Eski Suriye Devlet Başkanı Yardımcısı Abdulhalim Haddam’ın günlükleri 8: Arafat Filistin, Lübnan ve Suriye’ye komplo kurdu

Dönemin Suriye Devlet Başkanı Hafız Esed ve Yardımcısı Abdulhalim Haddam’ın bir toplantıdaki arşiv fotoğrafı (Şarku’l Avsat)
Dönemin Suriye Devlet Başkanı Hafız Esed ve Yardımcısı Abdulhalim Haddam’ın bir toplantıdaki arşiv fotoğrafı (Şarku’l Avsat)
TT

Eski Suriye Devlet Başkanı Yardımcısı Abdulhalim Haddam’ın günlükleri 8: Arafat Filistin, Lübnan ve Suriye’ye komplo kurdu

Dönemin Suriye Devlet Başkanı Hafız Esed ve Yardımcısı Abdulhalim Haddam’ın bir toplantıdaki arşiv fotoğrafı (Şarku’l Avsat)
Dönemin Suriye Devlet Başkanı Hafız Esed ve Yardımcısı Abdulhalim Haddam’ın bir toplantıdaki arşiv fotoğrafı (Şarku’l Avsat)

Suriye’nin eski Devlet Başkanı Yardımcısı Abdulhalim Haddam’ın Şarku’l Avsat tarafından yayınlanan anılarının sekizinci bölümünde 1976 yılında Lübnan’a yapılan askeri müdahalenin belirleyici anlarını, Arap Caydırma Kuvvetleri oluşturulurken Arap devletleri ile Şam rejimi arasında gerçekleştirilen telefon görüşmelerini ve Esed güçlerinin buradaki rolünü anlatıyor.
Haddam, günlüğünde bu konuya ilişkin şu ifadelere yer veriyor: “Filistin liderliği ve müttefik Lübnanlı partilerin mücadelenin devamı ve Zahle ile Lübnan’ın kuzeyinde Hristiyan köylerindeki kuşatmayı kaldırmayı reddetme konusundaki ısrarı karşısında, Lübnan halkına, Suriye’ye ve Araplara dokunabilecek zararlar göz önüne alındığında Suriye’nin askeri müdahalesi, bu kirli savaşı durdurmayı acil bir konu haline getirdi. Kuvvetlerimiz 1 Haziran 1976 tarihinde harekete geçerek Lübnan sınırını geçti. Aynı gün dönemin Sovyetler Birliği Başbakanı Aleksey Kosıgin, Şam’a ulaştı.”
Haddam, dönemin Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ) Yürütme Komitesi Başkanı Yaser Arafat (Ebu Ammar) ile saha ve diplomatik alanlarda girilen çatışmaya, özellikle de Suriye’nin Lübnan’a girişi ile aynı zamana denk gelen toplantıya anılarında büyük bir bölüm ayırıyor. Haddam bu konuda: “1 Haziran 1976 tarihinde Bağlantısızlar Hareketi Koordinasyon Ofisi Cezayir'de bir toplantı düzenledi. Toplantıya teatral bir konuşma yapan Arafat da katıldı. Filistin devrimine ve Lübnan'daki ulusal güçlere karşı ABD, Fransa ve İsrail’in ortak bir komplosundan bahsetti. Suriye’ye işaret ederek bu komplonun Araplar tarafından gerçekleştirilmesinden endişe ettiğini dile getirdi” ifadelerini kullandı. Haddam, Arafat’a herkesin duyması için yüksek bir sesle cevap verdiğini söylüyor ve şu ifadeleri kullandığın belirtiyor: “Her zaman yaptığın gibi yalan söyledin Yaser. Suriye ve Filistin meselesine zarar verdin. Sen, Lübnan’ı ve Filistinlileri bölüyor, İsrail’e hizmet ediyorsun.”
Lübnan’da yeni cumhurbaşkanı seçimleri için anayasal düzenlemeler konusundaki tartışmalar devam ederken, anlaşmadan görüldüğü üzere Cumhurbaşkanı Süleyman Franjiye yeni Cumhurbaşkanı Élias Sarkis’in savaşı sona erdirme ve uzlaşı sağlanması, yetkilerini kullanabilmesi için istifa edecekti. Seçim yapılmış olmasına rağmen, gerilim devam ediyordu. Çatışmalar devam etti ve Kemal Canbolat liderliğindeki Ulusal Hareket’in kampanyası gerilimi yükseltti. Öte yandan Filistin yönetimi de ateşle oynamayı sürdürerek savaşın ciddi bir şekilde durdurulup anayasa belgesine göre krizi sona erdirmek üzere ulusal diyaloğun başlamasını önlemek için provokasyonlarına devam etti.
Abdulhalim Haddam, konuya ilişkin olarak anılarında şu bilgilere yer veriyor:
1976 yılının Mayıs ayında bana Cumhurbaşkanı Sarkis’ten bir mesaj getiren Karim Pakradouni'yi kabul ettim. Bana şunları söyledi: “Size Cumhurbaşkanı Sarkis’ten bir mektup getirdim. Fikirlerini açıklamak için ilk temasının Suriye ile olması gerektiğine inanıyor. Sarkis, atılması gereken ilk adımın çatışan taraflarla siyasi diyalog gerçekleştirmek olduğuna inanıyor. Bu iki aşamada gerçekleşir: Öncelikle taraflardan kavgayı bitirmeleri istenir. Daha sonra, olumlu bir sonuca varan bir yuvarlak masa toplantısı düzenlenir.”
Pakradouni, Beyrut’taki durumun Arafat’ın çözemeyeceği kadar sert olduğunu ve Sarkis’in bir eylem planı hazırladığını söyledi. Sarkis’in siyasi başarı umudunun zayıf olduğunu düşündüğünü ancak yine de bu işi Lübnan ve Suriye inisiyatifi yararına yapmak zorunda kaldığına işaret etti. Canbolat’tan başlayarak tüm taraflarla temaslarda bulunacağını ifade etti. Pakradouni, “Bize gelince (Ketaib Partisi) herhangi bir şart koşmaksızın onu özgür bıraktık. Sarkis, siyasi uzlaşmanın sonuçları ne olursa olsun Suriye girişiminin devam etmesi gerektiğine inanıyor. Siyasi çözümü başarılı kılmak için ona yardım etmenizi istiyor. Sarkis ayrıca devir-teslimin nasıl olacağı konusunda anlaşmak için Franjiye ile bir araya gelecek. Sarkis, Parlamento’da yemin etmesi için yeterli çoğunluğu sağlamadan Franjiye’nin istifasını açıklamasının ülkeyi anayasal bir boşluğa düşürmesinden endişe ediyor. Bu, Arafat yönetimi ve Lübnan’daki bazı tarafların arzu ettiği bir durum. Bu nedenle bir parlamento oturumu düzenlenip Franjiye’nin istifasını sunup, yeni Cumhurbaşkanı’nın yemin etmesi gerekiyor” dedi.
Pakradouni, ayrıca Cumhurbaşkanı Franjiye’nin istifasının ancak Sarkis’in yemininden sonra geçerli olmasını Temsilciler Meclisi’ne sunmasını önerdiğini söyledi. Ona bunun anayasal olarak mümkün olmadığını, istifanın beklemeye alınamayacağını söyledim. Bu nedenle de Franjiye’nin istifasını Sarkis’in önüne koymasının ve Parlamento’da bir oturum düzenlenip istifanın sesli okunmasının ardından Sarkis’in Cumhurbaşkanlığı yemini etmesinin en iyisi olduğunu ifade ettim.
Franjiye görevi Sarkis’e devretmeye hazırlanırken gerilimi azaltmak için gösterilen çabalara rağmen ulusal ve ilerici partilerin güçleri, Arafat ve grubunun gerilimi artırme ve dolayısıyla çatışmayı devam ettirme çabalarına ek olarak Raymond Edde, Kemal Canbolat ve Saeb Salam ittifakından sonra siyasi atmosferin tansiyonu daha da yükseldi.  
Filistin güçleri ve Lübnanlı müttefiklerinin askeri baskısı Cebel-i Lübnan ve Beyrut’ta yoğunlaştı ve güneyde bazı Hristiyan güçlere yönelik saldırılar gerçekleştirildi. Ayrıca Zahle ve Kobayat (Qoubaiyat) ve Andaket’in de aralarında bulunduğu Akkar’daki Hristiyan köylerine uygulana abluka sıkılaştı. Lübnan İsrail'e, müdahale etmesi ve Lübnan arenasında bir müttefik bulması için en iyi fırsatları sağlayan mezhepsel katliamlar çemberinin genişlemesiyle tehdit edilir hale geldi.
Çatışmalardaki tırmanış devam ederken Canbolat bazı tekliflerde bulundu. Bunlardan bazıları şöyleydi: Savaşçılar mevzilerinden çekilmeden ciddi bir ateşkes sağlanması, ön koşul olmaksızın yuvarlak masa müzakereleri gerçekleştirmek, Suriye ordusunun kademeli bir şekilde geri çekilmesi. Ayrıca yuvarlak masa gündeminin aşağıdaki gibi belirlenmesi: Siyasi reform, Anayasa ve siyasi sistemin bazı maddelerini değiştirilmesi, bir sonraki yönetim şekli ve siyasi güçlerin temsil yüzdesi, kurumların mezhep temelinde değil, ulusal bir düzende yeniden düzenlenmesi.
