Kasım Süleymani’nin Ortadoğu sahasından çekilmesi üzerinde durulmayı hak eden bir olay. Zira kendisi bir dizi nedenden dolayı, bir sembol ve efsanenin yanısıra bir projenin etiketi ve bir komplonun yüzü olmayı başardı.
Süleymani’nin yükselişini takip edenlerin çoğu kendisini, İran’ın Arap halklarının varlığını ve kimliğini tehdit eden emperyal genişlemeci hayalinin sembolü saydı. Gerçekten de Süleymani, on yıllar boyunca Arap dünyası düzeyinde sembolizmini güçlendirmekle kalmadı birçoklarının ondan korkmasını, azımsanmayacak kadarının da onun ve temsil ettiği rejimin adamı olmasını sağladı. İran içerisinde ise, 1998’den dün Bağdat’ta öldürülene kadar komuta ettiği Kudüs Gücü dahil Devrim Muhafızları’nın öneminin artmasına paralel olarak Süleymani bir sembolden efsaneye dönüştü.
Aslında Kudüs Gücü, Devrim Muhafızları’nın dini kurtarıcılığa dayalı “meşruiyeti”nin temel bir unsuruydu ve hala da öyle. Bilindiği gibi İran’da Devrim Muhafızları, devlet içinde devlet, mal ve yatırım dünyasının mafyası durumunda. Bunun dışında Velayet-i Fakih rejiminin savunulmasında kanlı bir baskı aracı ve “özel bir güç” rolü görüyor. Kudüs meselesi her zaman Devrim Muhafızları’nın literatürlerindeki yerini korudu. Bunun nedeni, dış operasyonlar düzeyinde yani işgalleri ve Humeyni deneyimini ihraç etme politikasını gerekçelendirme konusunda rejimin “meşruiyeti”ni bir parçası olmasıydı.
Öte yandan, Kudüs Tugayı’nın gerçekleştirdiği tüm operasyonların, bir gün bile Kudüs’e yakın olmadığını aksine Humus ve Halep’i yakıp yıkmakla, ez-Zabadani halkını yerlerinden etmekle, Beyrut’a saldırmakla, Musul’u DEAŞ’a teslim etmekle meşgul olduğunu hatırlatalım.
Devrim Muhafızları’nın ekonomik ve güvenlik açısından rolünün büyümesi, siyasi kurumlar üzerindeki gücünü artırması ve komşu Arap ülkelerinde katıldığı savaşlara paralel olarak Süleymani, bir İranlı neslin gençlerinin kahramanına, efsanesine dönüştü. Bilindiği gibi Devrim Muhafızları özellikle de Kudüs Gücü, Irak, Lübnan, Yemen ve Suriye’de etkin çeşitli Şii milis güçlerin gerçek kurcusu ve destekçisidir. Hatta Gazze’de İran’a bağlılık mezhepsel engeli de aştı. İslami Cihat örgütü İran’ın bir uzantısına dönüştü ve Hamas’ın büyük bir kanadı da kendisine katıldı. Bunun yanında İran, Lübnan’da “Direniş Tugayları” ve Suriye’de “Ulusal Savunma Güçleri” farklı adlar altında salt Şii olmayan örgütler de tesis etti. Bu örgütler dediğimiz gibi salt Şii olmasalar da diğer milis güçleri gibi, Tahran’ın “direniş” adı altında icat ettiği, pazarladığı ve basit insanların akıllarına yerleştirdiği İran planına hizmet ettiler.
Aslında İsrail’e karşı direnişi kastetmesi gereken bu direniş, 2006 yılından bu yana yani 13 yılı aşkın bir süredir İsrail ile savaşmıyor. Gazze’de iki yönlü bombardımanlar daha çok Tel Aviv ile Tahran’ın birbirlerine gönderdiği mesajlaşmalara benziyor. Bunlar, işgal altındaki toprakları kurtarmak bir yana hiçbir zaman işgale karşı “direnme” hedefi taşımayan sınırlı ve çıtası belli çatışmalar.
Bunun da ötesinde, acı gerçekler ve İran’ın Suriye devrimine yönelik tutumu, sözde “direniş”in ya da İran planının, İsrail ve Türkiye ile büyük bir anlaşma ile sonuçlanacak mutlak bölgesel İran hegemonyasına dayandığını açıkça ortaya koydu
Ayrıca Suriye halkının devrimini bastırma kararı ne Lübnan’daki Hizbullah ne de Irak’taki Asaib Ehlil Hak, Ebulfazl Abbas ve elbette Afganlardan oluşan “Fatımiyyun Tugayı” tarafından alınmadı. Bilakis İran’da, İran liderliği ve Devrim Muhafızları tarafından alındı. Sistematik baskı ve mezhepçi milis güçlerin Suriye’deki savaşa geniş ölçekli katılımının amacı, Suriye sınırındaki Lübnan köylerini, orada ve burada dini öneme sahip, kutsal addedilen türbe ve mezarları korumaktan çok öteydi. Asıl neden, Humeyni devriminin doğumu ve kendisini ihraç etme planları ile doğan bölgesel haritanın bir parçasıydı.
