Eski Suriye Devlet Başkanı Yardımcısı Abdulhalim Haddam’ın günlükleri 8: Arafat Filistin, Lübnan ve Suriye’ye komplo kurdu

Dönemin Suriye Devlet Başkanı Hafız Esed ve Yardımcısı Abdulhalim Haddam’ın bir toplantıdaki arşiv fotoğrafı (Şarku’l Avsat)
Dönemin Suriye Devlet Başkanı Hafız Esed ve Yardımcısı Abdulhalim Haddam’ın bir toplantıdaki arşiv fotoğrafı (Şarku’l Avsat)
TT

Eski Suriye Devlet Başkanı Yardımcısı Abdulhalim Haddam’ın günlükleri 8: Arafat Filistin, Lübnan ve Suriye’ye komplo kurdu

Dönemin Suriye Devlet Başkanı Hafız Esed ve Yardımcısı Abdulhalim Haddam’ın bir toplantıdaki arşiv fotoğrafı (Şarku’l Avsat)
Dönemin Suriye Devlet Başkanı Hafız Esed ve Yardımcısı Abdulhalim Haddam’ın bir toplantıdaki arşiv fotoğrafı (Şarku’l Avsat)

Suriye’nin eski Devlet Başkanı Yardımcısı Abdulhalim Haddam’ın Şarku’l Avsat tarafından yayınlanan anılarının sekizinci bölümünde 1976 yılında Lübnan’a yapılan askeri müdahalenin belirleyici anlarını, Arap Caydırma Kuvvetleri oluşturulurken Arap devletleri ile Şam rejimi arasında gerçekleştirilen telefon görüşmelerini ve Esed güçlerinin buradaki rolünü anlatıyor.
Haddam, günlüğünde bu konuya ilişkin şu ifadelere yer veriyor: “Filistin liderliği ve müttefik Lübnanlı partilerin mücadelenin devamı ve Zahle ile Lübnan’ın kuzeyinde Hristiyan köylerindeki kuşatmayı kaldırmayı reddetme konusundaki ısrarı karşısında, Lübnan halkına, Suriye’ye ve Araplara dokunabilecek zararlar göz önüne alındığında Suriye’nin askeri müdahalesi, bu kirli savaşı durdurmayı acil bir konu haline getirdi. Kuvvetlerimiz 1 Haziran 1976 tarihinde harekete geçerek Lübnan sınırını geçti. Aynı gün dönemin Sovyetler Birliği Başbakanı Aleksey Kosıgin, Şam’a ulaştı.”
Haddam, dönemin Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ) Yürütme Komitesi Başkanı Yaser Arafat (Ebu Ammar) ile saha ve diplomatik alanlarda girilen çatışmaya, özellikle de Suriye’nin Lübnan’a girişi ile aynı zamana denk gelen toplantıya anılarında büyük bir bölüm ayırıyor. Haddam bu konuda: “1 Haziran 1976 tarihinde Bağlantısızlar Hareketi Koordinasyon Ofisi Cezayir'de bir toplantı düzenledi. Toplantıya teatral bir konuşma yapan Arafat da katıldı. Filistin devrimine ve Lübnan'daki ulusal güçlere karşı ABD, Fransa ve İsrail’in ortak bir komplosundan bahsetti. Suriye’ye işaret ederek bu komplonun Araplar tarafından gerçekleştirilmesinden endişe ettiğini dile getirdi” ifadelerini kullandı. Haddam, Arafat’a herkesin duyması için yüksek bir sesle cevap verdiğini söylüyor ve şu ifadeleri kullandığın belirtiyor: “Her zaman yaptığın gibi yalan söyledin Yaser. Suriye ve Filistin meselesine zarar verdin. Sen, Lübnan’ı ve Filistinlileri bölüyor, İsrail’e hizmet ediyorsun.”
Lübnan’da yeni cumhurbaşkanı seçimleri için anayasal düzenlemeler konusundaki tartışmalar devam ederken, anlaşmadan görüldüğü üzere Cumhurbaşkanı Süleyman Franjiye yeni Cumhurbaşkanı Élias Sarkis’in savaşı sona erdirme ve uzlaşı sağlanması, yetkilerini kullanabilmesi için istifa edecekti. Seçim yapılmış olmasına rağmen, gerilim devam ediyordu. Çatışmalar devam etti ve Kemal Canbolat liderliğindeki Ulusal Hareket’in kampanyası gerilimi yükseltti. Öte yandan Filistin yönetimi de ateşle oynamayı sürdürerek savaşın ciddi bir şekilde durdurulup anayasa belgesine göre krizi sona erdirmek üzere ulusal diyaloğun başlamasını önlemek için provokasyonlarına devam etti.
Abdulhalim Haddam, konuya ilişkin olarak anılarında şu bilgilere yer veriyor:
1976 yılının Mayıs ayında bana Cumhurbaşkanı Sarkis’ten bir mesaj getiren Karim Pakradouni'yi kabul ettim. Bana şunları söyledi: “Size Cumhurbaşkanı Sarkis’ten bir mektup getirdim. Fikirlerini açıklamak için ilk temasının Suriye ile olması gerektiğine inanıyor. Sarkis, atılması gereken ilk adımın çatışan taraflarla siyasi diyalog gerçekleştirmek olduğuna inanıyor. Bu iki aşamada gerçekleşir: Öncelikle taraflardan kavgayı bitirmeleri istenir. Daha sonra, olumlu bir sonuca varan bir yuvarlak masa toplantısı düzenlenir.”
