Libya’nın ne petrol zenginliği ne de coğrafi konumu özellikle de “ölüm botları” ve geniş çaplı göçler zamanında onun göz ardı edilmesine olanak tanıyor.
Tehlikesi, sınırları ve haritası ile sınırlı kalsaydı Libya, kendi kaderine bırakılabilirdi. Fakat açık olan şu ki, Libya’daki silahlı bölünmüşlük, komşuları ve belki de daha uzak ülkeler için kendisini kalıcı bir tehlikeye dönüştürmekle tehdit ediyor.
Libya’nın kötü şanslı bir ülke olduğunu söylersek abartmış olmayız. 40 yıldır başına çöreklenmiş olan hasta diktatörden kurtulur kurtulmaz bu kez milis güçlerin eline düştü.
Deneyimler ise milislerin varlığının, müdahaleleri ve vesayetleri ithal eden sonu gelmez savaşların altın kapısı olduğunu göstermektedir.
Nitekim, bazı erken dönem vesayetler, 2012 yılında sunulan ve milis güçlerin silahlarının toplanması çağrısında bulunan bir projenin hayata geçmesini önlemişti.
Silahlı grupların destekçileri bu projeyi engellemek için “Devrimciler silahlarını bırakmazlar” gibi bahaneler öne sürmüşlerdi.
Libya’nın bölünmüşlüğü, 2012 yılında Libya’daki büyükelçisinin öldürülmesinden sonra ABD’nin yaptığı gibi kimi zaman bazı ülkelerin kendisinden uzaklaşmasına yol açtı.
Bu tarihten sonra ABD’nin Libya’ya yönelik ilgisi, gerektiğinde topraklarındaki el-Kaide ve DEAŞ mevzilerine hava saldırıları düzenlemekle sınırlı kaldı.
Libya devletinin çözülmesi sadece kendisini ilgilendirmiyor. Şüphesiz komşuları Mısır, Cezayir, Sudan, Tunus, Çad ve Nijer’i de kaygılandırıyor. Sınır kontrollerinin olmamasının teröristlere ve çetelere hareket olanağı vermesi komşularının kaygılarını iki katına çıkarıyor.
Buna bir de Libya’nın Akdeniz’de ortalama 1.850 km uzunluğunda bir sahil şeridine sahip olduğunu ekleyebiliriz.
Bu nedenle, Libya’daki bölünmüşlük ayrıca Avrupa kıtasını özellikle Libya’ya yakın olan İtalya’yı da endişelendiriyor.
Son birkaç yılda, Türkiye’ye ek olarak Libya kıyıları, Afrikalı göçmenlerin Avrupa’ya geçmek için kullandıkları ikinci kapı oldu.
Dolayısıyla Libya’nın istikrarı, Libya, bölge ve dünya ülkeleri için bir ihtiyaçtır.
Özellikle Rusya’nın müdahalesinin, Suriye’den neredeyse tamamen çekilmelerine neden olacağını ve Libya’nın Suriye’nin alternatifi olabileceğini düşünen gezici savaşçıların varlığına dair bilgiler göz önüne alındığında, bu ihtiyaç daha da artmaktadır.
Bu bağlamda, dün Berlin’de başlayan Libya Konferansı, özellikle Libya daha önce Suriye’nin yaşadığına benzer bir duruma sürükleniyormuş gibi görünürken istisnai bir önem kazanıyor.
Libya’nın, Suriye gibi daha karmaşık hale gelmesine neden olan dış askeri ve siyasi müdahalelerin eşlik ettiği şiddetli iç bölünmelerde kaybolmuş gibi göründüğü bir zamanda bu konferans olağanüstü bir öneme sahip bulunuyor.
Türkiye’nin Libya’daki son açık ve net müdahalesinin birden fazla Avrupa başkentinde tehlike çanlarının çalmasına neden olduğuna şüphe yok. Sadece birkaç hafta önce politikacılar ve uzmanlar, Libya’yı Avrupa’nın rolünün gerilemesinin kanıtı saydılar. Politik, ekonomik, güvenlik ve demografik olarak kendisini ilgilendiren bu meseleyle başa çıkma konusunda yaşlı kıtanın önemli ülkelerinin, ortak bir tasavvur üzerinde uzlaşmaktan aciz olduklarının delili olduğunu dile getirdiler.
