Sam Mensa
TT

Hizbullah: Ortaklık ve yeni demokrasi endişeleri

Lübnan hükümetinin kurulması için zorunlu olan meclis istişarelerinin başladığı günün akşamında Hizbullah Genel Sekreteri Hasan Nasrallah bir kez daha ekranlarda boy gösterdi.
Kabul edilebilir ve kabul edilemez olanları belirleyerek “tek bir adam, bütün ülkeyi yönetiyor” ifadesini doğrularcasına bizlere hükümetin kuruluş sürecinin yol haritasını çizdi. Nasrallah’tan önce de geçici olarak görevine devam eden Lübnan hükümetinin Dışişleri Bakanı Cibran Basil bir açıklama yaptı.
Kendisinin ve partisinin istifa eden Başbakan Saad Hariri’nin kurmakla görevlendirileceği hükümete katılmamakta kesin kararlı olduğunu belirtti. Halkın tam anlamıyla uzmanlardan oluşan bir hükümet talebini benimsediklerini ifade etti. Ancak, diğer yandan sosyal medya hesabından yaptığı paylaşımda ise hükümetin, son genel seçimlerin ortaya çıkardığı güç dengesini yansıtması konusunda ısrarlı olacaklarını söyledi. Bu paylaşımda kendisinin temellerini atmış olduğu üstenci dengenin korunmasında kararlı olduklarının altını çizdi.
Buna göre ya kendisi ve Hariri birlikte görev alacak ya da her ikisi de hükümette görev almayacak. Basil’in kuru ve sert ifadelerle dolu açıklaması, Cumhurbaşkanı Mişel Avn’ın iş başına gelmesinden bu yana olduğu gibi hükümeti kurma süreciyle ilgili hiçbir yenilik taşımıyor. Meclis içindeki çoğunluğa ve azınlığa göre kota sisteminin belirlenmesine ilişkin tutumunda hiçbir değişiklik olmadığını ortaya koyuyor. Kurulacak yeni hükümetin uzmanlardan oluşsa da bunların asıl üyelerin temsilcilerinden ibaret olmasını istediğini gösteriyor.
Hasan Nasrallah da Lübnan halk hareketini komplo olarak tanımlamakta, İran ile ABD arasındaki çatışma bağlamında ele almakta ısrar ederek geri adım atmadı. Aynı şekilde, zamanı halk hareketinin öncesine geri döndürmekte, güç dengeleri açısından istifa eden hükümete benzeyen bir hükümet kurmakta da hala ısrarlı. Nasrallah böylece, çoğunluğa sahip olduğu meclisi kontrol ettiği gibi hükümeti de kontrol etmeyi sürdürmek istiyor.
Nasrallah’ın son konuşmasındaki yenilik ise, benimsediği sakin üslup ve konuşmasının Lübnan hükümeti ile ilgili bölümüne egemen olan demokrasi esintisiydi.
Nasrallah, “Çoğunluk onların elinde iken nasıl tek renkten oluşan bir hükümet kurulmasına karşı çıktıysak bugün de çoğunluk bizim elimizdeyken buna karşı çıkıyoruz. Çünkü bu Lübnan’ın çıkarına değildir” diye konuştu. Ayrıca ülkenin yaşadığı ekonomik ve sosyal krizi aşabilmek için “mümkün olan en geniş temsile sahip” ortak bir hükümet çağrısında bulundu.
Bir başka yenilik de Hizbullah’ın, Başbakan Hariri’nin yeni hükümetin de başbakanı olması konusunda ısrarlı olduğunu reddetmesiydi. Ama aynı zamanda diğer dini toplumların en güçlü isimlerini seçme isteklerine saygı duyduğunu da vurguladı. Basil’in adını anmadan son açıklamalarına  şöyle bir değinerek, Hizbullah’ın yeni hükümette Özgür Yurtsever Hareketi’nin (ÖYH) de yer alması konusunda ısrar edeceğini vurguladı.