Pakradouni, Beyrut’taki durumun Arafat’ın çözemeyeceği kadar sert olduğunu ve Sarkis’in bir eylem planı hazırladığını söyledi. Sarkis’in siyasi başarı umudunun zayıf olduğunu düşündüğünü ancak yine de bu işi Lübnan ve Suriye inisiyatifi yararına yapmak zorunda kaldığına işaret etti. Canbolat’tan başlayarak tüm taraflarla temaslarda bulunacağını ifade etti. Pakradouni, “Bize gelince (Ketaib Partisi) herhangi bir şart koşmaksızın onu özgür bıraktık. Sarkis, siyasi uzlaşmanın sonuçları ne olursa olsun Suriye girişiminin devam etmesi gerektiğine inanıyor. Siyasi çözümü başarılı kılmak için ona yardım etmenizi istiyor. Sarkis ayrıca devir-teslimin nasıl olacağı konusunda anlaşmak için Franjiye ile bir araya gelecek. Sarkis, Parlamento’da yemin etmesi için yeterli çoğunluğu sağlamadan Franjiye’nin istifasını açıklamasının ülkeyi anayasal bir boşluğa düşürmesinden endişe ediyor. Bu, Arafat yönetimi ve Lübnan’daki bazı tarafların arzu ettiği bir durum. Bu nedenle bir parlamento oturumu düzenlenip Franjiye’nin istifasını sunup, yeni Cumhurbaşkanı’nın yemin etmesi gerekiyor” dedi.
Pakradouni, ayrıca Cumhurbaşkanı Franjiye’nin istifasının ancak Sarkis’in yemininden sonra geçerli olmasını Temsilciler Meclisi’ne sunmasını önerdiğini söyledi. Ona bunun anayasal olarak mümkün olmadığını, istifanın beklemeye alınamayacağını söyledim. Bu nedenle de Franjiye’nin istifasını Sarkis’in önüne koymasının ve Parlamento’da bir oturum düzenlenip istifanın sesli okunmasının ardından Sarkis’in Cumhurbaşkanlığı yemini etmesinin en iyisi olduğunu ifade ettim.
Franjiye görevi Sarkis’e devretmeye hazırlanırken gerilimi azaltmak için gösterilen çabalara rağmen ulusal ve ilerici partilerin güçleri, Arafat ve grubunun gerilimi artırme ve dolayısıyla çatışmayı devam ettirme çabalarına ek olarak Raymond Edde, Kemal Canbolat ve Saeb Salam ittifakından sonra siyasi atmosferin tansiyonu daha da yükseldi.  
Filistin güçleri ve Lübnanlı müttefiklerinin askeri baskısı Cebel-i Lübnan ve Beyrut’ta yoğunlaştı ve güneyde bazı Hristiyan güçlere yönelik saldırılar gerçekleştirildi. Ayrıca Zahle ve Kobayat (Qoubaiyat) ve Andaket’in de aralarında bulunduğu Akkar’daki Hristiyan köylerine uygulana abluka sıkılaştı. Lübnan İsrail'e, müdahale etmesi ve Lübnan arenasında bir müttefik bulması için en iyi fırsatları sağlayan mezhepsel katliamlar çemberinin genişlemesiyle tehdit edilir hale geldi.
Çatışmalardaki tırmanış devam ederken Canbolat bazı tekliflerde bulundu. Bunlardan bazıları şöyleydi: Savaşçılar mevzilerinden çekilmeden ciddi bir ateşkes sağlanması, ön koşul olmaksızın yuvarlak masa müzakereleri gerçekleştirmek, Suriye ordusunun kademeli bir şekilde geri çekilmesi. Ayrıca yuvarlak masa gündeminin aşağıdaki gibi belirlenmesi: Siyasi reform, Anayasa ve siyasi sistemin bazı maddelerini değiştirilmesi, bir sonraki yönetim şekli ve siyasi güçlerin temsil yüzdesi, kurumların mezhep temelinde değil, ulusal bir düzende yeniden düzenlenmesi.
Canbolat’ın Lübnan’da yeni bir rejim inşa etme vizyonu oldukça açıktı. Böylece Lübnanlılar mezhebi ve dini kimlikleri esas alan kota sisteminden kurtulacak ve bu, Lübnan toplumun bazı kesimleri açısından bir garanti oluşturacaktı. Ülke yönetimindeki Maruni hakimiyetine son verecekti. Filistin liderliği ve müttefik Lübnanlı partilerin mücadelenin devamı ve Zahle ile Lübnan kuzeyindeki Hristiyan köylerindeki kuşatmayı kaldırmayı reddetme konusundaki ısrarı karşısında ve Lübnan halkına, Suriye’ye ve Araplara dokunabilecek zararlar göz önüne alındığında Suriye’nin askeri müdahalesi, bu kirli savaşı durdurmayı acil bir konu haline getirdi. Kuvvetlerimiz 1 Haziran 1976 tarihinde harekete geçerek Lübnan sınırını geçti. Aynı gün dönemin Sovyetler Birliği Başbakanı Aleksey Kosıgin, Şam’a ulaştı.
1 Haziran 1976 tarihinde Bağlantısızlar Hareketi Koordinasyon Ofisi Cezayir'de bir toplantı düzenledi. Toplantıya teatral bir konuşma yapan Arafat da katıldı. Söz konusu konuşmasında öne çıkan noktalar şöyleydi: “Filistin devrimi ve Lübnan ulusal güçlerine karşı bir ABD-Fransa-İsrail komplosu söz konusu. Bunun, Arapların elleriyle gerçekleştirilmesinden endişe ediliyor. Fransa, Hıristiyan tecrit bölgelerini işgal edecek. Arap güçleri ise devrimi sınırlamak, ayrıca onu ve ulusal hareketin milislerini vurmak için ulusal bölgeleri işgal ediyor.”
Konuşması sona erdikten sonra söz istedim. Oturum Başkanı dönemin Cezayir Dışişleri Bakanı Abdulaziz Buteflika idi. Arafat’a sert bir yanıt vereceğimi anladığı için bana söz hakkı vermekten kaçındı. Arafat adeti olduğu üzere bana cevap verme hakkı verilmesinin yalanlarını ortaya çıkaracağını anladı ve teatral bir hareketle heyetleri selamlamaya başladı. Yanıma ulaştığında ayağa kalkmadım. Karşımda durup bana “Ebu Cemal, neyin var?” dedi. Herkesin işitebileceği yüksek bir sesle cevap verdim ve şunları söyledim: “Her zaman yaptığın gibi yalan söyledin Yaser. Suriye ve Filistin meselesine zarar verdin. Sen Lübnan’ı ve Filistinlileri bölüyor, İsrail’e hizmet ediyorsun. Yaser yolun Araplara doğru değil, İsrail’e doğru.” Bana şöyle cevap verdi: “Lübnan'a girdiniz ve bize saldırdınız.” Ona, “Bölünme için çabalayan herkesi hedef alacağız. Kan döken herkesi yargılayacağız. Lübnan, Filistin değil. Lübnan, Filistin ve Suriye'ye karşı komplon için çok büyük bir bedel ödeyeceksin” dedim. Bunun üzerine Buteflika yerinden kalkıp bize doğru geldi. Bizi yatıştırmaya çalıştı. Fakat Arafat’la tokalaşmayı reddettim.