Canbolat’ın Lübnan’da yeni bir rejim inşa etme vizyonu oldukça açıktı. Böylece Lübnanlılar mezhebi ve dini kimlikleri esas alan kota sisteminden kurtulacak ve bu, Lübnan toplumun bazı kesimleri açısından bir garanti oluşturacaktı. Ülke yönetimindeki Maruni hakimiyetine son verecekti. Filistin liderliği ve müttefik Lübnanlı partilerin mücadelenin devamı ve Zahle ile Lübnan kuzeyindeki Hristiyan köylerindeki kuşatmayı kaldırmayı reddetme konusundaki ısrarı karşısında ve Lübnan halkına, Suriye’ye ve Araplara dokunabilecek zararlar göz önüne alındığında Suriye’nin askeri müdahalesi, bu kirli savaşı durdurmayı acil bir konu haline getirdi. Kuvvetlerimiz 1 Haziran 1976 tarihinde harekete geçerek Lübnan sınırını geçti. Aynı gün dönemin Sovyetler Birliği Başbakanı Aleksey Kosıgin, Şam’a ulaştı.
1 Haziran 1976 tarihinde Bağlantısızlar Hareketi Koordinasyon Ofisi Cezayir'de bir toplantı düzenledi. Toplantıya teatral bir konuşma yapan Arafat da katıldı. Söz konusu konuşmasında öne çıkan noktalar şöyleydi: “Filistin devrimi ve Lübnan ulusal güçlerine karşı bir ABD-Fransa-İsrail komplosu söz konusu. Bunun, Arapların elleriyle gerçekleştirilmesinden endişe ediliyor. Fransa, Hıristiyan tecrit bölgelerini işgal edecek. Arap güçleri ise devrimi sınırlamak, ayrıca onu ve ulusal hareketin milislerini vurmak için ulusal bölgeleri işgal ediyor.”
Konuşması sona erdikten sonra söz istedim. Oturum Başkanı dönemin Cezayir Dışişleri Bakanı Abdulaziz Buteflika idi. Arafat’a sert bir yanıt vereceğimi anladığı için bana söz hakkı vermekten kaçındı. Arafat adeti olduğu üzere bana cevap verme hakkı verilmesinin yalanlarını ortaya çıkaracağını anladı ve teatral bir hareketle heyetleri selamlamaya başladı. Yanıma ulaştığında ayağa kalkmadım. Karşımda durup bana “Ebu Cemal, neyin var?” dedi. Herkesin işitebileceği yüksek bir sesle cevap verdim ve şunları söyledim: “Her zaman yaptığın gibi yalan söyledin Yaser. Suriye ve Filistin meselesine zarar verdin. Sen Lübnan’ı ve Filistinlileri bölüyor, İsrail’e hizmet ediyorsun. Yaser yolun Araplara doğru değil, İsrail’e doğru.” Bana şöyle cevap verdi: “Lübnan'a girdiniz ve bize saldırdınız.” Ona, “Bölünme için çabalayan herkesi hedef alacağız. Kan döken herkesi yargılayacağız. Lübnan, Filistin değil. Lübnan, Filistin ve Suriye'ye karşı komplon için çok büyük bir bedel ödeyeceksin” dedim. Bunun üzerine Buteflika yerinden kalkıp bize doğru geldi. Bizi yatıştırmaya çalıştı. Fakat Arafat’la tokalaşmayı reddettim.
Öğleden sonra saat 13.00 sularında aralarında Libya Dışişleri Bakanı Ali Triki’nin de bulunduğu bir grup arabulucu gelip bana Arafat’la öğle yemeği yemeyi teklif etti. Sözlerini geri alıp yeniden düzenlenmiş bir konuşma yapmasını şart koştum. Nitekim, konuşmayı yeniden kaleme alıp Komite’nin ofisine gönderdik. Sonra öğle yemeğini birlikte yedik. Yemekte FKÖ’nün yaptığı hatalar ve liderlerinin Filistin meselesi ve Lübnan’a verdiği zararlara değindim. Konuşmalarının başlıca özelliğinin manevra ve yalan olduğuna işaret ettim. Arafat, ‘kontrollü’ ve nazikti. Daha sonra bu nezaketin sebebinin güçlerimizin Lübnan topraklarında kaydettiği ilerleme olduğunu anladım. Güçlerin ilerleyişini durdurması için Devlet Başkanı ile temasa geçmem konusunda ısrar etti. Nitekim Şam'a olanları anlatan bir telgraf gönderdim (...)
Filistin Koalisyonu, bazı Lübnanlı güçlerle birlikte 2 Haziran 1976 tarihinde Suriye güçlerinin Lübnan’a girişini protesto etmek için genel grev çağrısında bulundu. Filistinli milisler ve müttefik partilerinin milisleri (Komünist Parti, Komünist Hareket Örgütü, Suriye Sosyal Milliyetçi Partisi, el-Murabitun ve Arafat'ın ‘Fetih’ten dayattığı diğer örgütler) dükkan ve mağaza sahiplerine yıkım ve yağma tehditleriyle kapatma baskısı uyguladı. Korku halkı greve değil, kapanmaya zorladı.
Grevin yalnızca Filistin güçleri ve müttefikleri tarafından kontrol edilen bölgeleri kapsadığını söyleyebiliriz. Fakat diğer bölgelere gelince Cumhurbaşkanı Franjiye’nin talebi üzerine Suriye güçlerinin girişi, tehdit altındaki Hristiyan bölgelerdeki kuşatmayı ve endişeleri ortadan kaldırdığından dolayı onlar için durum farklıydı.
3 Haziran’da Lübnan Ulusal Hareketi, Canbolat başkanlığında bir toplantı gerçekleştirdi ve “Tüm Lübnan bölgelerini kapsayan genel grevin ezici başarısını, kitlelerin Suriye askeri işgalini reddeden duruşunun ve her dış müdahalenin kanıtı olarak ve hem iç hem de dış, geniş bir halk kampanyasının başlangıcı olarak kabul edilir. İşgal ve müdahale güçleri karşısında Lübnan ve Filistin ulusal iradesini dayatıyor” ifadelerinin yer aldığı bir bildiri yayınlandı. Lübnan Arap Ordusu komutanının işgale direnme girişimini desteklediğini ve bu cesur vatansever pozisyon ve Suriye işgaliyle ilgili gelecek dönem cumhurbaşkanına sunulacak bir muhtıranın onaylanması konusunda ulusal hareket ile Arap Lübnan Ordusu arasında bir uyum bulunduğunu teyit etti.
Öte yandan Lübnan ordusundan ayrılan Lübnan Arap Ordusu Komutanı Teğmen Ahmed el-Hatib, Suriye ordusuna karşı çıkmak için çağrıda bulundu.
Medyadaki bu gürültüye rağmen, Arafat ile bağlantılı Filistinli grupların silahlı adamları ve Lübnanlı partilerdeki müttefikleri güçlerimizin ilerlemesinden kaçıyorlardı. Arafat her zamanki gibi bağırmaya, haykırmaya ve provoke etmeye başladı. Bir Arap Birliği toplantısı gerçekleştirme çağrısında bulundu ve toplantının 9 Haziran'da yapılması planlandı.
9 Haziran sabahı Kahire’ye gittim. Orada beni Kahire Maslahatgüzarımız Me’mun el-Atasi karşıladı. Uçak durduktan sonra uçağa binip yanıma gelerek dün yani 8 Haziran’da bir toplantı gerçekleştirildiğini bildirdi.  Toplantı sonucunda Şam’a gitmek üzere Bahreyn Dışişleri Bakanı Muhammed bin Mübarek bin Hamad Al Halife, Cezayir Dışişleri Bakanı Abdulaziz Buteflika, Libya Dışişleri Bakanı Libya Triki ve Arap Birliği Genel Sekreteri Mahmud Riyad’tan oluşan bir heyet oluşturulduğunu bildirdi. Pilotlardan Cumhurbaşkanı Esed ile görüşmek üzere Şam’a dönüş için acil bir kalkış planı hazırlamalarını istedim. Atasi’den Şam’la temasa geçip ben gitmeden önce heyetin kabul edilmemesini istediğimi bildirmesini söyledim.