Hizbullah’ın Lübnan’ın çıkarlarına verdiği bu önemi bir kenara bırakırsak, kimi zaman komplocular kimi zaman da yolsuzlar olarak tanımlamayı adet haline getirdiği taraflar ile ortak olmak konusunda gösterdiği ısrar doğrusu akla pek çok soruyu getiriyor.
Mantıksal olarak, Başbakan Hariri’nin yeni hükümete başkanlık etmek istemediğini, İlerici Sosyalist Parti, Ketaib Partisi ve Lübnan Kuvvetler Partisi’nin söz konusu hükümete katılmak istemediğini açıklamaları, Hizbullah’a hedeflerini gerçekleştirmesine yardımcı olacak bir hükümet kurma fırsatı veriyor. Peki, neden bu fırsatı değerlendirmiyor.
Halk hareketinin geleceği hakkında da birçok soru işareti bulunuyor. Zira bir yandan ihanetle suçlanırken diğer yandan talepleri özellikle de son 30 yıldır ülkeyi yöneten politik sınıfın dışından ve tarafsız uzmanlardan oluşan bir hükümet talepleri görmezden geliniyor. Hizbullah, halk hareketi ile nasıl başa çıkmayı düşünüyor?
Irak’ta Haşdi Şabi’nin patlak veren devrimle başa çıktığı gibi mi başa çıkmak istiyor? Lübnan halk hareketi de İran ile ABD arasındaki çatışmanın yan zararlarından biri mi olacak?
Aynı şekilde Hizbullah’ın, Hristiyan müttefiği ile ilişkisi ne olacak ? Genel Sekreteri’nin, Basil’in son tutumundan farklı bir tutum benimsemesi ilişkilerini etkileyecek mi?
İki taraf arasındaki ilişkide çatlaklar mı görülmeye başladı yoksa bu bir manevradan ibaret olup, iki grup şu ana kadar içeriğini bilmediğimiz bir iş mi pişiriyorlar?
Aslında, İran ve Hizbullah kanıtlamaya çalıştıklarının aksine bölgesel ve uluslararası açıdan oldukça kötü bir durumdalar. Özellikle de Irak ve Lübnan’daki halk hareketlerinin, İran İslam Cumhuriyeti’nin yerel Şii çevreleri tam anlamıyla kendi safına çekmekte başarısız olduğunu kanıtlamasından sonra durum daha da kötüleşti.
Lübnan, benzeri görülmemiş bir halk hareketine, ayaklanmacılar ile Hizbullah ve Emel Hareketi’nin destekçileri arasında gidip gelen ve kademeli olarak yükselen gerginliklere tanık oluyor. Irak, ana başlığı İran’ın ülkenin iç işlerine müdahalesine karşı çıkmak olan Şii bir halk isyanına şahit oluyor. Bu isyana, İran’a bağlı milis güçlerin gerçekleştirmekle itham edildikleri kanlı eylemler, vatansever aktivistleri kaçırma ya da öldürme eylemleri hakim oluyor.
Küresel düzeyde, Avrupa’nın girişimiyle düzenlenen uluslararası konferansın sonuç bildirgesi, Lübnan’a yardım karşılığında kendisini bölgesel çatışmalardan uzak tutma şartını koştu. ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo, Lübnan halkına açık ve net bir şekilde, varlığını tehdit eden felaketten kurtuluşun reçetesi olarak Hizbullah tehlikesini ortadan kaldırma çağrısında bulundu. Buna ek olarak Tahran’a yeni yaptırımlar uygulanacağını da deklare etti. Bölgede İran nüfuzunu tehdit eden tehlikeler tesbihinin imamesi kopmuş görünüyor. Çünkü Lübnan ve Irak’ın yanısıra Yemen’de de İran nüfuzu güç kaybediyor. Suriye’de ise başlangıçta tek söz sahibi iken bugün nüfuzunu Rusya ve Türkiye ile paylaşıyor. Buradan yola çıkarak Hizbullah’ın, Hariri ve ÖYH’nin hükümette yer alması için neden bu kadar ısrar ettiğini anlayabiliriz. Çünkü her zamankinden çok daha fazla Hristiyan ve Sünni kalkanına ihtiyacı var.
