Gassan Şerbil
Şarku'l Avsat Genel Yayın Yönetmeni
TT

İran ve rejimi korumanın bedeli

General Kasım Süleymani suikastı ve İran’ın karşılığı, gözlemci ve uzmanları sorulara boğdu. Analizler çok ama özellikle İran’ın karar alma mutfağı söz konusu olduğunda bilgiler çok az. Önümüzdeki dönemde İran-ABD ilişkilerinin geleceğinin, Tahran’ın son zamanlarda ardı ardına aldığı mesajları nasıl okuyacağına bağlı olduğu inancı hakim.
Sorular çok yanıtlar az. ABD, Süleymani’nin genel olarak rejim ve özelde Dini Lider Hamaney için neyi temsil ettiğini bilmesine rağmen neden bu güçte ve düzeyde bir mesaj vermeyi seçti? Süleymani’nin, Donald Trump’ın ikinci kez başkan seçilmesini engellemek çabasıyla, ABD büyükelçliklerine ve hedeflerine ses getirecek saldırılar düzenlemeyi planladığına dair gerçekten elinde bilgiler mi vardı? ABD organları, Başkan Trump’ı Tahran’daki ABD Büyükelçliği çalışanlarının rehin alınması krizi ile başa çıkmak zorunda kalan Jimmy Carter gibi zor bir durumda bırakacak bir İran eyleminden mi korktu?
Peki Washington, Tahran’ın her yerde ABD’lileri öldürebileceğini bilmesine rağmen -özellikle de savaşa neden olabilecek düzeyde bir karşılık vermeyi kararlaştırması durumunda- neden Süleymani suikastının savaşa yol açmasından korkmadı? Süleymani’nin hedef alınmasının nedeni, ABD organlarının kendisini yüzlerce ABD’linin öldürülmesinde sorumlu görmesi miydi? Yoksa İran ile sorunun, nükleer emelleri ile sınırlı olmayıp her şeyden önce Süleymani’nin sembolü ve lideri olduğu bölgeye yönelik geniş çaplı hücum ile ilgili olduğu mesajını vermek miydi? ABD’nin Obama döneminde kaybettiği caydırıcı gücünü geri kazandığına dair bir mesaj mıydı? Trump yönetimi, ağır ekonomik baskıya güvenlik boyutu katmanın, İran’ı hesaplarını yeniden gözden geçirmeye iteceğini mi düşündü?
Bilindiği gibi İran’ın hesapları, ABD’nin bölgedeki varlığının kırılgan ve zayıf, bitme aşamasında olduğunu temel alıyordu. ABD hesaplarının, Ortadoğu ve petrolünden çok Çin’in yükselişi ile ilgilendiğine inanıyordu.
Süleymani, İran rejiminin güvenlik ve politik omurgasında ciddi bir varlığa sahipti. Ancak elbette bu rejim tek bir adama dayanmıyor. Dolayısıyla, bu adamın ortadan kaldırılması rejimin ortadan kalkması anlamına gelmiyor. Bu, elbette kendisinin Tahran için önemini azaltmıyor. Zira bir sembol üretmek ve kendisini rejimin zor zamanlarında başvurabileceği bir önleme dönüştürmek kolay ve tekrarlanabilir bir durum değil. Bu noktada sorulması gereken soru; Kerkük’teki ABD üssünü hedef alan vekil silahlı grup, İran’ın son dönemde kaçındığı gibi bir ABD’linin ölümüne neden olma hatasına nasıl düştü? Asıl gaye, vekillere ABD’lileri öldürme görevini vermenin mümkün olup olmadığını test etmek,Trump yönetiminin bu tür bir hadiseye vereceği tepkinin boyutunu öğrenmek miydi? Washington, neden, ilk önce sahibini sorumlu tutsa da vekili şiddetli bir şekilde cezalandırmayı, daha sonra doğrudan sahibini hedef almayı seçti?
İran ile ilgili gelişmeleri takip eden diplomatlar, Tahran’ın Süleymani suikastının verdiği mesajı okumaya devam ettiğini ve şu ana kadar çeşitli araçlarla karşılık verdiğini düşünüyor. İlk olarak Tahran, Süleymani’nin cenaze törenini, dev kalabalıklar aracılığıyla kendisinin ve rejimin ne kadar popüler oduğunu göstermek için bir gösteriye dönüştürdü. İkinci olarak, Irak topraklarında ABD’lilerin bulunduğu mevzilere füze saldırıları düzenledi. Ancak Trump’ın herhangi bir ABD vatandaşının öldürülmesi durumunda daha büyük ve güçlü bir karşılık verileceği tehdidine maruz kalmamak için bu füze saldırısının ABD’lilerin ölümüne neden olmaktan açık bir biçimde kaçındı. Üçüncü olarak, kendisine bağlı Iraklı politikacılar aracılığıyla ABD güçlerini Irak’tan çıkarmak için bir kampanya başlattı.