Öğleden sonra saat 13.00 sularında aralarında Libya Dışişleri Bakanı Ali Triki’nin de bulunduğu bir grup arabulucu gelip bana Arafat’la öğle yemeği yemeyi teklif etti. Sözlerini geri alıp yeniden düzenlenmiş bir konuşma yapmasını şart koştum. Nitekim, konuşmayı yeniden kaleme alıp Komite’nin ofisine gönderdik. Sonra öğle yemeğini birlikte yedik. Yemekte FKÖ’nün yaptığı hatalar ve liderlerinin Filistin meselesi ve Lübnan’a verdiği zararlara değindim. Konuşmalarının başlıca özelliğinin manevra ve yalan olduğuna işaret ettim. Arafat, ‘kontrollü’ ve nazikti. Daha sonra bu nezaketin sebebinin güçlerimizin Lübnan topraklarında kaydettiği ilerleme olduğunu anladım. Güçlerin ilerleyişini durdurması için Devlet Başkanı ile temasa geçmem konusunda ısrar etti. Nitekim Şam'a olanları anlatan bir telgraf gönderdim (...)
Filistin Koalisyonu, bazı Lübnanlı güçlerle birlikte 2 Haziran 1976 tarihinde Suriye güçlerinin Lübnan’a girişini protesto etmek için genel grev çağrısında bulundu. Filistinli milisler ve müttefik partilerinin milisleri (Komünist Parti, Komünist Hareket Örgütü, Suriye Sosyal Milliyetçi Partisi, el-Murabitun ve Arafat'ın ‘Fetih’ten dayattığı diğer örgütler) dükkan ve mağaza sahiplerine yıkım ve yağma tehditleriyle kapatma baskısı uyguladı. Korku halkı greve değil, kapanmaya zorladı.
Grevin yalnızca Filistin güçleri ve müttefikleri tarafından kontrol edilen bölgeleri kapsadığını söyleyebiliriz. Fakat diğer bölgelere gelince Cumhurbaşkanı Franjiye’nin talebi üzerine Suriye güçlerinin girişi, tehdit altındaki Hristiyan bölgelerdeki kuşatmayı ve endişeleri ortadan kaldırdığından dolayı onlar için durum farklıydı.
3 Haziran’da Lübnan Ulusal Hareketi, Canbolat başkanlığında bir toplantı gerçekleştirdi ve “Tüm Lübnan bölgelerini kapsayan genel grevin ezici başarısını, kitlelerin Suriye askeri işgalini reddeden duruşunun ve her dış müdahalenin kanıtı olarak ve hem iç hem de dış, geniş bir halk kampanyasının başlangıcı olarak kabul edilir. İşgal ve müdahale güçleri karşısında Lübnan ve Filistin ulusal iradesini dayatıyor” ifadelerinin yer aldığı bir bildiri yayınlandı. Lübnan Arap Ordusu komutanının işgale direnme girişimini desteklediğini ve bu cesur vatansever pozisyon ve Suriye işgaliyle ilgili gelecek dönem cumhurbaşkanına sunulacak bir muhtıranın onaylanması konusunda ulusal hareket ile Arap Lübnan Ordusu arasında bir uyum bulunduğunu teyit etti.
Öte yandan Lübnan ordusundan ayrılan Lübnan Arap Ordusu Komutanı Teğmen Ahmed el-Hatib, Suriye ordusuna karşı çıkmak için çağrıda bulundu.
Medyadaki bu gürültüye rağmen, Arafat ile bağlantılı Filistinli grupların silahlı adamları ve Lübnanlı partilerdeki müttefikleri güçlerimizin ilerlemesinden kaçıyorlardı. Arafat her zamanki gibi bağırmaya, haykırmaya ve provoke etmeye başladı. Bir Arap Birliği toplantısı gerçekleştirme çağrısında bulundu ve toplantının 9 Haziran'da yapılması planlandı.
9 Haziran sabahı Kahire’ye gittim. Orada beni Kahire Maslahatgüzarımız Me’mun el-Atasi karşıladı. Uçak durduktan sonra uçağa binip yanıma gelerek dün yani 8 Haziran’da bir toplantı gerçekleştirildiğini bildirdi.  Toplantı sonucunda Şam’a gitmek üzere Bahreyn Dışişleri Bakanı Muhammed bin Mübarek bin Hamad Al Halife, Cezayir Dışişleri Bakanı Abdulaziz Buteflika, Libya Dışişleri Bakanı Libya Triki ve Arap Birliği Genel Sekreteri Mahmud Riyad’tan oluşan bir heyet oluşturulduğunu bildirdi. Pilotlardan Cumhurbaşkanı Esed ile görüşmek üzere Şam’a dönüş için acil bir kalkış planı hazırlamalarını istedim. Atasi’den Şam’la temasa geçip ben gitmeden önce heyetin kabul edilmemesini istediğimi bildirmesini söyledim.
