Cemile Bayraktar
Gazeteci-Yazar
TT

İdlib, neden gündemimizde değil?

Uluslararası ilişkileri, uluslararası hukukun belirlemesini tercih ederdik ancak ilişkiler öyle ilerlemiyor. Uluslararası sistem genellikle güçlülerin dilediklerinin olduğu, daha az güçlü ya da güçsüzlerin ise uluslararası hukuka, teamüllere uymak zorunda olduğu bir sistem olarak işliyor. Çünkü uluslararası ortamı dizayn edebilecek üst bir otorite yok, güçlü olanın sözünün geçtiği arada sırada da hukukun uygulandığı ancak genellikle güçlüler lehine sonuçların alındığı bir sistem bu sistem. Örneğin ABD’nin uyguladığı birçok ambargo kararının aslında uluslararası hukukta meşru bir dayanağı yok, “ben böyle istediğim için öyle”den daha fazla meşru zemini olmayan birçok uygulama bu sistemde uygulanıyor.
Ülkeler bazen, iç siyaseti şekillendirmek için dış politikada bir takım adımlar atıyor. Yani bazen bir ülkenin muktedirleri, iç siyasette istediklerini almak ya da muhalefeti zayıflatmak için dış politikada bir takım başarılar sağladıklarını söylüyorlar. Veya bir takım politik hamleler de bulunuyorlar… Burada amaç iç siyaseti şekillendirmek, doğrudan dış politikaya yönelik değil ancak bir yandan da dış politika şekillenmiş oluyor.
Unutmadan bir de medya var; iç siyaset konusunda olsun, dış politika konusunda olsun, medya kimin kontrolünde ise olaylara dair onun belirlediği şeyler gerçekmiş gibi sunuluyor. Çok riskli bir dış politika adımı size zorunlu ve gerekliymiş ve hatta büyük bir kazançmış gibi sunulabilir… ya da ortalama bir operasyon size çok büyük bir savaşmış gibi sunulabilir… Ya da başarı hikâyesi olmayan bir durumdan muazzam bir başarı öyküsü yazılabilir. Konuya yeterince hakim değilseniz medyanın size sunduğu şeklin doğru olduğuna inanırsınız. Medya da bu durumda güçlü kimse onun denetimi ve yönetimi altındadır. Tabi meselelere adil ve objektif şekilde yaklaşmaya çalışan az sayıda medya organı olduğunu da buraya not düşmek gerekiyor.
Türkiye, reel güvenlik endişeleri nedeniyle Suriye’de bir takım operasyonlar yaptı. Bu operasyonların birçok amacı olmakla birlikte iki temel amacı vardı; terör ve sığınmacılar. Dünya her ne kadar YPG/PYD, SDG unsurlarını Suriyeli Kürtlerin “meşru” temsilcisi kabul etse de Türkiye, bu yapıların terör örgütü PKK ile bağlantıları olması nedeniyle bu yapıların da terör örgütü olarak kabul edilmesini istiyor. Diğer yönden Suriye Savaşı sürecinde Türkiye, insani bir politika izleyerek –bu politikanın başka amaçları da olmakla birlikte- sığınmacılara kapılarını açtı. Ancak Türkiye, sığınmacıların geri dönmesi gerektiğini düşünmeye başladı. Daha önce Türkiye muhalefetinin dillendirdiği bu konu, şimdilerde iktidarın da gündeminde zira toplumsal rahatsızlıklar oluşmaya başladı. Tabi bazılarına, canını ciğerini, evini barkını bırakarak bir mezalimden kaçan insanların dertlerini anlatmak maalesef çoğu kez mümkün olmuyor.