Fakat İran’ın Süleymani’nin cenaze törenini popülerliğini, birliğini ve gücünü göstermek için bir fırsata dönüştürme çabası başarısız oldu. Bunun ilk nedeni, yaşanan izdiham sonucunda 70’i aşkın kişinin hayatını kaybetmesi, ikincisi de Irak’taki hedeflere düzenlenen saldırıyı bir insanlık trajedisinin, Ukrayna yolcu uçağının düşürülmesi hadisesinin takip etmesi.
Bu konuda ilk önce sessiz kalan İran makamları, daha sonra Devrim Muhafızları’nın uçağın düşürülmesinden sorumlu olduğunu itiraf etmek zorunda kaldı. Bu da rejimin ve güvenlik güçlerinin imajında Süleymani suikastının açtığı yaraya ek olarak yeni bir yara açtı. Bu olaydan sonra rejim, içeriden yeni bir mesaj aldı. Uçağın düşürülmesi sorumluluğunu üstlenen açıklamalardan sonra patlak veren protesto gösterileri, bir önceki protesto dalgasını ve kendisini bastırmak için başvurulan aşırı şiddeti hatırlattı. Bütün bunlara, ABD yaptırımlarının etkisiyle artan ekonomik gerilemenin iktidara yönelttiği daimi mesajı da ekleyebiliriz. Nitekim İranlı yetkililer, İranlıların 40 yıl önce gerçekleşen devrimden bu yana en zor dönemi yaşadıklarını itiraf etti.
Takipçilere göre Tahran’ın aldığı mesajlar içerisi ile sınırlı değil. Irak protestoları da başlı başına bir mesajdı. Adil Abdulmehdi’nin istifası öncesinde ve sonrasında yaşanan gelişmeler, Bağdat’ta İran’ın desteklediği siyasi yapının büyük bir halk muhalefeti duvarına çarptığını ortaya çıkardı. Haşdi Şabi’nin kaleleri sayılan Şii şehirlerinde göstericilerden İran karşıtı sloganlar yükseldi. Yabancı güçlerden Irak topraklarından geri çekilmelerini talep eden kararın alındığı parlamento oturumuna Kürt ve Sünni milletvekillerinin katılmaması, Irak’ın içinde bulunduğu kırılgan durumu gösterdi.
Abdulmehdi, Kürdistan ziyaretinde, DEAŞ tehlikesi varlığını korurken Koalisyon güçlerinin geri çekilmesinin tehlikeli sonuçları olacağı sözlerini duydu. İran’ın ve müttefiklerinin sahip oldukları güce rağmen Irak’ta durumu iyileştirmek için ellerinden çok bir şey gelmediği aşikar. Çünkü sorun, askeri güçle değil çözüm bulma yeteneği ile bağlantılı.
Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in ziyaretinin ardından İran’a bir mesaj da Şam’dan geldi. Eldeki bilgiler, Putin’in Suriye’yi olası bir İran-ABD çatışmasının dışında tutmak istediğine işaret etti. Birçokları, Suriyelilerin azımsanmayacak bir bölümünün, ‘Rusya Suriyesi’ni kabul etmenin sonrasında ‘Suriye Suriyesi’ne dönmenin doğal bir başlangıcı olduğunu düşünmeye başladıklarına inanıyor. Bunun da ‘İran Suriyesi’nin küçülmesi ve zayıflaması anlamına geldiği aşikar.
Lübnan’dan gönderilen mesaj da epey açık ve netti. Bu mesaj, Lübnan’da son sözü İran’ın müttefiklerinin söylediğini gösterdi. Nitekim, kendi adaylarını cumhurbaşkanı yaptılar. Aynı şekilde parlamentoda da çoğunluğa sahipler. Ancak ülke, artan ekonomik gerileme, açlık ve iflasın ortasında, zorlu ve gerilimli bir ortamda yeni bir hükümet arayışında. Buna karşılık, İran’ın elinden Lübnan’da mevcut durumun seyrini tamamen değiştirecek bir şey gelmediği de açık ve net. Aynı şey Husi füzelerinin ülkenin sorunlarını çözmek bir yana derinleştirdiği Yemen için de geçerli.
İran’ın karar merkezinin, içeriden ve dışarıdan gelen bu mesajları nasıl okuyacağını tahmin etmek zor. Aşırı iyimserler, ABD seçimlerinin sonuçlarını beklerken bir yandan ABD güçlerini Iraklılar aracılığıyla Irak’tan çıkarma savaşını idare edip diğer yandan pratik olarak gerilimi azaltmaya yöneleceğine inanıyorlar. Bazıları daha da ileri giderek, ardı ardına gelen bu mesajların, ileride İran'ın devrim değerleri ile devlet çıkarları arasındaki çelişkilere yönelik tartışmaları yeniden başlatacağını belirtiyor. Özellikle de rejimi korumak ve ‘Sovyetler Birliği’ benzeri bedeller ödemekten kaçınmak için bölgesel genişlemeci politikaya son verilmesi gerektiğinin anlaşılması durumunda.