Bundan önce Atasi, bana bakanlar toplantısından çıkan karar metni hakkında bilgi verdi. Karar metninin bazı maddeleri şöyleydi: “Tüm taraflardan savaşı derhal durdurmaları talep edilecek. Lübnan'da güvenliği ve istikrarı sağlamak için Birlik Genel Sekreteri gözetiminde sembolik Arap güvenlik güçleri oluşturulacak. Bu güçler, çalışmalarına başlamaları için derhal harekete geçirilip Suriyeli güçlerin yerini alacak. Arap Güvenlik misyonu, Lübnan Cumhuriyeti'nin seçilmiş Cumhurbaşkanı’nın talebi üzerine sona erer. Şam'a bir bakanlık misyonu gönderilecek. Kardeş halkın ve ulusal topraklarının birliğini, egemenliğini, güvenliğini ve istikrarını korumak için tüm Lübnan partilerini, seçilmiş cumhurbaşkanının gözetiminde kapsamlı bir ulusal uzlaşma yapmaya çağırılacak. Arapların Filistin devrimini destekleme, onu tüm tehlikelerden koruma ve bunun için etkili gücün tümünü sağlama taahhüdü vurgulanacak.”
Atasi’den öğrendiğime göre karar tasarısının, Suriye’ye yönelik bir saldırı başlatan Arafat tarafından sunulduğunu öğrendim. Görüşme sırasında ağlayan Arafat şu ifadeleri kullanmış: “Şimdi Suriye uçakları Beyrut'u bombalıyor. Suriye uçakları kampları hedef alıyor. Suriye güçleri Lübnan köylerini yerle bir ediyor.”
Hemen Şam’a döndüm. Şam Uluslararası Havaalanı Müdürü, Arap bakanların uçağını benim varışım sonrasına kadar havada tuttu. Esed ile telefonla görüştüm. Bakanları kabul etmeden önce olanı biteni anlattım. Bunun üzerine Esed, Arap Birliği’nin benim katıldığım ve Suriye’nin fikirlerinin de dinlendiği yeni bir toplantı gerçekleştirmesinden önce herhangi bir konuyu ele almayı reddetti.
10 Haziran’da bir toplantı gerçekleştirilmesini kabul ettik. Nitekim Arap Birliği’nin Kahire’deki merkezine gittim. Salona girdim. Atmosfer gergindi. Arafat’ın grubu, yanlarından sarkan silahlarıyla odaya dağılmış durumdalardı. Kuveyt Dışişleri Bakanı Şeyh Sabah el-Ahmed, bana dönüp Filistinliler gergin olduğu için dikkatli olmamı söyledi. Kahire'de Filistinliler tarafından öldürülen Ürdün Başbakanı Vasfi et-Tel'in başına gelenlerden endişe duyuyordu. Ona şöyle cevap verdim: “Ben Vasfi et-Tel değilim ve Suriye, Ürdün değil. Bu tiyatrolardan korkmayın. Biz kardeşleri iyi tanıyoruz. Desteğinizi kazanmak için sizi korkutmak istiyorlar. Bu gibi oyunların bize işlemediğini biliyorlar. Ödeyecekleri bedeli biliyorlar. Bu yüzden endişelenmeyin.”
Salonda birkaç adım attım. Bazı bakanların sırtlarını dönüp benimle görüşmekten, selam alıp vermekten kaçınmaları karşısında şoka uğradım. Salona girişimle Arafat’ın sesi yükseldi: “Sevgili Ebu Cemal nerede kaldı” diyerek bana doğru döndü. Gelip beni öptü bunun üzerine orada bulunanlardan bir alkış koptu. Saatler önce bağırıyor, ağlıyor ve Suriye yönetimine küfrediyordu. Şimdi ise Suriye Dışişleri Bakanı’yla kucaklaşıp öpüyor.
Toplantıda şunları söyledim: “Yaser, önceki toplantılarda kardeşlere anlattığın size karşı gerçekleştirilen katliamlar nedeniyle gözyaşlarımı silmek için Şam'dan yanımda iki mendille geldim. Senin yerin burası değil Yaser, senin yerin Rihany tiyatrosu (Beyrut’ta). Çünkü sen bir oyuncusun.” Sözümü kesip, “Ben, Filistin halkını temsil ediyorum” dedi. Ona, “Sen tiyatro sahnesindeki bir oyuncusun ve Filistin halkının düşmanısın. Yaser, sana yediğin kaba tükürmemeni tavsiye ederim. Çünkü dönüp, tükürdüğünü yalayacaksın. Yöntemlerin Filistin davasını yok edecek” dedim.
Daha sonra bakanlar dönüp (…) Suriye güçlerine yapılan herhangi bir atfın silinmesi ve bu güçlerin çalışmalarının Lübnan egemenliği çerçevesinde geldiğinin vurgulanması için benim katılımımdan önce alınan kararların yeniden gözden geçirilmesini istedim. Bir tartışmanın ardından Konsey talebimi kabul etti.
Kuvvetlerimiz büyük bir ilerleme kaydetmişti. Savfar’a (Saofar) ulaşmış, Bhamdoun’un kapılarına dayanmıştı. Libya, harekete geçti. Libya’dan Abdusselam Callud beraberinde Cezayir Dışişleri Bakanı Abdulkerim bin Mahmud ile Şam’a gelip 12 Haziran’da Devlet Başkanı Esed ile bir görüşme gerçekleştirdi. Bazı noktalarda anlaşma sağlandı. Bazıları şöyleydi: “Suriye’nin Arap barış gücüne katılımı, Savfar'dan Dehr el-Beydar'a, Beyrut'tan ve güneyden çekilme, Siyasi çözüme başladıktan sonra tamamen geri çekilme.”
Gece saat 00.00 sularında Esed, beni arayıp anlaştıkları noktaları söyledi. İtiraz edip şöyle dedim: “Savfar'dan Dehr el-Beydar'a çekilme, Filistin tarafına daha sonraki bir aşamada Cebel-i Lübnan’a saldırmak için kullanacakları askeri avantajlar sağlayacak ve Bekaa’daki güçlerimiz kan kaybedecek. Nabaa, Karantina ve el-Maslakh'ın Ketaib Güçleri’nin eline düşmesinden sonra Batı Beyrut'u ve varoşları korumak için girdiklerinde, 1975'ten beri güçlerimizin olduğu Beyrut ve Sayda'dan çekilmeliyiz. Kuvvetlerimiz kuzeyde, Bekaa'da ve Savfar'da güçlendirilmelidir çünkü bunlar Canbolat’a baskı noktalarıdır.”