Türkiye’nin Suriye’de reel güvenlik nedeniyle ve iç politikası nedeniyle yaptığı operasyonlar “Türkiye’nin ABD’li müttefikleri ve Rus dostlarının” bu operasyonlardan rahatsız olması nedeniyle durduruldu. Henüz nokta konmamış olsa da, ABD ve Rusya ile görüşmeler sonrasında operasyonlar durduruldu. Türkiye, sınır güvenliği, sığınmacıların yerleştirileceği bölgeler, PYD, SDG’nin belli sınırlar içinde kalması gibi konularda olumlu sonuçlar elde etti. Ancak PYD, SDG’ye silah verilmesi, Esed güçlerinin geriletilmesi, Suriyeli muhaliflere nefes aldırılması gibi konularda tamamıyla istediğini alamadı. Bu olumlu yönleri de olan fakat tamamıyla kazançtan oluşmayan operasyonlar genellikle iktidar yanlılarınca büyük başarı olarak lanse edildi. Esed’in elinin güçlendiği, PYD, SDG unsurlarına silah verilmeye devam edildiği, Rusya ve Esed Rejimi’nin bazı ateşkes kararlarına rağmen Suriye’de birçok yeri bombaladığı düşünülürse Türkiye açısından tamamıyla büyük bir başarıdan bahsetmek biraz güç.
Suriye’deki önemli bölgelerden biri İdlib, yaklaşık üç yıl önce Suriyeli muhalifler, “İdlib’in, rejim ve destekçileri eliyle Gazze gibi kuşatılmış bir yer haline getirileceğini” söylemişti. Ancak bugün İdlib’in, zamanında muhaliflere kulak verilmediği için, Gazze profilinden dahi daha zor bir durumda olduğu görülüyor. Rusya ve Esed Rejimi, İdlib’de sivil, savaşçı ayırt etmeden insanları katlediyor. İdlib’de bir takım “terör unsurlarının” olduğu bahanesiyle bölgede devam eden bombardımana neredeyse kimse ses çıkartmıyor. Ancak “terör unsurları var” diyerek bombalanan bölge, meşruluğunu yitirmiş olan Esed Rejimi’nin eline geçiyor.
“İnsani Müdahale, Koruma Sorumluluğu” gibi prensipleri nedeniyle bölgeye müdahale etmesi gerekirken Rus ve Çin vetosu nedeniyle adım atamayan Birleşmiş Milletler, İdlib’de Esad rejimi ve destekçilerinin hava saldırılarının sürdüğünü belirterek sahadaki durumun ‘alarm verici’ olduğunu söylemekle yetiniyor.
Türkiye bölgeye operasyon yaparken “Kürtler öldürülüyor” gibi gerçek olmayan ifadelerle feveran eden AB, İdlib konusunda konuşmaktan bile imtina ediyor.
ABD, kendi içerisinde “Suriye’de kalalım, Suriye’den çıkalım” çekişmesi yaşarken PYD/YPG’ye yaptığı silah yatırımı zayi olmasın diye güya sivil Kürtleri düşünüyormuş gibi yaparak, Türkiye’nin operasyonlarına karşı çıkıyor ancak İdlib’de öldürülen siviller konusunda tek kelime dahi etmiyor.
Sonuçta, binlerce insan İdlib’den kaçarak Türkiye’ye doğru geliyor… Savaştan kaçan insanlara kapı kapatılmaz düsturundan vazgeçmeden, merak ediyorum Türkiye bu yeni göç dalgası ile nasıl baş etmeyi düşünüyor?
Türkiye’nin çok yakın dostu olduğu iddia edilen Rusya’nın desteğiyle İdlib bombalanırken kimsenin aklına Putin’e bir telefon etmek gelmiyor mu? Yoksa Rusya ile yapılan mutabakat sırasında İdlib’deki durum gözden mi kaçtı?
Evet, uluslararası ilişkiler oldukça girift bir ilişki türü… Evet, uluslararası ortam sadece güçlülerin sözünün geçtiği bir ortam… Evet, bazen iç politika ile dış politika birbirine karıştırılır… Bunların hepsi olağan gerçekler ancak günlerce gecelerce övdüğünüz operasyonları en azından yakın vadeli sonuçları için orantılı övmek gerekir çünkü tümüyle başarı diye anlattığınız her adım, kısmen başarı olabilir. Aşırı abartılı başarı öykülerinin, o öyküleri yazanların yüzünü kızartmak gibi kötü bir huyu olabiliyor dolayısıyla başarı öykülerini mutedil şekilde ifade etmekte fayda var, hiç değilse sınıra doğru yürüyen 50 binden fazla kişinin ahvalini ve bu yürüyüşün müsebbiplerini ifade ederken zorlanmazsınız.