçimde yansıdı. Filistin felaketinin, Iraklı Yahudilerin – çoğu zaman zorla- ulusal denklemden çıkarılmalarına katkıda bulunması gibi aşırı milliyetçi söylemler de önemli milli liderler, entelektüeller ve etkili politikacılar çıkaran büyük Kürt azınlığın bir dereceye kadar kendisini dışlanmış hissetmesine yol açtı. Bunun yanısıra başlangıçtan beri federal  bir Irak veya -şartların izin vermesi durumunda- bağımsız bir Kürt devleti aracılığıyla  “Kürt ulus devleti hayalini” gerçekleştirmek isteyen bir Kürt akımı da vardı.
Soğuk Savaş kamplaşmaları ve Arap-İsrail çatışması ortasında herhangi bir Arap devletinde bir iç savaşı finanse etmek zor değildi. Coğrafi olarak bütünleşmiş ve birbirine bağlı, toprakları petrol ve turizm gibi iki önemli zenginliğe sahip bir ülkede yaşayan, Arap olmayan büyük bir azınlık söz konusu olduğunda ise bunu yapmak çok daha kolaydı.
Öte yandan komşu ülkelerde görülen kademeli değişimlerde Irak siyasetini etkileyen faktörlerdendi. Şah yönetimindeki İran, bilhassa da Şah’ın kendisini “Körfez’in jandarması” atamasıyla uzun süre Irak yönetimine şantaj yapmıştı. Çünkü Şah Batı’nın,  Irak ise Moskova ekseninin müttefiğiydi. Daha sonra Şah rejimi devrildi ve iktidara Mollalar rejimi geldi. Arap rejimlerini hedef alarak yıkıcı “devirimi ihraç etme” stratejisini başlattı. Ateşi hala bölgeyi yakıp yıkan mezhepçi- fitneci ve genişlemeci bir kriz türetti.
Suriye ise teorik açıdan komşusu Irak’a paralel bir çizgi izledi. Baasçılar, 1963 yılında Suriye ile  Mısır arasındaki birliğin yıkılmasını sağladıktan kısa bir süre sonra 1966 yılında gerçekleştirdikleri darbe ile de milliyetçi Nasırcı etkiden kurtuldular. Ama çok geçmeden Suriye’deki Baas Partisi, Bağdat’taki Baas Partisi’ne muhalif bir çizgi benimsedi.  2 Baas partisi arasındaki uzaklaşmanın temel nedeninin –liderler arasındaki kişisel geçimsizliğin yanısıra- mezhepçi aidiyet olduğunu belirtenler de var. Zira Irak’taki Baas rejiminde Sünniler egemen unsur iken Şam’da Sünni olmayan azınlıklar –daha sonra da tek başlarına Nusayriler- rejimin temel taşını oluşturuyorlardı.
Her halükarda Baasçıların yönetimi altında 2 kardeş ülke, on yıllar boyunca siyasi olarak birbirine düşman oldu. Bu on yıllar ayrıca Şam rejiminin, Irak-İran savaşında Bağdat’a karşı Tahran rejiminin yanında yer almasına, yine Kuveyt’in Irak’ın işgalinden kurtarılması için Bağdat’a karşı kurulan koalisyonda yer almasına tanık oldu.
Ne yazık ki, iki Arap başkenti arasındaki yakınlaşma ancak ikisinin de İran’ın hegemonyası altına girmeleri hatta fiili olarak İran tarafından işgal edilmelerinden sonra gerçekleşti.
Bu işgal, Irak ve Suriye ile yetinmeyip Lübnan’ı da kapsadı. Şam aracılığıyla İran, Lübnanlı Şiilerin büyük bir bölümünü güney Lübnan’ı kurtarma gerekçesi ile ideolojikleştirmeyi, mobilize etmeyi ve silahlandırmayı başardı. Ancak Şiilere verdiği bu desteği, İsrail’in 2000 yılındaki çekilmesinden sonra, günümüze kadar sürdürdü.
2009 yılında İran’da ayaklanan ve bastırılan halk cini, 2011 yılında bu kez Suriye’de ayaklandı. İran, Lübnanlı ve Iraklı milis güçlerin de arasında olduğu mezhepçi milisler aracılığıyla dolaylı ve doğrudan müdahale ederek bunu da bastırdı. Batı ve Rusya’nın,Tahran rejimi ile imzalanan nükleer anlaşmayı korumaya yönelik yoğun ilgisinin katkıda bulunduğu uluslararası suç ortaklığı ile Suriye halkının ayaklanmasını da kontrol altına aldı.
Bugün ise Irak ve Lübnan’daki Şii cin ayaklanarak şişeden çıktı. Hükümetleri devirerek söz konusu hükümetler ile İran işgali arasındaki bağları ifşa etti. Devrimi ihraç etme projesinin bir süreliğine başarılı olsa da mezhepçi cazibesini dahi kaybettiğini, elinde kan dökerek ayaklanmaları bastırmaktan, ölüm kültüründen başka bir şey kalmadığını kanıtlamak için ayaklandı.
Bugün, cin lambasına isyan ederken bizler de yaşam kültürünün zaferinin ilk aşamaları ile karşı karşıyayız.