Esed, konuyu görüşmek için Hava Kuvvetleri Komutanı Naci Cemil ve Genelkurmay Başkanı Hikmet eş-Şihabi ile görüşme talep etti. 13 Haziran’da Şihabi’nin ofisinde toplandık. Devlet Başkanı Esed’in görüşüne sunmak üzere şu noktalar üzerinde anlaştık: Suriye, Arap Birliği girişiminin başarısı, alınan kararların uygulanması, Arap Birliği Konseyi kararlarında atıfta bulunulan Arap güçlerinin oluşturulması çalışmalarına destek veriyor. Arap güçleri oluşur oluşmaz, Suriye güçleri Beyrut ve Sayda'dan çekilecek. Suriye bu güçlere Arap barış gücünün emriyle belirlenen büyüklükte katkıda bulunacak. Suriye güçleri, Lübnan'daki meşru otoritelerle mutabık kalınarak Arap Birliği'nin hazırladığı bir plana göre Lübnan'dan çekilecek.
Bu noktaları Esed’e telefonla bildirdim. Toplantı talep ettim. Ardından Callud ve Bin Mahmud’a Arap barış gücüne katılmayı kabul ettiğimizi ve güçlerimizi doğrudan ve derhal Beyrut ve Sayda'dan ayrıca Savfar'dan çekmeye hazır olduğumuzu, Suriye güçlerinin Lübnan'dan nihai olarak çekilmesinin siyasi çözüme bağlı olduğunu bildirdik.
13 Haziran’dan sonra Callud ve Bin Mahmud’un konakladıkları yere gittim. El-Fetih Hareketi’nden Muhammed Guneym ve Filistin Halk Kurtuluş Cephesi (FHKC) lideri Ahmed Cibril ile bir aradaydılar. Callud, gergindi. “Bir şeyleri çözmek istemiyorsunuz, uyum göstermeniz gerekiyor. Bozguncusunuz. Bir çözüm istemiyorsunuz. Beyrut’a gitmeyeceğim” dedi. Callud’a “Evet, kardeşler çözüm istemiyorlar. Söylemleri bunu gösteriyor. Arafat bazı Arap bakanlara ‘Suriye'ye yardımınız Filistinlileri katletmek demektir’ diyor. Filistin davası savaşçısının böylesine ölümcül bir sapmaya düşmesi acı verici” dedim. Cibril ve Guneym, onu savunmaya çalıştılar. Onlarla tartışmayı reddettim.
Bu sırada dostum Muhammed Haydar geldi ve Callud'u, Filistinli liderler ve Lübnan ulusal hareketi ile görüşmek üzere Lübnan'a birlikte gitmeye ve üzerinde anlaştığımız noktaları sunmaya ikna etti. Kısa bir süre sonra Arafat, kendisine anlaşma noktalarını bildiren Kahire’den Callud'u aradı. Arafat, bunları kabul ettiğini ve bir onay telgrafı göndereceğini söyledi.
Filistin tarafıyla yapılan tüm tartışmalardan açıkça görülüyor ki, liderliği, Lübnan'daki soruna nihai bir çözüme ulaşmak istemiyor, özellikle de bu çözüm Lübnan devletinin güçlerini geri kazanmasına yol açacaksa. Çünkü bu, FKÖ ve onun hiziplerinin Kahire Anlaşması'na uyması ve Lübnan devletinin egemenliğine saygı duyması gerekliliğini doğuracaktır (...)
Filistinli grupların liderlerinin yaptığı en tehlikeli şeylerden biri, bazı Arap ülkelerinin iç işleriyle meşgul olmaları ve Arap anlaşmazlıklarına müdahil olmalarıdır (...) Bunlardan biri de Irak ve Suriye arasındaki anlaşmazlık ve Irak liderliğinin oluşumunun kullanımı ve Suriye sınırındaki güçlerin seferber edilmesine katılımı. Irak ile ilişkilerimizi tartışırken bu konuyu gündeme getirdim.
O günlerde, bazı Iraklı güçler gerçekten de Suriye'ye baskı yapmak için Suriye sınırına gittiler. Ancak bu oyun, Irak liderliğinin geri kalmışlığını ve kararlarının sığlığını yansıtmasının yanı sıra sefil bir başarısızlıktı. Aynı zamanda Filistin liderliğinin aptallığını, FKÖ’yü Filistin davasına büyük zarar veren pozisyonlara ve koşullara itmesini yansıtıyordu.
Bu vesileyle Ürdün Başbakanı Zaid Rifai, Haziran’da beni aradı ve Irak güçlerinin Suriye sınırındaki seferberliğinin bir gövde gösterisi, Lübnan'daki baskıyı hafifletmek için bir medya kampanyası ve Suriye’de iç hareketi teşvik etme çabası olduğunu bildirdi. Sınırı geçme niyeti bulunmadığına işaret etti. İlgilerinin yabancı kaynaklara dayandığını belirtti. Rifai’ye teşekkür ettim ve “Bu konuda herhangi bir endişemiz yok. İki ülke ve ulusa büyük zarar vermemek için, Suriye ve Irak orduları arasında bir çatışmadan kaçınmak istiyoruz. Ama kardeşler işin içine müdahil olursa tepki sert olur” dedim.
Arap Birliği Konseyi kararının 10 Haziran’da yayınlanmasının ardından Birlik Genel Sekreteri Mahmud Riyad harekete geçip Beyrut’a bir ziyarette bulundu.  15 Haziran’da Şam’a dönen Riyad ile görüşmeyi akşam saat 20.00 sularında kabul ettim. Riyad, görüşmede Lübnan Cumhurbaşkanı Süleyman Franjiye ile yaptığı görüşmeden bahsetti.
Aşağıdakiler üzerinde anlaştıklarını söyleyerek şu ifadeleri kullandı: “Arap Birliği’nin kararına ilişkin 10 Haziran'da yapılan açıklamaların ardından yapılan toplantının sonucu (...) Sayın Cumhurbaşkanı kolektif bir Arap girişimi olduğu için bu kararı onayladı. Ayrıca iki girişimin de savaşı durdurma ve barış getirme umudu taşıdığını ve Suriye girişimine bağlılığını ifade etti.”