Bundan önce Atasi, bana bakanlar toplantısından çıkan karar metni hakkında bilgi verdi. Karar metninin bazı maddeleri şöyleydi: “Tüm taraflardan savaşı derhal durdurmaları talep edilecek. Lübnan'da güvenliği ve istikrarı sağlamak için Birlik Genel Sekreteri gözetiminde sembolik Arap güvenlik güçleri oluşturulacak. Bu güçler, çalışmalarına başlamaları için derhal harekete geçirilip Suriyeli güçlerin yerini alacak. Arap Güvenlik misyonu, Lübnan Cumhuriyeti'nin seçilmiş Cumhurbaşkanı’nın talebi üzerine sona erer. Şam'a bir bakanlık misyonu gönderilecek. Kardeş halkın ve ulusal topraklarının birliğini, egemenliğini, güvenliğini ve istikrarını korumak için tüm Lübnan partilerini, seçilmiş cumhurbaşkanının gözetiminde kapsamlı bir ulusal uzlaşma yapmaya çağırılacak. Arapların Filistin devrimini destekleme, onu tüm tehlikelerden koruma ve bunun için etkili gücün tümünü sağlama taahhüdü vurgulanacak.”
Atasi’den öğrendiğime göre karar tasarısının, Suriye’ye yönelik bir saldırı başlatan Arafat tarafından sunulduğunu öğrendim. Görüşme sırasında ağlayan Arafat şu ifadeleri kullanmış: “Şimdi Suriye uçakları Beyrut'u bombalıyor. Suriye uçakları kampları hedef alıyor. Suriye güçleri Lübnan köylerini yerle bir ediyor.”
Hemen Şam’a döndüm. Şam Uluslararası Havaalanı Müdürü, Arap bakanların uçağını benim varışım sonrasına kadar havada tuttu. Esed ile telefonla görüştüm. Bakanları kabul etmeden önce olanı biteni anlattım. Bunun üzerine Esed, Arap Birliği’nin benim katıldığım ve Suriye’nin fikirlerinin de dinlendiği yeni bir toplantı gerçekleştirmesinden önce herhangi bir konuyu ele almayı reddetti.
10 Haziran’da bir toplantı gerçekleştirilmesini kabul ettik. Nitekim Arap Birliği’nin Kahire’deki merkezine gittim. Salona girdim. Atmosfer gergindi. Arafat’ın grubu, yanlarından sarkan silahlarıyla odaya dağılmış durumdalardı. Kuveyt Dışişleri Bakanı Şeyh Sabah el-Ahmed, bana dönüp Filistinliler gergin olduğu için dikkatli olmamı söyledi. Kahire'de Filistinliler tarafından öldürülen Ürdün Başbakanı Vasfi et-Tel'in başına gelenlerden endişe duyuyordu. Ona şöyle cevap verdim: “Ben Vasfi et-Tel değilim ve Suriye, Ürdün değil. Bu tiyatrolardan korkmayın. Biz kardeşleri iyi tanıyoruz. Desteğinizi kazanmak için sizi korkutmak istiyorlar. Bu gibi oyunların bize işlemediğini biliyorlar. Ödeyecekleri bedeli biliyorlar. Bu yüzden endişelenmeyin.”
Salonda birkaç adım attım. Bazı bakanların sırtlarını dönüp benimle görüşmekten, selam alıp vermekten kaçınmaları karşısında şoka uğradım. Salona girişimle Arafat’ın sesi yükseldi: “Sevgili Ebu Cemal nerede kaldı” diyerek bana doğru döndü. Gelip beni öptü bunun üzerine orada bulunanlardan bir alkış koptu. Saatler önce bağırıyor, ağlıyor ve Suriye yönetimine küfrediyordu. Şimdi ise Suriye Dışişleri Bakanı’yla kucaklaşıp öpüyor.
Toplantıda şunları söyledim: “Yaser, önceki toplantılarda kardeşlere anlattığın size karşı gerçekleştirilen katliamlar nedeniyle gözyaşlarımı silmek için Şam'dan yanımda iki mendille geldim. Senin yerin burası değil Yaser, senin yerin Rihany tiyatrosu (Beyrut’ta). Çünkü sen bir oyuncusun.” Sözümü kesip, “Ben, Filistin halkını temsil ediyorum” dedi. Ona, “Sen tiyatro sahnesindeki bir oyuncusun ve Filistin halkının düşmanısın. Yaser, sana yediğin kaba tükürmemeni tavsiye ederim. Çünkü dönüp, tükürdüğünü yalayacaksın. Yöntemlerin Filistin davasını yok edecek” dedim.
Daha sonra bakanlar dönüp (…) Suriye güçlerine yapılan herhangi bir atfın silinmesi ve bu güçlerin çalışmalarının Lübnan egemenliği çerçevesinde geldiğinin vurgulanması için benim katılımımdan önce alınan kararların yeniden gözden geçirilmesini istedim. Bir tartışmanın ardından Konsey talebimi kabul etti.
Kuvvetlerimiz büyük bir ilerleme kaydetmişti. Savfar’a (Saofar) ulaşmış, Bhamdoun’un kapılarına dayanmıştı. Libya, harekete geçti. Libya’dan Abdusselam Callud beraberinde Cezayir Dışişleri Bakanı Abdulkerim bin Mahmud ile Şam’a gelip 12 Haziran’da Devlet Başkanı Esed ile bir görüşme gerçekleştirdi. Bazı noktalarda anlaşma sağlandı. Bazıları şöyleydi: “Suriye’nin Arap barış gücüne katılımı, Savfar'dan Dehr el-Beydar'a, Beyrut'tan ve güneyden çekilme, Siyasi çözüme başladıktan sonra tamamen geri çekilme.”
Gece saat 00.00 sularında Esed, beni arayıp anlaştıkları noktaları söyledi. İtiraz edip şöyle dedim: “Savfar'dan Dehr el-Beydar'a çekilme, Filistin tarafına daha sonraki bir aşamada Cebel-i Lübnan’a saldırmak için kullanacakları askeri avantajlar sağlayacak ve Bekaa’daki güçlerimiz kan kaybedecek. Nabaa, Karantina ve el-Maslakh'ın Ketaib Güçleri’nin eline düşmesinden sonra Batı Beyrut'u ve varoşları korumak için girdiklerinde, 1975'ten beri güçlerimizin olduğu Beyrut ve Sayda'dan çekilmeliyiz. Kuvvetlerimiz kuzeyde, Bekaa'da ve Savfar'da güçlendirilmelidir çünkü bunlar Canbolat’a baskı noktalarıdır.”
Esed, konuyu görüşmek için Hava Kuvvetleri Komutanı Naci Cemil ve Genelkurmay Başkanı Hikmet eş-Şihabi ile görüşme talep etti. 13 Haziran’da Şihabi’nin ofisinde toplandık. Devlet Başkanı Esed’in görüşüne sunmak üzere şu noktalar üzerinde anlaştık: Suriye, Arap Birliği girişiminin başarısı, alınan kararların uygulanması, Arap Birliği Konseyi kararlarında atıfta bulunulan Arap güçlerinin oluşturulması çalışmalarına destek veriyor. Arap güçleri oluşur oluşmaz, Suriye güçleri Beyrut ve Sayda'dan çekilecek. Suriye bu güçlere Arap barış gücünün emriyle belirlenen büyüklükte katkıda bulunacak. Suriye güçleri, Lübnan'daki meşru otoritelerle mutabık kalınarak Arap Birliği'nin hazırladığı bir plana göre Lübnan'dan çekilecek.
Bu noktaları Esed’e telefonla bildirdim. Toplantı talep ettim. Ardından Callud ve Bin Mahmud’a Arap barış gücüne katılmayı kabul ettiğimizi ve güçlerimizi doğrudan ve derhal Beyrut ve Sayda'dan ayrıca Savfar'dan çekmeye hazır olduğumuzu, Suriye güçlerinin Lübnan'dan nihai olarak çekilmesinin siyasi çözüme bağlı olduğunu bildirdik.
13 Haziran’dan sonra Callud ve Bin Mahmud’un konakladıkları yere gittim. El-Fetih Hareketi’nden Muhammed Guneym ve Filistin Halk Kurtuluş Cephesi (FHKC) lideri Ahmed Cibril ile bir aradaydılar. Callud, gergindi. “Bir şeyleri çözmek istemiyorsunuz, uyum göstermeniz gerekiyor. Bozguncusunuz. Bir çözüm istemiyorsunuz. Beyrut’a gitmeyeceğim” dedi. Callud’a “Evet, kardeşler çözüm istemiyorlar. Söylemleri bunu gösteriyor. Arafat bazı Arap bakanlara ‘Suriye'ye yardımınız Filistinlileri katletmek demektir’ diyor. Filistin davası savaşçısının böylesine ölümcül bir sapmaya düşmesi acı verici” dedim. Cibril ve Guneym, onu savunmaya çalıştılar. Onlarla tartışmayı reddettim.
Bu sırada dostum Muhammed Haydar geldi ve Callud'u, Filistinli liderler ve Lübnan ulusal hareketi ile görüşmek üzere Lübnan'a birlikte gitmeye ve üzerinde anlaştığımız noktaları sunmaya ikna etti. Kısa bir süre sonra Arafat, kendisine anlaşma noktalarını bildiren Kahire’den Callud'u aradı. Arafat, bunları kabul ettiğini ve bir onay telgrafı göndereceğini söyledi.