Suriye devriminin başarısız olmasına, Tahran’a bağlı milis güçlerin, Süleymani’nin Arap bölgelerinde kurmuş olduğu güvenlik çemberini güçlendirmesine doğrudan katkıda bulunan DEAŞ’ın bile uluslararası toplumun – biz Araplar da dahil- görmekle yetindiği yüzünün dışında bir yüzü daha vardı.
Mezhepçi fanatiklik ile karekterize edilen aşırı şiddet yeni bir olgu değil. Araplar ve Müslümanlar İslam’ın daha ilk yıllarında bu olgu ile tanıştı. İslam tarihi boyunca her çeşit ve boyutta şiddet yanlısı ve tekfirci gruplar ortaya çıktı. Son örneği DEAŞ olan hilafet fikri de ne el-Kaide ne de son iki yüzyılda görülen aşırılık yanlısı ve radikal hareketlerin rahminden doğmadı. Ancak asıl dikkat çekici nokta, Tahran’ın Sünnilerin bu aşırı mezhepçi eğilimlerinden yararlanması ve kendine hizmet edecek şekilde ondan faydalanmasıdır.
Tahran, ihllalerine göz yumup ses çıkarmayarak zamanla Afganistan’daki aşırılık yanlısı gruplarla birlikte yaşamayı öğrendi. Birlikte yaşama ve karşılıklı tarafsızlık; Tahran ile Usame bin Ladin, sonrasında el-Kaide ile Taliban saflarındaki Afgan liderler ile arasında önemli bir uzlaşı düzeyine ulaştı. Nitekim Suriye’de Esed rejiminin DEAŞ ve yayılmacılığı ile birlikte yaşayabilmesi ve onunla savaşmaması oldukça dikkat çekiciydi. Halep ve Humus şehirlerini, Barada vadisini durmadan bombalayan rejimin, örgütün geçmişte kontrolünü ele geçirdiği Palmira ve Rakka gibi şehirlere hava saldırıları düzenlememesi ilginçti. Aynı şekilde DEAŞ üyeleri neden rejimin kontrolü altındaki bölgelere saldırmayarak yalnızca Suriye muhalefetinin kontrolü altındaki bölgelere odaklandı? Petrol satışı konusunda rejim ile nasıl anlaştı?
Tahran rejiminin dostu Nuri Maliki’nin, tam donanımlı binlerce Irak askerinin geri çekilip adeta Musul’u kendilerinden nispeten daha az bir askeri güç olan DEAŞ’a teslim etmelerine tolerans göstermesi de İran ile bu aşırılık yanlısı gruplar arasındaki ilişkinin bir başka örneğiydi. Sonuç olarak DEAŞ, kaçan askerlerin silahlarına, sivil bankaların varlıklarına el koydular. İran’ın istediği tehcir politikasını uygulayarak mümkün olduğunca fazla kişiyi yerlerinden ederek göç etmeye zorladılar.
Kasım Süleymani, Sünni radikalizmini besleyen ve şeytanlaştıran bu stratejinin en önemli isimlerinden biriydi. Barack Obama’nın deyimiyle ılımlı ve “intihar eğilimli” olmayan Şii radikalizmine kıyasla Sünni radikalizmini daha şiddet eğilimli göstermeyi amaçlayan planın uygulayıcılarından biriydi. Bildiğimiz gibi eski ABD Başkanı bu kanaatini, Suriyelileri hayalkırıklığına uğratarak, Washington- Arap ilişkilerini feda ederek, Tahran ile dost ve müttefik olmak isteyerek taçlandırmıştı.
Bugün, Donald Trump’ın silahıyla Kasım Süleymani’nin safdışı bırakılmasından sonra bölge daha dikkatli olmalı. Yeni Washington’dan beklenen ise, İran’ın bölgesel planı karşısında açık ve net bir strateji oluşturmak, davranışlarını değiştirmesi için kendisine “ders vermek”le yetinmeyip onunla yüzleşmek için ciddi bir politika benimsemek.
Bölge, parçalı dersleri kaldıramayacak kadar ciddi bir aşamadan geçiyor. Bu aşamada, uyarı ve temennilerde bulunmanın, iyimser olmakla yetinmenin bir işe yaramayacağı kesin.
TT
Süleymani öldürüldü, peki planının yaşamasına izin verilecek mi?
Daha fazla makale YAZARLAR
لم تشترك بعد
انشئ حساباً خاصاً بك لتحصل على أخبار مخصصة لك ولتتمتع بخاصية حفظ المقالات وتتلقى نشراتنا البريدية المتنوعة