Halk hareketine gelince, ayaklanmacılar ile iki Şii gücün destekçileri arasındaki gerilimler büyük olasılıkla devam edecek. Ama Hizbullah’ın, 7 Mayıs 2008’deki gibi doğrudan sahaya inmesi yerine orduya, göstericilere karşı daha sert bir tutum benimsemesi talimatı verilmiş görünüyor. Nitekim son yaşananlarda bunu kanıtlıyor.
Hizbullah ile ÖYH arasındaki ilişkiyle ilgili olarak, Hizbullah’ın bugün ÖYH sayesinde elde ettiği ve adeta gökten kucağına düşen bir hediye sayılan Hristiyan kalkanını kaybetme riskine girmeyeceği kesindir. Daha muhtemel senaryo, son tutum ve açıklamalarının bir manevradan ibaret olduğudur. Bu manevranın amacı ise bir yandan Başbakan Hariri’yi hükümeti kurmakla görevlendirme sürecini devam ettirmek diğer yandan da küçük bir çoğunluk tarafından desteklenmesini sağlayarak gücünü sınırlandırmak. Daha sonra da hükümeti kurma sürecini engellemek ve böylece geçici olarak görevini sürdüren hükümetin, istifa etmiş bile olsa yeni hükümet kurulamadığı için görevine devam etmesini sağlamak. Nitekim bu, hükümet içinde temsil edilen bütün tarafların da çıkarına olacaktır. Bütün bunların yanısıra devlet, nakit para ve ekonomik krizi çözmek için bazıları acı verici ve halkın aleyhine olabilecek bazı önlemlere başvurmak zorunda kalacak. Bu önlemleri de istifa etmiş bir hükümetin almasında hiçbir zarar yoktur. Aksine bu da bütün siyasi güçlerin yararına olacaktır.
Tarafsız uzmanlardan oluşan bir hükümetin kurulması ihtimalinin ise, Hizbullah’ın sözlüğünde yeri yoktur. Çünkü bu, kendisi ile İran’ın her zamankinden daha çok Lübnan’da nüfuzlarını pekiştirmeye ihtiyaçları oldukları bir zamanda nüfuzundan ve gücünden feragat etmesi anlamına gelmektedir. Bunun yanında Hizbullah, uzlaşı, anlaşma ve paylaşmak gibi Lübnan politik hayatına dahil ettiği yeni icatları kaybetme riskine de girmeyecektir. Zira bunlar ülkenin politikalarını belirlemede kendisine üstünlük sağlamaktadır.
Bütün bunların dışında bir başka senaryo daha var. O da Başbakan Hariri’nin topu, Avn ve müttefiği Hizbullah’a iade etmesi ve yeni hükümeti kurmakla görevlendirilmeyi reddetmesi ya da kabul etmesi ve herkese karşı masayı devirmesidir. Sünniler gibi rakiplerinin de kendisinin başbakan olmasında ısrar etmelerinden yararlanarak herkesin özellikle de ayaklanmacıların önünde üyeleri uzmanlardan oluşan tarafsız bir hükümetin kuruluşunu deklare etmesidir.
Bu hükümetin, halkın, uluslararası camianın, kapsaması zor olacak bir sosyal patlama konusunda uyaran zor ekonomik durumun taleplerini karşılayacak bir hükümet olacağını açıklamasıdır. İşte o zaman ak ile kara ortaya çıkacaktır. Fakat bu senaryo, bir vatan olduğunu zanneden bir ülkede bir hayalden ibarettir ve gerçekçi değildir. Öte yandan, görünüşe bakılırsa ülkeyi çok daha karanlık günler beklemektedir.