Filistin tarafıyla yapılan tüm tartışmalardan açıkça görülüyor ki, liderliği, Lübnan'daki soruna nihai bir çözüme ulaşmak istemiyor, özellikle de bu çözüm Lübnan devletinin güçlerini geri kazanmasına yol açacaksa. Çünkü bu, FKÖ ve onun hiziplerinin Kahire Anlaşması'na uyması ve Lübnan devletinin egemenliğine saygı duyması gerekliliğini doğuracaktır (...)
Filistinli grupların liderlerinin yaptığı en tehlikeli şeylerden biri, bazı Arap ülkelerinin iç işleriyle meşgul olmaları ve Arap anlaşmazlıklarına müdahil olmalarıdır (...) Bunlardan biri de Irak ve Suriye arasındaki anlaşmazlık ve Irak liderliğinin oluşumunun kullanımı ve Suriye sınırındaki güçlerin seferber edilmesine katılımı. Irak ile ilişkilerimizi tartışırken bu konuyu gündeme getirdim.
O günlerde, bazı Iraklı güçler gerçekten de Suriye'ye baskı yapmak için Suriye sınırına gittiler. Ancak bu oyun, Irak liderliğinin geri kalmışlığını ve kararlarının sığlığını yansıtmasının yanı sıra sefil bir başarısızlıktı. Aynı zamanda Filistin liderliğinin aptallığını, FKÖ’yü Filistin davasına büyük zarar veren pozisyonlara ve koşullara itmesini yansıtıyordu.
Bu vesileyle Ürdün Başbakanı Zaid Rifai, Haziran’da beni aradı ve Irak güçlerinin Suriye sınırındaki seferberliğinin bir gövde gösterisi, Lübnan'daki baskıyı hafifletmek için bir medya kampanyası ve Suriye’de iç hareketi teşvik etme çabası olduğunu bildirdi. Sınırı geçme niyeti bulunmadığına işaret etti. İlgilerinin yabancı kaynaklara dayandığını belirtti. Rifai’ye teşekkür ettim ve “Bu konuda herhangi bir endişemiz yok. İki ülke ve ulusa büyük zarar vermemek için, Suriye ve Irak orduları arasında bir çatışmadan kaçınmak istiyoruz. Ama kardeşler işin içine müdahil olursa tepki sert olur” dedim.
Arap Birliği Konseyi kararının 10 Haziran’da yayınlanmasının ardından Birlik Genel Sekreteri Mahmud Riyad harekete geçip Beyrut’a bir ziyarette bulundu.  15 Haziran’da Şam’a dönen Riyad ile görüşmeyi akşam saat 20.00 sularında kabul ettim. Riyad, görüşmede Lübnan Cumhurbaşkanı Süleyman Franjiye ile yaptığı görüşmeden bahsetti.
Aşağıdakiler üzerinde anlaştıklarını söyleyerek şu ifadeleri kullandı: “Arap Birliği’nin kararına ilişkin 10 Haziran'da yapılan açıklamaların ardından yapılan toplantının sonucu (...) Sayın Cumhurbaşkanı kolektif bir Arap girişimi olduğu için bu kararı onayladı. Ayrıca iki girişimin de savaşı durdurma ve barış getirme umudu taşıdığını ve Suriye girişimine bağlılığını ifade etti.”
Bunun üzerine ona tartışmanın en önemli noktalarını sordum. Riyad, “Suriye’nin görevini tamamlamasını istiyorlar. En önemli şeyin Filistinlilerin elinden silahları çekmek olduğunu düşünüyorlar. Böylece tüm savaşçıların elindeki silahlar alınıp Arap güçlerine teslim edilebilir. Hatta Camille Chamoun: Neden Suriye, Arap Birliği’nin kararını uygulayacak temsilci olarak tek kalmıyor? diye sordu. Suriye'nin kararı çıkarıldığı gibi kabul ettiğini ancak bu yükü tek başına taşımasını istemediğimizi söyledim. Onların izlenimine göre, Filistinliler kararda Suriye'nin inisiyatiflerinden nihai olarak çekilmesini görüyorlar ve bunu asla istemiyorlar” şeklinde yanıt verdi.
Riyad, “Onlara açıkça Arap Birliği’nin kararı ya da Arap girişimini onaylayıp onaylamadıklarını sordum. İlkesel olarak karara itiraz etmediklerini söylediler. Ancak bazı değerlendirmelerde bulundular. Örneğin güvenlik gücü konusunda caydırıcı bir güç olmasını kabul ettiler. Libya, Cezayir, Irak, Güney Yemen ve Filistin gibi bazı Arap ülkelerinden Arap güçlerinin katılımına ilişkin çekincelerini dile getirdiler. Libya'nın harekete geçme yetkisine sahip olduğumu söyledim. Cezayir'e gelince, yetkilileriyle iletişime geçilmesi gerektiğine işaret etti. Lübnanlılar, Suriye'nin inisiyatifini sürdürmesini ve Filistin direnişi Kahire Anlaşması'nı tam olarak uygulayana kadar güçlerini geri çekmemesini istiyorlar. Franjiye, Devlet Başkanı Esed ve Suriye’ye güveninin tam olduğunu ve Esed’in uygun gördüğü her şeyi kabul edeceğini söyledi. Suriye dışında başka bir yol ile hiçbir şey yapamayacağımızı ve Esed’le istişarede bulunacağımı söyledim. “Suriye'nin güçlerini, yerine Arap güçlerinin yerleşmesi için bazı bölgelere çekeceğini varsayarsak mesela Sayda’dan çekip yerine Libya güçleri geçerse tutumunuz ne olur? şekilnde bir soru yönelttiğini söyleyen Riyad, Franjiye’nin bu konuda karar vermeyi Esed’e bırakacağını bildirdiğini ifade etti.
Ben de: Güvenlik güçlerinin Sayda'ya yerleştirilmesini gerekli görmüyoruz. Çünkü güvenlik güçlerinin asıl görevi Müslümanlar ile Hristiyanlar arasında aynı şekilde farklı gruplar arasında güvenliği sağlamaktır. Güvenlik sağlamak ve emniyetsizlik sonucu ateşkes sonrası gerçekleşmesi beklenen suçları önlemek için bir otorite bulunmalıdır. Bu kuvvetlerin en önemli görevlerinden biri istikrar ve güvenliği sağlamaktır” dedim. Ayrıca “Kuvvetlerin büyüklüğü ile ilgili olarak neyi tartıştınız? Katılımcı ülkelerden gelen kuvvetlerin büyüklüğünün eşit olması için bir sebep yok” diye sordum. Riyad, “Bence, belkemiği Suriye kuvvetleri, geri kalan kuvvetlere sınırlı görev verilebilir” şeklinde yanıt verdi.
Genel Sekreter, “Şu an önemli olan konu düzenleme. Çünkü tüm tarafların ilkesel olarak kabul ettiğini düşünüyorum. Arafat, Konsey’le hemfikir ve FKÖ’nün tüm hiziplerini temsil ediyor. Hristiyan tarafı da onayladı. Hatta Cumhurbaşkanı seçilen Sarkis ve mevcut Cumhurbaşkanı Franjiye de tamamen aynı fikirde olduklarını ifade ettiler” dedi.
Genel Sekreter, "Arap güçlerinin geçmesi için Şam-Beyrut yolunun açılmasının düşünülmesi (...)" önerisinde bulundu.
“Bütün bu konuları bu akşam Esed ile tartışacağım ve yarın işin mekaniği için tam kavramları geliştirmek amacıyla görevli asker kardeşlerin de dahil olduğu bir toplantı yapabiliriz” şeklinde yanıt verdim.
Akşam saat 23.00'de Lübnan Kamu Güvenliği Müdürü Albay Antoine Dahdah'ı kabul ettim. Güçlerimiz ve Hristiyan bölgeleri arasında coğrafi temas kurmanın yanı sıra havalimanı bölgesinde bir tabur özel birimin konuşlandırıldığı Beyrut'tan çekilme sorununu gündeme getirdim. Beyrut'tan çekilmenin bir felaket olduğunu ve savunma pozisyonlarının iyi olduğunu, ancak bir saldırı yapamayacaklarını söyledi. “Ordu ‘gevşek’ ancak savaşanlar partiler. Yeni cephane, silah ve 160 havan satın aldılar. Arap müdahalesini reddediyorlar ve Suriye'nin girişimini ve çalışmalarını sürdürmek istiyorlar” dedi.
Lübnan topraklarına girmemiz kanlı katliamları durdurmuş ve Fransa ile güçlü ilişkileri olan Maruni tarafından uygulanan baskıyı kesintiye uğratmış olsa da, başta Fransa olmak üzere Avrupa hükümetlerinin Lübnan'daki politikamızı anlamadıklarını belirtmekte fayda var. Esed'in 17 Haziran'daki Paris ziyareti sırasında, Cumhurbaşkanı  Valéry Giscard d'Estaing ile yapılan görüşmelerin ana konusu Lübnan’dı.

