Eski otoriter rejimlerin sözlüğünde, koronavirüsün (Corona) ortaya çıkışı devlet sırları kategorisinde yer alıp gizlenmeliydi. Bu virüs hakkında konuşmak hatta bu konuya değinmek bile yasak olmalıydı. Ancak artık bu tür davranışlara yer olmayan bir dünyadayız. Dünya birbirine bağlı ve iç içe geçmiş bir halde. Sosyal medya araçları “küresel köyü” sırların olmadığı bir yer haline getirdi.
Çin, bu sorun için bir sağlık komisyonunu görevlendirebilir ve sorunun boyutunu küçültebilirdi. Ancak bunun yerine yaşananları açık bir şekilde sunarak topyekûn salgınla başa çıkmayı seçti. Vatandaşları ve dünyaya karşı sorumlu bir ülke gibi davranmayı tercih etti.
Böylece, Çin Komünist Partisi Siyasi Büro Daimi Komitesi, ölenlerin sayısı 10’u bulmamışken Genel Sekreter ve Devlet Başkanı Şi Cinping başkanlığında acil toplandı. Başkanın kendisi, sorunla gerçek bir mücadele çağrısında bulundu ve boyutunun belirlenmesini sağladı. Korona salgınının yayılma hızı nedeniyle ülkenin “zor bir durum” ile karşı karşıya olduğu uyarısında bulundu. Aynı zamanda Çin’in bu savaşı kazanabileceğini de vurguladı. Virüsün doğası hakkında daha fazla bilgi edinmek ve uygun aşıyı bulmak için bilimsel laboratuvarlar dâhil devletin tüm imkânları seferber edildi.
Çin, bu konuyu gizlemeyi ve üstünü örtmeyi seçseydi imajı için bir felaket olabilirdi. Fakat dünyanın ikinci en büyük ekonomisi olan Çin’in Devlet Başkanı, ülkesinin vatandaşlarının ve dünyanın güvenini hak eden sorumlu bir devlet gibi davranması gerektiğini anladı. Virüsün yayılmasının önüne geçmek için alınan tedbirlerin ekonomik bedellerinin yüksek olduğu doğru. Ama bu bedel, Çin makamlarının susmayı tercih etmesi durumunda ödemek zorunda kalacağı bedelden çok daha azdır.
Gerçek ortaya çıktığında vatandaşlar, sağlıkları ve güvenlikleri konusunda devletlerine güvenemeyecekleri sonucuna varsalardı o zaman Pekin yönetimi bundan çok daha büyük bir bedel ödemek zorunda kalırdı. Benzer bir şekilde dünyada aynı sonuca varmış olsaydı bedeli daha büyük olurdu. Bu nedenle Pekin, virüsü birinci düşman ilan etti. Endişe ve korku verici bir konuda şeffaf olmayı şeçti.
Korona krizi patlak verdiğinde Arap gazetecilerin üç sıcak dosyayı takip etmeleri gerekiyordu. Irak’ta büyüyen kriz, Berlin Konferansı sonrası Libya’daki gelişmeler, Lübnan’daki halk gösterileri. Bu üç dosyada da gazeteciler kaçınılmaz olarak devlet ve kurumları hakkında düşünmek zorunda kaldı.
Irak’ta siyasi sınıf, temel hizmetler, yolsuzlukla mücadele, dört dörtlük bir devlet inşası taleplerinde bulunan halk hareketine bir tür salgınmış gibi davrandı. Iraklıların acı ve sıkıntılarına kulak vermek ve istenilen sonuçlara ulaşmak yerine hemen sorunun derinliğini inkâr etme yoluna gitti. Protesto gösterilerini bastırmanın sorunu çözeceği yanılgısına kapıldı. Çin makamları 40 kişinin hayatını kaybetmesinden sonra harekete geçti. Buna karşın, Irak’ta karar alma aşamasındaki etkin güçler, 500’den fazla kişi hayatını kaybettikten sonra bile daha fazla kişinin hayatını kaybetmesine neden olabilecek gösterilere çözüm için henüz bir yetkili isim bulabilmiş değil.
Kasım Süleymani’nin ve Ebu Mehdi el-Muhendis’in Bağdat’ta ABD güçleri tarafından öldürülmesi, var olan sorunlara son derece tehlikeli sorunlar ekledi. Suikast ve İran’ın verdiği yanıtın, devlet ve karar alma mekanizmalarında var olan çatlaklar nedeniyle adeta yanan ateşi körüklediğini söyleyebiliriz. Iraklılar, bu köklü ülkenin “Irak sahası” olarak tanımlanmaya başlaması ile kendilerini esarete benzer bir durumda buldu.