Recep Tayyip Erdoğan, Libya’ya yönelik müdahalesinde çok ileriye gitti. Trablus’da bulunan Fayiz es-Serrac hükümeti ile güvenlik ve askeri işbirliği anlaşması, ile Akdeniz’in petrol ve doğalgaz zenginlikleri için rekabet etmesini sağlayacak deniz yetki alanları mutabakatını imzaladı. Erdoğan, Libya ve komşu ülkelerin “Osmanlı” geçmişlerini gündeme getirmek, Osmanlı fatihlerinin torunlarını korumayı taahhüt etmekle yetinmedi. Mısır ve BAE’nin açık, Fransa’nın çekingen desteği ile Trablus’u silahlı milis güçlerden geri almak için harekete geçen Mareşal Halife Hafter’i doğrudan tehdit etti. Dünyanın bu bölümünde askeri müdahale, iletişimin kurallarından biri haline geldiğinden Libya’ya subaylarını, askeri danışman ve eğitmenlerinin yanısıra Türkiye’ye bağlı Suriyeli kuvvetleri de gönderdi.
Libya’yı unutmayan başka bir adam daha vardı. O da Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin. Rusya, NATO’ya Libya’ya askeri operasyon düzenleme yetkisi veren kararın Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nden geçmesine izin verdiğinde Putin, başbakandı. Bu karara dayanarak İngiltere ve Fransa’nın düzenlediği hava saldırıları, Muammer Kaddafi’nin devrilmesini sağlamıştı. Bu operasyon, geçmişte Irak’ta Saddam Hüseyin’in devrilmesi sırasında olduğu gibi Sovyet-Rus silahını küçük düşürmüştü. Bir zamanlar Moskova’nın dostunun bulunduğu yere NATO kendi piyonlarını yerleştirmişti. Ama bilindiği gibi Putin hiçbir şeyi unutmaz.
İran ile arasındaki yükselen gerilimle meşgul olduğu için ABD’nin Libya sahasından daha çok uzaklaşmasından, Fransa, İtalya ve Almanya arasında hesapların ve çıkarların ayrışmasından yararlanan Putin, Libya’da barışın hamisi rolünü üstlendi. Bunun için ayrıca kendisine es-Serrac hükümeti üzerinde etkili olma gücü veren Türkiye’nin müdahalesinden de faydalandı. Buna dayanarak Moskova, Hafter ve es-Serrac’ı ateşkes anlaşmasını imzalamaları için ülkesine davet etti. Hafter’in anlaşmayı imzalamadan Moskova’dan ayrılması dahi Putin’in kendisine “aziz dost” diye hitap etmesini ve onunla yola devam etmeye hazır olduğunu belirtmesini engellemedi. Rusya’nın halihazırda krizleri çözme yaklaşımı, krizlerin politik, askeri, güvenlik, ekonomik ve insani seyrine göre süreci aşama aşama ilerletmeyi temel aldığı için Putin, Suriye deneyimini Libya sahasına taşımaya çalışıyor.
BM Libya Özel Temsilcisi ve BM Libya Destek Misyonu (UNSMIL) Başkanı Gassan Selame ise, milisler ve dış müdahaleler ateşinin ortasında bir önceki gün Şarku'l Avsat'a verdiği demeçte ifade ettiği gibi “Libya meselesine yönelik uluslararası pozisyonu restore edecek” bir çözüme ulaşılmasını umuyor. Selame’nin, bütün müdahaleci güçlerin Berlin’de tek çatı altında toplanmasının, müdahaleleri kontrol altına almak için uluslararası şemsiyenin onarılmasına yardımcı olabileceğine güvendiği aşikar. Buna paralel olarak ekonomik, politik ve askeri alanlarda Libyalı taraflar arasındaki diyaloğun devam etmesini istediği açıkça görülüyor. Selame, kendisini milisler, müdahaleler ve felaketlerden kurtaracak bir Avrupa ve uluslararası iradenin ortaya çıkması umuduyla Libya’yı Berlin’de 'yoğun bakım' ünitesine yatırmış görünüyor.
Suriye krizini Cenevre Bildirisi ve geçici yönetim komisyonundan Viyana toplantılarına taşıyan, referanslarını değiştiren ve siyasi bir süreç başlatan Putin’in yöntemi budur.
Nitekim, Berlin Konferansı’nda ele alınan formüllerde bu eğilim baskındı. Rus doktorunun, Berlin kliniğine sevkedilen Libya hastalığına yakalanmış tüm hastalar ile konuşma kapasitesine sahip olduğu net bir biçimde görülüyor.
Kendisi ayrıca BM’yi unutmadan diğerlerinin rollerini adapte etmeye ve ortak etmeye hazır bir doktor. Soru ise şu: Libyalılar iş işten geçmeden uyanacaklar mı?
TT
Libya: Berlin'deki klinik ve Rus doktor
Daha fazla makale YAZARLAR
لم تشترك بعد
انشئ حساباً خاصاً بك لتحصل على أخبار مخصصة لك ولتتمتع بخاصية حفظ المقالات وتتلقى نشراتنا البريدية المتنوعة