Eski Suriye Devlet Başkanı Yardımcısı Abdulhalim Haddam’ın günlükleri 1: ‘Esed, Irak muhalefetine sahte vaatlerde bulunmayı önerirken Hatemi bir Kürt devletine karşı uyarı yaptı’

Eski Suriye Devlet Başkanı Yardımcısı Abdulhalim Haddam’ın günlükleri 2: ‘Esed fikrini değiştirdi, Lahud’a verdiği süreyi uzattı. Suriye uluslararası iradeyle çarpıştı’

Eski Suriye Devlet Başkanı Yardımcısı Abdulhalim Haddam’ın günlükleri 3: ‘Hariri, Canbolat’ın teklifi üzerine bizimle bir araya geldi. Hafız Esed kendisini sınadı’

Eski Suriye Devlet Başkanı Yardımcısı Abdulhalim Haddam’ın günlükleri 4: ‘Güçlerimiz Hizbullah’ın kışlasına saldırdı’

Eski Suriye Dışişleri Bakanı Haddam’ın günlükleri 5: Bush, Avn’ın ‘engel’ olduğunu bildirdiği bir mektup gönderdi… Esed bunu isyanı sonlandırmak için bir ‘yeşil ışık’ olarak nitelendirdi

Eski Suriye Devlet Başkanı Yardımcısı Abdulhalim Haddam’ın günlükleri 6: Saddam ile Rafsancani arasında gizli barış mektuplaşmaları

Eski Suriye Devlet Başkanı Yardımcısı Abdulhalim Haddam’ın günlükleri 7… Rafsancani’den Saddam'a: ‘Arap milliyetçiliğinden bahsediyorsunuz ama Kuveyt’in işgal edilmesine karşı çıkmamızı eleştiriyorsunuz’

Eski Suriye Devlet Başkanı Yardımcısı Abdulhalim Haddam’ın günlükleri 9: Suudi Arabistan, İsrail-Suriye füze ​​krizinin çözümünde önemli rol oynadı

 


Washington ve Tahran arasında bir çatışma için en olası senaryolar hangileridir?

ABD Başkanı Donald Trump, böyle bir saldırı başlatma konusunda henüz nihai kararını vermedi, ancak bir anlaşmaya varmak için diplomasi kapısının halen açık olduğunu ima etti (AFP)
ABD Başkanı Donald Trump, böyle bir saldırı başlatma konusunda henüz nihai kararını vermedi, ancak bir anlaşmaya varmak için diplomasi kapısının halen açık olduğunu ima etti (AFP)
TT

Washington ve Tahran arasında bir çatışma için en olası senaryolar hangileridir?

ABD Başkanı Donald Trump, böyle bir saldırı başlatma konusunda henüz nihai kararını vermedi, ancak bir anlaşmaya varmak için diplomasi kapısının halen açık olduğunu ima etti (AFP)
ABD Başkanı Donald Trump, böyle bir saldırı başlatma konusunda henüz nihai kararını vermedi, ancak bir anlaşmaya varmak için diplomasi kapısının halen açık olduğunu ima etti (AFP)

Ahmed Abdulhekim

Ortadoğu geneline hakim olan ve Washington ile Tahran arasında askeri bir çatışma olasılığıyla körüklenen, her iki ülkenin de artan tehditler savurduğu, ABD'nin bölgede askeri güçlerini yoğun bir şekilde konuşlandırdığı gerilim ortamında, gözlemciler gerçekleşmesi halinde beklenen askeri eylemin niteliğini, biçimini ve bölge üzerindeki sonuçlarını tartışıyorlar. Zira ABD’nin nihai hedeflerinin, İran'ın nükleer programını veya balistik füze cephaneliğini vurmak, rejimi değiştirmeye çalışmak yahut bunların bir kombinasyonu olup olmadığı halen muğlak.

xcvfg
Bazılarına göre, Başkan Trump, ABD'nin aylarca kıyılarına güçlerini yığdığı ve Başkan Maduro'yu devirmek için baskı kampanyası yürüttüğü Venezuela'da kullandığına benzer bir yaklaşımı İran'a karşı da izliyor (AFP)

ABD Başkanı Donald Trump, böyle bir saldırı konusunda henüz nihai bir karar vermemiş ve bir anlaşmaya varmak için diplomasi kapısının halen açık olduğunu ima etmiş olsa da bilhassa ABD'nin bölgedeki deniz filosunu takviye etmesi, Başkan Trump'ın İran'ı nükleer anlaşma imzalamayı kabul etmemesi veya protestocuları öldürmeyi bırakmaması durumunda “benzeri görülmemiş” bir askeri eylemle tehdit etmeye devam etmesiyle birlikte, askeri eylem sinyalleri artmaya devam ediyor.

ABD Donanması şu anda bölgede altı muhrip, bir uçak gemisi ve üç kıyı muharebe gemisi konuşlandırmış durumda. Geçen hafta ABD Donanması, saldırı uçakları ve hayalet F-35 savaş uçaklarıyla donatılmış USS Abraham Lincoln uçak gemisinin İran içindeki hedeflere saldırı mesafesinde, Arap Denizi'nde konuşlandırıldığını açıkladı. Uçak gemisine füzelerle donatılmış 3 muhrip eşlik ediyor. Pentagon ayrıca, İran'ın kısa veya orta menzilli füzeler kullanarak düzenleyebileceği olası misilleme saldırılarına karşı bölgedeki ABD güçlerini korumak için ilave Patriot ve THAAD hava savunma sistemleri gönderdi.

ABD hamlesinin amaçları

ABD ordusunun Ortadoğu'da, İran'ı vurabileceği menzilde “büyük bir vurucu güç” olarak değerlendirdiği gücü konuşlandırmasının gölgesinde, Amerikan siyasi çevreleri hâlâ bu tırmandırmanın birincil amacının İran'ın nükleer programını hedef almak veya balistik füze cephaneliğini vurmak, rejimi değiştirmeye çalışmak yahut bu üç seçeneğin bir kombinasyonu olup olmadığını tartışmaya devam ediyor.

