Altmışlı ve yetmişli yıllarda tartışmalar, Arap dünyasında popülerdi. Milliyetçi çevrelerde, “Tek saf ve tek hedef”, Filistin’in kurtuluşuna giden yolun Arap birliğinden mi geçtiği yoksa aksinin mi geçerli olduğu konuları etrafında Baasçılar ile Nasırcılar arasında ateşli tartışmalar yaşandı. Daha sonra, Filistin direnişi ile “yeni sol” arasında klasik savaşın mı yoksa “halk kurtuluş savaşı”nın mı daha iyi olduğu konusundaki tartışmanın sınırı genişledi. Bu tartışma bir başka başlık ile de bağlantılıydı. O da “küçük burjuva rejimlerin” devrimci roller üstlenebilme kapasitesiydi. Bu olasılığı reddedenler, düzenli orduların savaşmadığını iddia ediyorlardı. Bu nedenle 1973 yılında savaştıklarında, tartışma kesildi. Keza Filistin’in tamamen kurtuluşu veya demokratik ve laik devlet meseleleri de tartışıldı. Fakat, ünlü ve utanç verici Maalot* saldırısı ile ortadan kalkmadan önce bile Arap rejimlerin müdahaleleri bütün ağırlığı ile bu meselenin üzerine çökmüştü.
Marxçı çevrelerde, Sovyetler Birliği Komünist Partisi 20’inci kongresinin (1956) gündeme getirdiği konular hala sıcaklığını koruyordu. En hararetli tartışmalar, devrime giden yolun şiddetten mi yoksa seçimlerden mi geçtiği, anti-kapitalist gelişim konuları etrafında yürütüldü. Başka birçok başlık da hararetli bir şekilde tartışıldı: Sovyetler Birliği-Çin rekabeti, Marksizm ve milliyetçilik meselesi, komünist partiler arasında bölünmelere yol açan anlaşmazlıklar. Abdunnasır ve Baas’ın “küçük burjuva rejimleri” ve Filistin direnişi ile ilişkileri ise her zaman en çok tartışılan konuydu. 1973 yılında Şili’de Allende hükümetine karşı düzenlenen darbe, devrimci değişim ve “burjuvazinin elindeki bir araç olan” devletin devrimci değişime olanak tanıyıp tanımadığı hakkındaki tartışmaları yeniden alevlendirdi.
Daha sonra, demokrasi ve kendisini sağlamak için yabancı müdahaleyi memnuniyetle karşılama konusunda çok yönlü bir tartışma başladı. Bu, Osmanlı İmparatorluğu’nda bu noktada Müslüman Türk reformcu arkadaşları ile ihtilafa düşen liberal Ermenilerin başlatmış olduğu eski bir tartışmanın yeniden canlanmasıydı.
Buna paralel olarak, kalkınma, bağımlılık, petrol ve petrol politikaları gibi ekonomik meseleler hakkındaki tartışmalar da durmadı. Dönüşmeyen ve sabit kalan ise ikili kavramlar ile ilgili tartışma ve onları uzlaştırma çabalarıydı. Bunlar: Arapçılık ve İslam, sosyalizm ve İslam, sosyalizm ve milliyetçilik ve tabi ki özgünlük ile modernlikti.
Bu tartışma durumu elbette bazı çarpıklıklardan azade değildi. Sözgelimi bazı milliyetçiler, milliyetçi rejimlerinin memurlarıydılar. Buna örnek olarak, Mısırlı Nasırcı İsmet Seyfuddevle ve Iraklı Baasçı Sadun Hammadi’yi verebiliriz. Aynı şekilde bazı markistler de bir dinin inananları gibi metinlerin ve ezberlediklerinin, herhangi bir değerlendirmeyi, Lenin’in, Devlet ve Devrim ya da Ne Yapmalı?” kitaplarında söyledikleri ile uyumlu olup olmamasına göre ele almanın esaretinden kurtulamamışlardı.
