Salih Kallab
Ürdünlü yazar. Eski Enformasyon, Kültür ve Devlet Bakanı
TT

Batı Şeria'dan toplu göç bir hayal

Bu kesinlikle sadece bir "tesadüf", bir anlaşma ya da koordinasyon dâhilinde yapılmış bir şey değil.
Ürdün’ün Filistin hakkındaki zor kararlarını alan iki üst düzey yetkili var, ikisi de yerleşimcilerinin Filistin direnişlerindeki rollerinden ötürü ‘ateş dağı’ olarak adlandırılan Nablus asıllı. Birincisi Batı Şeria’dan Filistinlilerin Ürdün’e toplu göçe zorlanmasına karşı çıkmıştı, ikincisi de Balfour Deklarasyonu’nun ikinci kısmının Ürdün Nehri’nin doğu yakasını, yani Ürdün Haşimi Krallığını tehdit ettiğini söyleyerek uyarmıştı, bilindiği üzere Siyonist hareket “Nil’den Fırat’a” sloganını kullanıyor.
Daha önce bir makalemde zikrettiğim gibi, her ne kadar İsrail ve ABD’deki aşırılık yanlıları ile Siyonist Yahudiler, Filistinlilerin geri kalanlarını da Filistin topraklarından söküp atmak istiyor olsalar da bu mümkün değil. Bu daha önceki dönemlerde mümkün olabilmişse de artık imkânsızdır. Tarihi Filistin topraklarının Batı Şeria bölümündeki Filistinlilerin sayısı 3 milyonu aşmış durumda ve bu insanlar yarım asırdır her türlü göç girişimine direnmiştir. Batı Şeria şehirleri, köyleri yapısal olarak gelişmiş olup, kaliteli okulları, üniversiteleri ve oturmuş bir kent yapısı vardır.
Asırlık ve dahi binlerce yıllık zeytin ağaçları gibi köklerini bu öz topraklarına salmış Filistinlileri hiçbir güç yeni bir göçe zorlayamaz. Öte yandan İsrail’de gelecek kaygısı duyan ciddi bir kitle böylesi bir hamleye karşıdır, başta Avrupa ülkeleri olmak üzere batı dünyası da böylesi bir girişimi reddetmektedir. Dolayısıyla aşırılık yanlısı Yahudiler dilese de ve ABD Başkanı Donald Trump desteklese de ‘zorunlu göç’ 1967 yılında gerçekleştirilmiş olabilir ancak şu anda söz konusu olamaz.  
Bu konuda ciddi çekinceleri ve korkuları olan insanlara tüm saygımla birlikte, korkularının yersiz olduğunu söylemek isterim. Batı Şeria’da yaşayan insanlar 1948 ve 1967 göçlerinden gerekli dersleri çıkartmış olup, topraklarına son nefeslerine kadar sahip çıkmada kararlıdırlar. Oslo Anlaşması’ndan sonra bu bölgeye yarım milyondan fazla Filistinlinin yerleştiğini de hatırlatırım, gerçi İsrail tarafında Oslo Anlaşmasının uygulanmasını ciddiye alan sadece bir kişi vardı, o da; eski İsrail Başbakanı İzak Rabin’di ve bu ciddiyeti hayatına mal oldu.
Şüphesiz yeni bir ‘toplu göç’ tehlikesine karşı uyarıda bulunanların uyarılarını dikkate almalı, Filistin halkının çıkarları için bu konuyu gündeme getirdiklerini bilmeliyiz. Geçmişten ders alan Filistinliler her ihtimale hazır olmalı ve topraklarına ölümüne bağlı kalmalıdırlar, sonra ne yaşanırsa yaşansan bu iradeyi gösterecekleri açıktır.
Bu diğer mesele ise, Ürdün’ün eski başbakanlarından Tahir Mısri’nin, Balfour Deklarasyonu’nun gizlenmiş ikinci kısmındaki Filistinlilerin Ürdün Nehri’nin doğusuna sürülmesi planlandığını, böylesi bir durumda Ürdün’ün parçalanarak Siyonist emellere alet olacağı yönündeki uyarılarıdır. Bu vatansever ve halkını önceleyen devlet adamını hayırla yâd ediyorum ve kendisine saygılarımı arz ediyorum ancak uğursuz Balfour Deklarasyonu hiçbir şekilde Ürdün nehrinin doğusuna toplu bir göçü öngörmemişti.  Lloyd George'un başbakanlığındaki Britanyalı savaş kabinesinde dışişleri bakanı olan Arthur Balfour'un girişimiyle başlatılan ve sonuçta Filistin'de bir Yahudi devletinin -İsrail- kurulmasıyla sonuçlanan Balfour Deklarasyonu’nda Ürdün nehrinin doğusuna dair hiçbir ibare yoktur. Bu korkunun kaynağı ise meşhur “Nil’den Fırat’a topraklarındır İsrail” sloganıdır.
Şüphesiz Oslo Anlaşması eski İsrail Başbakanı İzak Rabin’in ölümüyle birlikte aşırılık yanlısı Siyonist İsrailli yetkililer tarafından başarısızlığa uğratıldı. Böylelikle Filistin meselesinin çözüm yolları tıkanmış oldu ve bağımsız bir Filistin devletinin önünde aşılamaz engeller oluşturuldu. Asıl olan Filistin’dir, eğer işler bu yönde devam ederse, Camp David'ten, Oslo anlaşmalarına, tüm görüşme ve müzakereler anlamını yitirir. Bunun en büyük müsebbibi de Siyonist Yahudiler ve onları destekleyen Evanjelistler yani "Siyonist Hristiyanlar"dır, belki de bunlar Filistin topraklarını kendi çıkarları doğrultusunda şekillendirdikten sonra Ürdün’ü hedef almayı hayal ediyor olabilirler ancak işlerin seyri değişmeye başlamıştır ve Filistin’de diledikleri gibi tasarrufta bulunamayan bu güçler buna cüret edemez. Suriye ile Mısır topraklarının birleştirilmesini hayal eden insanlar vardı, o zamanın şartlarında mümkün olmayan bu Arabist hayal nasıl ki bugün de mümkün değilse, Siyonistlerin hayalleri de sonuçsuz kalacaktır.
Hasılı kelam; Balfour Deklarasyonu’nun bir parçası olarak Ürdün Nehri'nin doğusuna yönelik bir Siyonist proje olduğunu söylemek ölümcül bir hatadır, çünkü buna işaret eden resmi ya da gayrı resmi hiçbir belge yoktur ve bu nedenle bu konuyu gündeme getirmekten kaçınmalıyız, bilirsiniz insan sürekli kurttan söz ederse ansızın kurdu karşısında bulması kuvvetle muhtemeldir.
Hatırlatmak gerekir ki İsrailliler sadece bir defa Ürdün nehrini geçme girişiminde bulundular. 21 Mart 1968’de Batı Sulat tepelerini işgal girişimleri oldu ve orada büyük Kerame çatışması yaşandı. Ürdün ordusu ve Filistinli fedailerin şiddetli direnişi karşısında İsrailliler yenildi ve geri çekilmek zorunda kaldı. Bu çatışma İsraillilerin yenilebileceğine dair hala en önemli örneği teşkil ediyor. Eski Başbakan Tahir Mısri’nin korkuları yersiz değilse ve İsrailliler Ürdün’e saldırırsa Ürdünlülerin kolay lokma olmadıkları anlaşılacak ve saldırılara Kerame’den daha şiddetli bir karşılık verilecektir. Muhtemel bir savaş, geçmişte olduğu gibi tüm Arap uluslarının katılacağı şiddetli bir savaş olacaktır.