Bunun üzerine ona tartışmanın en önemli noktalarını sordum. Riyad, “Suriye’nin görevini tamamlamasını istiyorlar. En önemli şeyin Filistinlilerin elinden silahları çekmek olduğunu düşünüyorlar. Böylece tüm savaşçıların elindeki silahlar alınıp Arap güçlerine teslim edilebilir. Hatta Camille Chamoun: Neden Suriye, Arap Birliği’nin kararını uygulayacak temsilci olarak tek kalmıyor? diye sordu. Suriye'nin kararı çıkarıldığı gibi kabul ettiğini ancak bu yükü tek başına taşımasını istemediğimizi söyledim. Onların izlenimine göre, Filistinliler kararda Suriye'nin inisiyatiflerinden nihai olarak çekilmesini görüyorlar ve bunu asla istemiyorlar” şeklinde yanıt verdi.
Riyad, “Onlara açıkça Arap Birliği’nin kararı ya da Arap girişimini onaylayıp onaylamadıklarını sordum. İlkesel olarak karara itiraz etmediklerini söylediler. Ancak bazı değerlendirmelerde bulundular. Örneğin güvenlik gücü konusunda caydırıcı bir güç olmasını kabul ettiler. Libya, Cezayir, Irak, Güney Yemen ve Filistin gibi bazı Arap ülkelerinden Arap güçlerinin katılımına ilişkin çekincelerini dile getirdiler. Libya'nın harekete geçme yetkisine sahip olduğumu söyledim. Cezayir'e gelince, yetkilileriyle iletişime geçilmesi gerektiğine işaret etti. Lübnanlılar, Suriye'nin inisiyatifini sürdürmesini ve Filistin direnişi Kahire Anlaşması'nı tam olarak uygulayana kadar güçlerini geri çekmemesini istiyorlar. Franjiye, Devlet Başkanı Esed ve Suriye’ye güveninin tam olduğunu ve Esed’in uygun gördüğü her şeyi kabul edeceğini söyledi. Suriye dışında başka bir yol ile hiçbir şey yapamayacağımızı ve Esed’le istişarede bulunacağımı söyledim. “Suriye'nin güçlerini, yerine Arap güçlerinin yerleşmesi için bazı bölgelere çekeceğini varsayarsak mesela Sayda’dan çekip yerine Libya güçleri geçerse tutumunuz ne olur? şekilnde bir soru yönelttiğini söyleyen Riyad, Franjiye’nin bu konuda karar vermeyi Esed’e bırakacağını bildirdiğini ifade etti.
Ben de: Güvenlik güçlerinin Sayda'ya yerleştirilmesini gerekli görmüyoruz. Çünkü güvenlik güçlerinin asıl görevi Müslümanlar ile Hristiyanlar arasında aynı şekilde farklı gruplar arasında güvenliği sağlamaktır. Güvenlik sağlamak ve emniyetsizlik sonucu ateşkes sonrası gerçekleşmesi beklenen suçları önlemek için bir otorite bulunmalıdır. Bu kuvvetlerin en önemli görevlerinden biri istikrar ve güvenliği sağlamaktır” dedim. Ayrıca “Kuvvetlerin büyüklüğü ile ilgili olarak neyi tartıştınız? Katılımcı ülkelerden gelen kuvvetlerin büyüklüğünün eşit olması için bir sebep yok” diye sordum. Riyad, “Bence, belkemiği Suriye kuvvetleri, geri kalan kuvvetlere sınırlı görev verilebilir” şeklinde yanıt verdi.
Genel Sekreter, “Şu an önemli olan konu düzenleme. Çünkü tüm tarafların ilkesel olarak kabul ettiğini düşünüyorum. Arafat, Konsey’le hemfikir ve FKÖ’nün tüm hiziplerini temsil ediyor. Hristiyan tarafı da onayladı. Hatta Cumhurbaşkanı seçilen Sarkis ve mevcut Cumhurbaşkanı Franjiye de tamamen aynı fikirde olduklarını ifade ettiler” dedi.
Genel Sekreter, "Arap güçlerinin geçmesi için Şam-Beyrut yolunun açılmasının düşünülmesi (...)" önerisinde bulundu.
“Bütün bu konuları bu akşam Esed ile tartışacağım ve yarın işin mekaniği için tam kavramları geliştirmek amacıyla görevli asker kardeşlerin de dahil olduğu bir toplantı yapabiliriz” şeklinde yanıt verdim.
Akşam saat 23.00'de Lübnan Kamu Güvenliği Müdürü Albay Antoine Dahdah'ı kabul ettim. Güçlerimiz ve Hristiyan bölgeleri arasında coğrafi temas kurmanın yanı sıra havalimanı bölgesinde bir tabur özel birimin konuşlandırıldığı Beyrut'tan çekilme sorununu gündeme getirdim. Beyrut'tan çekilmenin bir felaket olduğunu ve savunma pozisyonlarının iyi olduğunu, ancak bir saldırı yapamayacaklarını söyledi. “Ordu ‘gevşek’ ancak savaşanlar partiler. Yeni cephane, silah ve 160 havan satın aldılar. Arap müdahalesini reddediyorlar ve Suriye'nin girişimini ve çalışmalarını sürdürmek istiyorlar” dedi.
Lübnan topraklarına girmemiz kanlı katliamları durdurmuş ve Fransa ile güçlü ilişkileri olan Maruni tarafından uygulanan baskıyı kesintiye uğratmış olsa da, başta Fransa olmak üzere Avrupa hükümetlerinin Lübnan'daki politikamızı anlamadıklarını belirtmekte fayda var. Esed'in 17 Haziran'daki Paris ziyareti sırasında, Cumhurbaşkanı  Valéry Giscard d'Estaing ile yapılan görüşmelerin ana konusu Lübnan’dı.