Son olaylar, Saddam Hüseyin rejiminin devrilmesinin ardından yaşanan ve ABD’nin de katkıda bulunduğu siyasi sürecin, sorun ve tehlikelerle yüzleşme kapasitesine sahip normal kurumlar ve normal bir devlet inşa edemediğini gösterdi. Sınıfsal farklılıklar, kota sistemi ve yolsuzluk, Irak’ta anayasa maddelerini yuttu. Bu sorunlar ülkeyi silahlı gruplar ve müdahaleci tarafların insafına bıraktı.
Saddam Hüseyin’in politikalarının ülkeyi derin bir felakete sürüklediği, ABD işgalinin Irak’ın sorunlarını ikiye katladığı aşikâr. Ancak Iraklı siyasi güçlerin ve partilerin, normal bir devletin parametrelerinin temellerini atmakta başarısız oldukları da açık ve nettir. Saddam sonrasında Irak, Rusya’nın Sovyetler Birliği’nin intihar etmesinden sonra karşı karşıya kaldığı yağmadan çok daha büyük bir yağma operasyonuna maruz kaldı. Yeni yönetim, yeni kurumların kırılganlığını meydana çıkaran sert sınavlardan ders almadı. Nitekim Musul’un DEAŞ eline geçmesi skandalı bunun açık bir kanıtıydı.
Bu yüzden bugün Irak, büyük bir kargaşa, silahlı grupların çılgınlığı ve bileşenleri arasındaki çekişmelerle yaşıyor. Ne ABD Büyükelçiliğini füzelerle hedef almak ne de protestocuların çadırlarının yakılması ve Mukteda es-Sadr’ın ardı ardına değişen tutumu buna bir çözüm sunmaktadır.
Libyalı diktatör, ülkesinde başlangıç noktası görevi görecek ya da üzerine inşa edilebilecek kurumlar bırakmadı. Libyalıların kendileri de ülkelerinin kayıp 40 yılını telafi etmelerine yardımcı olacak normal bir devlet inşa etme fırsatını kaçırmış gibi görünüyorlar. Bu nedenle, iç başarısızlık derinleşti. Müdahaleler arttı. Libya petrolü ve konumu birçoklarının ağzını sulandırdı. Berlin kliniğindeki geniş uluslararası katılıma rağmen Libyalıların tek çatı altında bir araya gelememelerinin, trajedinin ömrünü uzatmasından korkanlar var. Devletin inşası için gerekli yol haritasının ortaya çıkarılmasının engellenmesinden, Libya ve komşularına yönelik tehdidin büyümesinden endişe duyanlar bulunuyor.
Lübnan’daki başarısızlığın ise kanıtlara ihtiyacı yok. Lübnanlılar birçok konuda farklı düşünüyorlar. Ama bugün, iflas ve çöküş cumhuriyetinde, iç savaşın en şiddetli dönemlerinde bile benzerine maruz kalmadıkları bir küçük düşürme ile karşı karşıya kaldıkları mevzusunda hemfikirler. Yozlaşmış siyasi sınıf, Lübnan ve bankacılık sektörü dahil ekonomik istikrarının dayanaklarını tehdit etti. Ülkenin içinde bulunduğu duruma düşmemesi için uygun zamanda harekete geçmekte başarısız oldu. Dolayısıyla protestocuların çadırlarının yakılması gibi karşılıklı suçlamaların da bir çözüm olmadığı apaçık ortadadır.
Hiçbir şekilde dış müdahalelerin ve oynadığı rolün boyutunu küçümsemek niyetinde değiliz. Ancak, kesin olan bir şey var. O da, iç güçlerin, devlet mantığına göre hareket etmedikleridir. Ayrıca bu güçler, tüm vatandaş ve bileşenlerine hukukun gölgesinde yaşama fırsatı tanıyan normal bir devlet inşa etmek için yeterli çabayı sarf etmedi. Irak, Lübnan ve Libya’daki başarısızlığın bedelini hızlıca okuduğumuzda, normal devletin yokluğu nedeniyle yayılan başarısızlık virüsünün, koronadan daha tehlikeli olduğunu göreceğiz.
TT
Çin'in koronavirüs başarısı, Lübnan, Irak ve Libya'nın başarısızlığı
Daha fazla makale YAZARLAR
لم تشترك بعد
انشئ حساباً خاصاً بك لتحصل على أخبار مخصصة لك ولتتمتع بخاصية حفظ المقالات وتتلقى نشراتنا البريدية المتنوعة