Wall Street Journal'ın ABD’li yetkililere atıfta bulunarak yayınladığı bir analize göre, Başkan Trump, yardımcılarından Ortadoğu'da uzun süreli bir savaşa dönüşme riskini taşımayan hızlı ve kararlı saldırı seçeneklerini incelemelerini istedi. Yetkililer, ideal seçeneğin rejime ağır bir darbe indirmek ve onu nükleer meseleyle ilgili ABD taleplerine boyun eğmeye, muhaliflerine yönelik baskıyı durdurmaya mecbur bırakmak olduğuna inanıyorlar.

Aynı gazete, ABD yönetiminin kurmayları arasında İran hükümetini devirebilecek büyük bir hava saldırıları operasyonunun tartışıldığını, ayrıca Başkan Trump ve ekibinin İran'dan diplomatik tavizler koparmak için askeri güç tehdidini kullanma olasılığını da müzakere ettiğini bildirdi.

Son iki gündür Tahran ve Washington karşılıklı diplomatik mesajlar vererek, diplomatik bir çözüm için kapıyı açık tuttular; İran, savunma yeteneklerini sınırlamayı amaçlamayan “adil” müzakerelere hazır olduğunu vurguladı.

Wall Street Journal, hızla gelişen olaylara dayanarak Trump'ın kararının “potansiyel askeri eylemin” şeklini belirleyeceğini açıkladı. Gazete, Trump yönetiminden adını açıklamadığı üst düzey bir yetkilinin şu sözlerine de yer verdi: “ABD Başkanı, İran'ın nükleer silaha sahip olamayacağını sürekli vurgulamasına rağmen, stratejik hedeflerini ve askeri düşüncesini korumak için kasıtlı olarak bir dereceye kadar muğlak olmayı sürdürüyor.”

 Washington'un hesaplarına göre, Başkan Trump, birkaç yıl öncesine göre askeri olarak önemli ölçüde zayıflatılmış olmasına rağmen, İran’da büyük ölçekli bir Amerikan saldırısına dayanabilecek ve Amerikan üslerine, savaş gemilerine ve İsrail de dahil olmak üzere bölgedeki müttefiklerine, füze ve insansız hava aracı saldırılarıyla karşılık verebilecek bir düşmanla karşı karşıya bulunuyor.

Tel Aviv'deki Ulusal Güvenlik Çalışmaları Enstitüsü'nde araştırmacı olan Danny Citrinowicz, 2003 Irak işgalinden önce düzenlenen Amerikan hava saldırıları operasyonuna atıfta bulunarak, “İran meselesinin 'şok ve yıldırma' şeklinde bir çözümü yok” diyor ve “Aksi yönde söz veren herkes muhtemelen yanılıyor” değerlendirmesinde bulunuyor.

Bazıları, Beyaz Saray yetkililerinin Tahran'ı nükleer programını kısıtlamak, balistik füzelerine ve bölgesel vekil güçlerine verdiği desteğe sınırlamalar getirmek konusunda görüşmelere ikna etmek için askeri müdahale tehdidini kullandığına inanıyor. Ancak başta Trump olmak üzere ABD yönetimi, “verimsiz müzakerelere sürüklenmemeye” karşı da uyarıda bulunuyor.

7uk7
İran'ın Dini Lideri Ayetullah Ali Hamaney, ABD'nin ülkesine saldırması durumunda bunun bölgesel bir çatışmaya dönüşeceğini söyledi (AFP)

ABD Başkanı cumartesi akşamı, başkanlık uçağında gazetecilere, “Umarım kabul edilebilir bir şey üzerinde müzakere ederler… Nükleer silahların olmadığı, herkes için tatmin edici bir müzakere anlaşması yapılabilir ve bunu yapmaları gerekir, ancak bunu yapıp yapmayacaklarını bilmiyorum. Ama bizimle görüşüyorlar. Ciddi şekilde bizimle görüşüyorlar” dedi. Buna karşılık, Dini Lider Hamaney pazar günü sert bir şekilde konuştu. Tahran'da yaptığı konuşmada, ABD'nin ülkesini “yutmak” ve petrolünü, doğal gazını ve madenlerini ele geçirmek istediğini söyleyerek, Washington'u “bu sefer savaş bölgesel bir savaş olacak” diye uyardı.

Potansiyel bir çatışma senaryoları

Amerikan hedeflerinin belirsizliği ve diplomasi kapısının şimdilik açık kalması ve her iki tarafın da farklı hedeflerine rağmen “ciddi müzakerelere” hazır olması göz önüne alındığında, ABD'nin askeri bir saldırısı olasılığı geçerli olmaya devam ediyor. Zira Başkan Trump İran'a “zamanın tükenmekte olduğu” ve geçen yıl haziran ayında nükleer tesislerini hedef alan ABD saldırılarından “çok daha yıkıcı” bir saldırıyla karşı karşıya kalacağı yönündeki uyarılarını tekrarlıyor. Bu arada Tahran, güçlerinin “tamamen hazır” olduğunu vurgulayarak, gelecekteki herhangi bir savaşın “bölgesel bir çatışmaya dönüşeceği” konusunda uyarıda bulunuyor.

Amerikan basınında ve düşünce kuruluşlarında yer alan haberlere göre, ABD Başkanı son günlerde Beyaz Saray ve Savunma Bakanlığı (Pentagon) arasında paralel olarak geliştirilen “potansiyel saldırı” seçenekleri hakkında brifingler aldı.

Wall Street Journal'a göre bu seçenekler arasında, ABD'nin İran rejimine ve İslam Devrim Muhafızları'na ait tesisleri büyük ölçekli hava saldırıları operasyonu ile vurmasını öngören “büyük plan” da yer alıyor. Gazete, yetkililere atıfta bulunarak, daha sınırlı seçeneklerin, öncelikle rejime ait sembolik hedefleri vurmayı, nükleer silah üretme amacında olduğunu reddeden İran’ın, Trump'ı tatmin edecek bir anlaşmaya varmayı kabul etmemesi durumunda, daha sonra saldırıları artırmayı içerdiğini belirtti.

Bir diğer seçenek ise askeri hedeflere ve liderliğe ait tesislere yönelik geniş çaplı bir karışıklığa yol açacak, potansiyel olarak İran güvenlik güçlerini veya diğer güçleri, 86 yaşındaki Dini Lider Ayetullah Ali Hamaney'i görevden almaya yönlendirecek bir dizi saldırı düzenlemektir.

sdcfrgt
Son iki gündür Tahran ve Washington karşılıklı diplomatik mesajlar vererek diplomatik bir çözüm için kapıyı açık tuttular (AFP)

ABD’de, geçen ay Trump'ın özel kuvvetler kullanarak Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro'nun tutuklanmasını emrettiği operasyona benzer şekilde, İran rejiminin başı Dini Lider Ali Hamaney'i hedef alan bir operasyon olasılığından bahsedilmiş olsa da hem uygulamadaki objektif koşullar hem de potansiyel sonuçları açısından bu senaryo zorluklar taşıyor.

Pratik açıdan bakıldığında, Venezuela'da yaşananlara benzer bir senaryonun İran'da uygulanması çok daha zor olacaktır; zira İran, liderliğini korumak için sıkı güvenlik önlemleri alıyor ve başkenti kıyıdan çok uzakta, iç kesimlerde bulunuyor. Şarku'l Avsat'ın Independent Arabia'dan aktardığı analize göre buna ilave olarak, böyle bir operasyonun İran devletinin geleceği üzerindeki sonuçlarına ilişkin görüş ayrılıkları da oldukça büyük. ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio da dahil olmak üzere ABD yönetimi yetkilileri, Hamaney'in görevden alınması durumunda bile, yerine geçecek hükümetin Washington'a karşı daha dostane olacağının garanti edilemeyeceğine inanıyor. Hatta bazıları, bu durumda İran Devrim Muhafızları'nın kıdemli bir komutanının başa geleceğini ve bunun sonucunda rejimin sert tutumunu sürdürebileceğini veya daha da derinleştirebileceğini öngörüyor.

Geçtiğimiz çarşamba günü Dışişleri Bakanı Marco Rubio, Senato’nun bir komitesine verdiği brifingde, Hamaney'in görevden alınması ve rejimin devrilmesi durumunda ne olacağının hâlâ açık bir soru olduğunu söyledi. “İran'da bundan sonra ne olacağı konusunda kimsenin size basit bir cevap verebileceğini sanmıyorum” ifadesini kullandı.

Birçok Amerikalı analiste göre Başkan Trump İran'a karşı bir saldırı başlatmaya karar verirse, Pentagon'un hazırlanıyor gibi göründüğü türden hızlı hava saldırıları veya füze saldırılarıyla belirlediği hedeflerin hiçbirine ulaşmak mümkün olmayacak.