Eski Suriye Devlet Başkanı Yardımcısı Abdulhalim Haddam’ın günlükleri 1: ‘Esed, Irak muhalefetine sahte vaatlerde bulunmayı önerirken Hatemi bir Kürt devletine karşı uyarı yaptı’

Eski Suriye Devlet Başkanı Yardımcısı Abdulhalim Haddam’ın günlükleri 2: ‘Esed fikrini değiştirdi, Lahud’a verdiği süreyi uzattı. Suriye uluslararası iradeyle çarpıştı’

Eski Suriye Devlet Başkanı Yardımcısı Abdulhalim Haddam’ın günlükleri 3: ‘Hariri, Canbolat’ın teklifi üzerine bizimle bir araya geldi. Hafız Esed kendisini sınadı’

Eski Suriye Devlet Başkanı Yardımcısı Abdulhalim Haddam’ın günlükleri 4: ‘Güçlerimiz Hizbullah’ın kışlasına saldırdı’

Eski Suriye Dışişleri Bakanı Haddam’ın günlükleri 5: Bush, Avn’ın ‘engel’ olduğunu bildirdiği bir mektup gönderdi… Esed bunu isyanı sonlandırmak için bir ‘yeşil ışık’ olarak nitelendirdi

Eski Suriye Devlet Başkanı Yardımcısı Abdulhalim Haddam’ın günlükleri 6: Saddam ile Rafsancani arasında gizli barış mektuplaşmaları

Eski Suriye Devlet Başkanı Yardımcısı Abdulhalim Haddam’ın günlükleri 7… Rafsancani’den Saddam'a: ‘Arap milliyetçiliğinden bahsediyorsunuz ama Kuveyt’in işgal edilmesine karşı çıkmamızı eleştiriyorsunuz’

Eski Suriye Devlet Başkanı Yardımcısı Abdulhalim Haddam’ın günlükleri 9: Suudi Arabistan, İsrail-Suriye füze ​​krizinin çözümünde önemli rol oynadı

 


Güney Lübnan: Büyük anlaşmaların beklendiği istikrarsız bir arena

Lübnan'ın güneyindeki Meys el-Cebel kasabasında devriye gezen UNIFIL personeli (EPA)
Lübnan'ın güneyindeki Meys el-Cebel kasabasında devriye gezen UNIFIL personeli (EPA)
TT

Güney Lübnan: Büyük anlaşmaların beklendiği istikrarsız bir arena

Lübnan'ın güneyindeki Meys el-Cebel kasabasında devriye gezen UNIFIL personeli (EPA)
Lübnan'ın güneyindeki Meys el-Cebel kasabasında devriye gezen UNIFIL personeli (EPA)

Güney Lübnan, Temmuz 2006 savaşının sona ermesinden bu yana çatışma ortamının dışında olmaktan ziyade savaşın zamanlamasının dışında kaldı. Bölgede hâkim olan ateşkes kalıcı bir barışı değil, nedenleri ortadan kaldırılmadan ve yapısal koşulları ele alınmadan ertelenmiş bir çatışmayı ifade ediyordu. Ekim 2023’te savaşın yeniden başlamasıyla birlikte Güney Lübnan, bölgesel ve uluslararası siyasi uzlaşıları bekleyen istikrarsız bir cephe haline geldi.

Yaklaşık 19 yıl boyunca bu tablo ‘istikrar’ olarak sunuldu. Oysa gerçekte, caydırıcılık hesaplarına dayanan ve bölgesel siyaset tarafından yönetilen kırılgan bir dengeden ibaretti. Güney cephesindeki gelişmeleri yakından izleyen Lübnanlı kaynaklara göre, 2025’in sonuna gelindiğinde ortaya çıkan durum, istikrarın çöküşünden ziyade, bu istikrar algısının bir yanılsama olduğunun anlaşılması oldu.

Savaştan önce siyaset

Eski Lübnan Sosyal İşler Bakanı Raşid Derbas, 2006’dan sonra Güney Lübnan’da ‘istikrar’ olarak adlandırılan durumun gerçekte ‘sahte ve zehirli bir sükûnetten’ ibaret olduğunu belirterek, bunun başından itibaren kalıcı bir istikrar yolu değil, geçici bir uzlaşma olarak ele alındığını söyledi. Derbas, bu yanlış yaklaşımın sonraki dönemde yaşanan patlamanın temel nedenlerinden biri olduğunu vurguladı.

Derbas, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, ilgili tarafların 2006 sonrası ateşkesi, güneyi korumaya ya da devleti güçlendirmeye yönelik bir adım olarak değil, nüfuzu pekiştirme ve yeni güç dengeleri inşa etme fırsatı olarak gördüğünü ifade etti. Öte yandan İsrail’in de bu sakinlik dönemini ‘sessiz bir hazırlık ve yıpratma süreci’ olarak kullandığını belirten Derbas, Tel Aviv’in gelecekteki çatışmalara hazırlandığını söyledi. Hizbullah’ın ise bu dönemi, askeri kontrolünü güçlendirmek ve devlet ile Birleşmiş Milletler Lübnan Geçici Görev Gücü’nün (UNIFIL) rolünü aşmak için bir fırsat olarak değerlendirdiğini dile getirdi.

cdf
İsrail'in 2024'te Lübnan'ın güneyindeki el-Hıyam kasabasında düzenlediği bombardıman sonucu bir kilisede meydana gelen hasar (EPA)

Bu çerçevede Derbas, Lübnan’ın ‘uluslararası meşruiyet şemsiyesi altına tam anlamıyla yerleşme yönünde önemli bir fırsatı kaçırdığını’ ifade ederek, bu şemsiyeye sıkı biçimde bağlı kalınmasının, İsrail’den gelebilecek her türlü saldırı karşısında devlete Arap ve uluslararası düzeyde siyasi ve hukuki güç kazandıracağını söyledi. Derbas’a göre uluslararası meşruiyet zemininden kademeli olarak uzaklaşılması, UNIFIL’in rolünü de doğrudan zayıflattı.

Derbas ayrıca, sükûnetin bozulmasının yalnızca bir güvenlik ihlali ya da askeri bir aşım olarak ele alınamayacağını belirtti. “Güvenlik ihlali, çatışmanın nedeni değil, araçlarından biridir” diyen Derbas, asıl sorunun, güç dengelerinin göz ardı edilmesinden ve bazı kesimlerde Lübnan’ın gerçekleriyle örtüşmeyen askeri ya da siyasi denklemler dayatılabileceği yönünde oluşan yanılsamadan kaynaklanan açık bir siyasi hata olduğunu savundu. Derbas, bu tür hesapların asgari düzeyde siyasi öngörüden dahi yoksun olduğunu bildirdi.