Ancak en büyük ayıp, toplumlarımızın yapılarını, temellerini ve çoğunlukla inkar edilerek çözülmeye çalışılan iç bileşenlerini tartışmamış olmasıdır. Ürdün’de 1970 ve Lübnan’da 1975’te iki iç savaş yaşanmasına, birçok rejimin ideolojik iddiasının aleyhine olacak şekilde büyüyen mezhepçi doğasına rağmen, bu konuyu ele almak tabulara cesurca karşı çıkmak gibi görüldü. Bu tabular birden fazla forumda ortaya çıktı: Sözgelimi, onu taşıyanlara tepeden bakan düşünce sisteminin saflığını koruyan ideolojik forum vardı. İlgili toplumun sorunlarının herhangi bir şekilde ele alınmasını önleyen güvenlik forumu, ayrıca geleneksel kültürlerin farklılıkları vurgulamanın ayıp ve kutsal birliğe karşı işlenmiş bir suç olduğuna karar verdiği ahlaki forum vardı. Ülkeleri kuran gruplar da devletlerini sorgulamadıkları için sorumluydular: Lübnan Hristiyanlığı, Lübnanlı olmanın zorunluluğu hakkında direktifler ve öğütler veriyordu. Irak Sünniliği, tepeden bakan bir üslupla liderliğini reddedilemeyecek bir ihsan olarak görüyordu. Suriye Sünniliği, halkına Arap birliği nimeti gerçekleşir gerçekleşmez ülkeyi yok olmaya hazırladığını müjdeliyordu. Filistin milliyetçiliği kurtuluşla meşgul olup kurtarmak istediği insanları unutmuştu
Asıl sıkıntı, yıllardır dillendirilmeyen bu meselenin yani toplumsal dokunun patlak vermesinin, toplumlarımıza en çok yıkım getiren şey olmasıdır. Entelektüel ve kültür yaşamımızda ender hale gelen tartışmaya en büyük zararı vermesidir. İç savaş nedeniyle Beyrut’un susmasının söz konusu kaosun büyük bir bölümünün susmasına neden olması tesadüf değildir.
Tabi ki tartışmaların bu şekilde susturulmasına başka faktörlerde katkıda bulundu. Bunlardan biri de Soğuk Savaşın sona ermesi ile büyük ideolojilerin aldığı büyük yenilgilerdi. Zira eski tartışmaların çoğu bu ideolojilerden yola çıkıyor ya da bunların etrafından dönüyordu. Buna karşılık, özellikle sosyal medyanın yükselişi ile teşhir oldukça yüksek bir platform kazanmadan önce dahi siyasi kültür genel olarak teknik çizimler ve parçalanmış nesnel görünüm lehine gerilemişti.
Ne var ki, toplumlarda görülen çatlaklar, tartışmanın ölümünde en büyük pay sahibi olmayı sürdürdü. Çünkü artık hiç kimse ikna etmek bir yana başkası ile diyalog kurmakla ilgilenmez oldu. Mesela Lübnan’da halk, 2005’de en az iki halka bölündüğünü ilan etti. Irak’ta 2006’da gruplar arasında yoğun ve kalın sınırlar çizen bir iç savaş patlak verdi. 2007’de “kardeşlerin çatışması” Filistin’in biri Gazze diğeri Batı Şeria’da iki yönetime bölünmesine yol açtı. Suriye’de ise en azından 2011 yılından itibaren yönetici, halkın en büyük düşmanı haline geldi.
Bu anlamda, tartışma, görmek istemediğimiz dolayısıyla tartışmak istemediğimiz bir gerçeğin kurbanı oldu. Bu gerçeklik de çok geçmeden intikamını aldı.
*FHKC’ye bağlı militanlar, 15 Mayıs 1974 günü İsrail’e sızarak, sınıra yakın Maalot kasabasındaki bir ilkokulda 22 öğrenciyi öldürmüştü. (ed.n)