Wall Street Journal, İran uzmanı ve halihazırda Johns Hopkins Üniversitesi'nde görev yapan eski ABD’li yetkili Vali Nasr'ın şu sözlerini aktardı: “İran rejimi çok hızlı bir şekilde yenilse bile, önemli olan ertesi gün ne olacağıdır.” Gazete ayrıca, Washington'daki Cato Enstitüsü'nde savunma ve dış politika çalışmaları direktörü Justin Logan'ın şu sözlerini de aktardı: “Başkan Trump, hızlı, düşük maliyetli ve kesin sonuçlu olduğunda askeri güç kullanmayı tercih ediyor.” Logan “Sorun şu ki, işleri hızlı, düşük maliyetli bir şekilde yapıp aynı zamanda kesin sonuçlar elde edemezsiniz.”

Hedeflerin ve operasyonel senaryoların niteliği, New York Times gazetesi tarafından da ele alındı ve “Trump'ın İran ile mücadele için askeri seçenekleri” başlıklı analizinde ​​şu ifadeler yer aldı: “ABD Başkanı’na, son günlerde ülkenin nükleer ve füze tesislerine daha fazla zarar vermeyi veya İran Dini Liderini zayıflatmayı amaçlayan potansiyel askeri seçeneklere dair geniş bir liste teslim edildi. Bu seçenekler, Trump'ın birkaç hafta önce İran güvenlik güçleri tarafından protestocuların öldürülmesini durdurma sözünü yerine getirmeye çalışırken değerlendirdiği önerilerin ötesine geçiyor.”

Gazete, adlarını vermediği yetkililere atıfta bulunarak, Trump'ın İran'a karşı askeri harekât emri vermediğini, Pentagon tarafından sunulan seçeneklerden herhangi birine henüz karar vermediğini belirtti. Habere göre, ABD Başkanı son günlerde “rejim değişikliğinin uygulanabilir bir seçenek olup olmadığını” değerlendiriyor.

New York Times, haftalar önce İran'ı saran protestolar sırasında Trump yönetiminin İran nükleer programına saldırmayı, protestoculara yönelik baskının büyük bir kısmından sorumlu güvenlik kurumlarının genel merkezleri gibi sembolik yerleri hedef almayı düşündüğünü açıkladı. Gazeteye göre, İranlı yetkililerin planlanan yüzlerce infazı iptal etmesinin ve bölgedeki ülkelerin Başkandan herhangi bir saldırıyı ertelemesini istemesinin ardından, Trump o dönemde askeri seçenekten aniden geri adım attı.

ABD’li yetkililer, Trump'ın İran'a karşı, ABD'nin aylarca kıyı açıklarına güç yığdığı ve Başkan Maduro'yu devirmek için baskı kampanyası yürüttüğü Venezuela'ya karşı izlediğine benzer bir yaklaşım izlediğini söylüyor. Ne ki, Maduro'yu Venezuela'dan ayrılmaya ikna etme çabaları başarısız olmuş ve bu da ABD'nin ülkeye askeri müdahalede bulunmasına ve Maduro ile eşini tutuklamasına yol açmıştı. Venezuela'nın aksine, bazıları Tahran'ın ABD'nin koyduğu şartları kabul etmek isteyeceğinden şüphe duyuyor. Zira bu şartlar arasında uranyum zenginleştirmeyi sona erdirmesi ve mevcut tüm nükleer stoklarından vazgeçmesi, İran’ın cephaneliğindeki balistik füzelerin menziline ve sayısına kısıtlamalar getirilmesi ve Hamas, Hizbullah ve Yemen'deki Husiler de dahil olmak üzere Ortadoğu'daki vekil gruplara verdiği tüm desteği sona erdirmesi yer alıyor.

ABD İran’dan bunları talep ederken, İsrail ve ABD’den gelen haberler Tel Aviv'in alternatif bir seçenek için baskı yaptığına işaret ediyor. O seçenek de ABD'nin, geçen yıl haziran ayındaki 12 günlük savaş sırasında İsrail tarafından imha edildikten sonra Tahran'ın büyük ölçüde yeniden inşa ettiği İran'ın balistik füze programına karşı yeni saldırılar düzenlemede kendisine katılması.

Beklenen operasyonun hukukiliği

Tahran üzerindeki ABD baskısının artmasıyla birlikte, Amerikan çevrelerinde Washington'un Kongre’nin onayı olmadan İran'a karşı saldırılar düzenleme konusunda benimseyebileceği hukuki dayanak hakkında ciddi sorular gündeme geldi. Özellikle geçmişte ABD başkanlarının Kongre onayı olmadan sınırlı saldırı emri vermeye alışkın oldukları göz önüne alındığında, bu kez durum tamamen farklı olabilir. Birçok kişi, İran'a karşı nükleer programı geriletmekten ziyade hükümeti devirmeyi veya zayıflatmayı hedefleyen daha geniş kapsamlı bir operasyonun, Başkanın fiilen savaş ilanı anlamına gelen bir eylemde bulunup bulunmadığı konusunda daha ciddi soruları gündeme getirebileceğini düşünüyor.

zxcdfvg
ABD Donanması şu anda Ortadoğu bölgesinde altı muhrip, bir uçak gemisi ve üç kıyı muharebe gemisi konuşlandırmış durumda (AFP)

New York Times'a göre, bu çıkmazdan kurtulmak için ABD yönetimi, tıpkı Trump'ın Ocak 2020'de Irak'ta İran Devrim Muhafızları’na bağlı Kudüs Gücü komutanı Kasım Süleymani'yi hedef alma emrini verdiğinde olduğu gibi, yasal gerekçe olarak Tahran'ın “terörizme verdiği kapsamlı desteğe” güvenecek gibi görünüyor. Gazete, Adalet Bakanlığı'nın Süleymani “ABD askeri personeline ve diplomatlarına karşı ek saldırılar için aktif olarak planlar geliştirdiği” için o dönemde saldırıyı yasal olarak gerekçelendirdiğine işaret etti.

Washington, İran Dini Lideri'ni “terörist” olarak tanımlamasa da İran'ı terörizmi destekleyen bir devlet olarak tanımlıyor. Hamaney, hem Amerika Birleşik Devletleri hem de Avrupa tarafından “terör örgütü” olarak tanımlanan İran Devrim Muhafızları'nın başkomutanıdır.

ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, geçen çarşamba günü Senato Dış İlişkiler Komitesi’ne verdiği brifingde, askeri yığınak için bir başka gerekçe daha öne sürerek, bölgedeki üslerde yıllardır konuşlanmış on binlerce Amerikan askerine yönelik “bir İran saldırısını önceden caydırmak” amacıyla yapıldığını söyledi. Rubio, yönetiminin “bu noktaya gelmemeyi umduğunu” ekledi. “Ancak şu anda gördüğünüz şey, personelimize yönelik olası bir İran tehdidine karşı savunma amacıyla bölgede askeri varlıklarımızı konumlandırma gücümüzdür” dedi.

Rubio, İran çevresindeki artan ABD askeri varlığını, yeniden protestoların başlayabileceği uyarısıyla gerekçelendirdi ve ABD istihbaratının, ekonomik çöküş ve halkın hoşnutsuzluğuyla boğuşan İslam rejiminin “her zamankinden daha zayıf” olduğu yönündeki değerlendirmelerine katıldığını belirtti.


Şam’ın SDG karşısındaki başarısında hangi askeri ve politik faktörler etkili oldu?

Suriye hükümetine ait araç konvoyları, 2 Şubat 2026'da kuzeydoğudaki Haseke kentine girdi (AFP)
Suriye hükümetine ait araç konvoyları, 2 Şubat 2026'da kuzeydoğudaki Haseke kentine girdi (AFP)
TT

Şam’ın SDG karşısındaki başarısında hangi askeri ve politik faktörler etkili oldu?

Suriye hükümetine ait araç konvoyları, 2 Şubat 2026'da kuzeydoğudaki Haseke kentine girdi (AFP)
Suriye hükümetine ait araç konvoyları, 2 Şubat 2026'da kuzeydoğudaki Haseke kentine girdi (AFP)

Suriye hükümetinin Suriye Demokratik Güçleri (SDG)’ye karşı başlattığı operasyon, kuzey ve doğu Suriye’de kısa sürede kontrol haritasını değiştirdi. Operasyonlar sürpriz bir şekilde Fırat’ın batısından başladı; hükümet güçleri Deyr Hafir ve Maskane’yi ele geçirdi. Ardından doğuya yönelerek SDG’nin merkezi konumundaki Rakka üzerinde tam kontrol sağladı.

Bu ilerleme, özellikle Rakka, Deyrizor ve Haseke kırsalları olmak üzere SDG kontrolündeki bölgelerde geniş bir aşiret ayaklanması ile eş zamanlı gerçekleşti. Aşiretler, SDG güçlerini birçok alandan uzaklaştırdı ve ardından Suriye ordusu ile birleşti. Bu gelişmeler, SDG’nin kısa süre önce Halep’teki Şeyh Maksud ve Eşrefiye mahallelerinden çıkarılmasının ardından geldi ve örgütün askeri nüfuzunun zayıfladığını gösterdi.

Askeri faktör

Suriye Cumhurbaşkanlığı Aşiret İşleri Danışmanı Cihad İsa El-Şeyh, Şarku'l Avsat gazetesine yaptığı açıklamada, SDG ile mücadelenin kazanılmasında birden çok faktörün etkili olduğunu ve bunların başında askeri faktörün geldiğini söyledi. El-Şeyh, savaşan birliklerin bu tür operasyonlar için yüksek eğitim ve profesyonelliğe sahip olduğunu, komuta ve operasyon yönetiminde deneyimli olduklarını ve askerlerin yıllar boyunca benzer çatışmalarda görev aldığını belirtti.

Halk ve aşiret desteği

El-Şeyh ayrıca, halk desteğinin de belirleyici olduğunu vurguladı. SDG kontrolündeki bölgelerde, örgütün ırkçı uygulamaları, kadın, çocuk ve gençler üzerinde zorunlu askerlik, toplumun geleneklerini ve aşiret liderlerini dikkate almaması nedeniyle yaygın bir hoşnutsuzluk oluştu. Örgüt, kontrol ettiği bölgelerdeki kaynakları kendi lehine kullanmış, ancak altyapı ve hizmet geliştirme konusunda yetersiz kalmıştı.

frgthy
Suriye’nin Haseke kentinde, SDG’nin çekilmesinin ardından hükümetin kontrolüne geçen Hol Kampı’ndaki bazı tutuklular (Reuters)

Aşiretlerin rolü kapsamında, El-Şeyh, Arap aşiretlerinin yeniden organize edildiğini ve toplumun bir parçası olarak iç güvenlik ve istikrarın sağlanmasında görev aldıklarını belirtti.

Siyasi ve diplomatik boyutlar

Araştırmacı Firas Fahham, hükümetin avantajının sadece askeri olmadığını, aynı zamanda siyasi ve diplomatik boyutların da etkili olduğunu söyledi. Fahham’a göre, Suriye diplomasisi ve bölgesel işbirlikleri hükümetin ülke genelinde kontrol sağlamasında doğrudan destek sağladı.

defrgtyh
1 Şubat 2026 – Suriye’nin Kamışlı kentinde anayasal haklarını talep eden Kürtlerin gösterisi (Reuters)

Fahham, ABD’nin Suriye politikasındaki değişimin de etkili olduğunu vurguladı. ABD yönetimi, Suriye hükümetini bölgesel istikrar için önemli bir aktör olarak görmeye başladı ve bu durum SDG’nin stratejik önemini azalttı. SDG’nin esas rolü, ABD’nin terörle mücadele ve Suriye’de üs edinme hedeflerini desteklemekti; bu hedefler artık büyük ölçüde hükümet üzerinden sağlanabiliyor.

Devletsiz yapılar ve merkezi yönetim

Uluslararası alanda, devletsiz silahlı grupların sona erdirilmesi ve merkezi hükümetlerin güçlendirilmesi yönünde bir eğilim bulunuyor. SDG, bu değişime uygun adım atamadı ve ABD’nin entegrasyon beklentilerine yeterince yanıt veremedi. Bu durum, hükümetin ülke çapında kontrolünü güçlendirdi.

Gelecekteki riskler

Fahham, olası bir Kürt direnişi riskine işaret etti. Bölgesel aktörler ve SDG içindeki PKK bağlantılı gruplar, direnişi nüfuzlarını koruma aracı olarak görebilir. Bu durum, hükümetle siyasi anlaşmalar sağlansa bile güvenlik açısından bir zorluk oluşturabilir.

Sonuç

Suriye hükümetinin SDG karşısındaki başarısı, askeri kapasite, halk desteği, diplomatik manevralar ve stratejik faktörlerin bir araya gelmesi ile gerçekleşti. Uluslararası değişimler, merkezi otoritenin güçlenmesini destekleyerek, devletsiz silahlı grupların etkisini azaltan bir ortam sağladı.


Eski Libya lideri Kaddafi’nin oğlu Seyfülislam evinde uğradığı saldırıda öldürüldü

Seyfülislam Kaddafi (Arşiv fotoğrafı - Reuters)
Seyfülislam Kaddafi (Arşiv fotoğrafı - Reuters)
TT

Eski Libya lideri Kaddafi’nin oğlu Seyfülislam evinde uğradığı saldırıda öldürüldü

Seyfülislam Kaddafi (Arşiv fotoğrafı - Reuters)
Seyfülislam Kaddafi (Arşiv fotoğrafı - Reuters)

Kaddafi ailesine yakın bir kaynak, bugün(Salı) yaptığı açıklamada, Seyfülislam Kaddafi’nin ülkenin batısında, Zintan kenti yakınlarında 4 kişi tarafından öldürüldüğünü doğruladı.

Kaynak ayrıca, “Suçlular, Seyfülislam  evinin bahçesinde yaralandıktan sonra hızla kaçtı” ifadelerini kullanarak, öldürülmesinin gün ortasında başlayan çatışmaların ardından gerçekleştiğini belirtti.

Seyfülislam Kaddafi’nin siyasi danışmanı Abdullah Osman, Facebook sayfasında kısa bir paylaşım yaparak Kaddafi’nin öldüğünü doğruladı, ancak olayın detaylarını veya faili açıklamadı.

Öte yandan Seyfülislam Kaddafi’nin siyasi ekibi, merhum Libyalı liderin oğlunu resmi olarak anarak, “Seyfülislam cenazesinin çıkarılması için düzenlemeler yapılıyor” ifadelerini kullandı.

Dibeybe güçlerinden yalanlama

Ulusal Birlik Hükûmeti’ne bağlı 444. Tugay, Seyfülislam  Kaddafi suikastıyla hiçbir ilgisi olmadığını açıkladı ve Zintan’da meydana gelen çatışmalarla bağlantısı bulunmadığını belirtti.

Tugay açıklamasında, “Zintan şehir merkezinde veya çevresinde hiçbir askeri güç veya saha varlığı bulunmamaktadır” ifadelerini kullandı.

Açıklamada ayrıca, “Tugay, Zintan’daki olaylarla ilgilenmemektedir ve çatışmalarla doğrudan ya da dolaylı hiçbir bağlantısı yoktur” denildi.

Libya’daki bazı kaynaklar, Seyfülislam  Kaddafi’nin, Zintan’a bağlı El-Hamada bölgesinde iki silahlı grup arasındaki çatışmalar sırasında, bir grubun kendisini evinde yakalama girişimi neticesinde öldürüldüğünü duyurdu.

Seyfülislam Kaddafi kimdir?

Seyfülislam , Eski Libya lideri Muammer Kaddafi’nin oğludur. 5 Haziran 1972’de doğan Seyfülislam , 2011 öncesi Libya’da önemli rol oynadı. Resmî bir hükümet pozisyonu olmasa da sistem içinde etkili bir lider olarak dış ilişkiler ve iç meselelerde müzakereler yürüttü.

2015 yılında kendisine verilen idam cezası iptal edildi ve Libya Yüksek Mahkemesi, Seyfülislam’ın yeniden yargılanmasına karar verdi. Daha önce, 17 Şubat 2011 olaylarında isyana teşvik, soykırım, yetkiyi kötüye kullanma, göstericilerin öldürülmesi için emirler verme, kamu malına zarar verme ve protestoları bastırmak için paralı askerler getirme suçlamalarıyla yokluğunda idam cezasına çarptırılmıştı.

Seyfülislam  Kaddafi, 2011’den beri kendisini tutan bir milis grubu tarafından Zintan’da hapsedilmişti ve Haziran 2017’de serbest bırakılmıştı.