Caydırıcılık kavramı

Konuya askeri-siyasi açıdan yaklaşan emekli Tümgeneral Abdurrahman Şuhaytli, Güney Lübnan’da 2006–2024 yılları arasında ‘istikrar’ olarak nitelenen dönemin gerçekte kalıcı bir istikrar değil, İsrail ile Hizbullah arasında ertelenmiş bir savaşa yönelik karşılıklı hazırlıkları gizleyen ‘sahte bir sükûnet’ olduğunu söyledi. Şuhaytli, 2024 sonrasında yaşananların mevcut durumun gerçek niteliğinin açığa çıkması olduğunu vurguladı.

dfgth
İsrailli bir subay, Lübnan'ın güneyinde, Gazze Şeridi'nde ve Suriye'de ordu tarafından ele geçirilen silahları sergiliyor. (EPA)

Şuhaytli, Şarku’l Avsat’a yaptığı değerlendirmede, 2006 savaşının taraflardan hiçbiri açısından nihai hedeflere ulaşmadığını belirterek, İsrail’in Hizbullah’ın kapasitesini ortadan kaldıramadığını, Hizbullah’ın da savaşın sonuçlarını iç ya da bölgesel düzeyde siyasi kazanımlara dönüştüremediğini ifade etti. Bu sonucun, iki tarafı da uzun vadeli bir sonraki çatışmaya hazırlık sürecine soktuğunu dile getiren Şuhaytli, Hizbullah’ın güneyde kurduğu kapsamlı tahkimatlar ile İsrail’in yıllar öncesinden oluşturduğu ayrıntılı hedef bankası, mühimmat birikimi ve operasyon planlarını buna örnek gösterdi. Şuhaytli’ye göre Güney Lübnan, ‘savaşın dışında değil, onu bekleyen bir zaman diliminin içindeydi’.

Birleşmiş Milletler (BM) Güvenlik Konseyi’nin 1701 sayılı kararının uygulanmasının görece sakin yıllar boyunca sahada ve güvenlik alanında bazı kazanımlar sağladığını belirten Şuhaytli, bu kazanımların son savaşın patlak vermesiyle fiilen ortadan kalktığını söyledi. Şuhaytli ayrıca, ABD ve Batılı ülkelerin hızlı şekilde devreye girmesinin, çatışmanın yalnızca yerel bir mesele olmadığını, Lübnan cephesinin daha geniş bir bölgesel bağlamda ve Lübnan iç dinamiklerini aşan dengeler çerçevesinde yönetildiğini ortaya koyduğunu kaydetti.

2006 ile 2025 yılları arasında neler değişti?

Şuhaytli, 2006 savaşı ile son çatışma turu arasında doğrudan bir karşılaştırma yaparak, bu kez temel farkın İsrail’in önleyici saldırısının başarısında ortaya çıktığını söyledi. Şuhaytli’ye göre İsrail bu defa çatışmanın ilk aşamalarında Hizbullah’ın komuta kademesini, ikmal hatlarını ve hedef bankasını vurmayı başardı. 2006’da İsrail’in komuta ve kontrol sistemini devre dışı bırakamadığını, ikmal hatlarının işlerliğini koruduğunu ve bunun da savaşın uzamasına yol açtığını hatırlatan Şuhaytli, son gelişmelerin çatışmanın yönetilme anlayışında bir değişime işaret ettiğini belirtti. Şuhaytli, bu dönüşümün, uzun süreli yıpratma stratejisinden çatışmayı erken aşamada sonuçlandırmayı hedefleyen bir yaklaşıma geçiş anlamına geldiğini ifade ederek, bunun olası her yeni çatışmanın maliyetini artırdığını ve yönetilebilir sükûnet alanlarını daralttığını ifade etti.

Garanti yok

2026 yılının başı itibarıyla Güney Lübnan’ın gerçek bir istikrara kavuştuğu yönünde bir tablo ortaya çıkmıyor; aksine bölgenin önceki dönemlere kıyasla daha kırılgan bir dengeye sürüklendiği görülüyor. 2006 sonrası istikrarı belirleyen unsurların değiştiğine dikkat çekilirken, savaş araçlarının geliştiği, bölgesel ortamın daha karmaşık hale geldiği ve Lübnan devletinin ekonomik ve kurumsal açıdan daha da zayıfladığı vurgulanıyor. Bu çerçevede Şuhaytli, kalıcı güvenlik istikrarının artık geniş çaplı bölgesel ve uluslararası bir siyasi karara bağlı olduğunu belirterek, bunun başta Filistin meselesinin seyri ve İran’ın bölgesel rolünün niteliği olmak üzere kapsamlı uzlaşılarla bağlantılı olduğuna işaret etti. Aksi halde Güney Lübnan’ın, istikrardan ziyade ‘sürekli bir istikrarsızlık alanı’ olarak kalacağı uyarısında bulundu.


Irak’ta anayasal takvim işliyor, Kürt aday hâlâ netleşmedi

Kürdistan Demokrat Partisi Genel Başkanı Mesud Barzani’nin, Kürdistan Yurtseverler Birliği Başkanı Bafel Talabani’yi kabul ederken (Arşiv – Rudaw)
Kürdistan Demokrat Partisi Genel Başkanı Mesud Barzani’nin, Kürdistan Yurtseverler Birliği Başkanı Bafel Talabani’yi kabul ederken (Arşiv – Rudaw)
TT

Irak’ta anayasal takvim işliyor, Kürt aday hâlâ netleşmedi

Kürdistan Demokrat Partisi Genel Başkanı Mesud Barzani’nin, Kürdistan Yurtseverler Birliği Başkanı Bafel Talabani’yi kabul ederken (Arşiv – Rudaw)
Kürdistan Demokrat Partisi Genel Başkanı Mesud Barzani’nin, Kürdistan Yurtseverler Birliği Başkanı Bafel Talabani’yi kabul ederken (Arşiv – Rudaw)

Irak’ta gelenek gereği Kürtlere ayrılan cumhurbaşkanlığı makamı için Kürt adayın belirlenmesi süreci, Kürdistan Bölgesi’ndeki iki ana parti olan Kürdistan Yurtseverler Birliği (KYB) ile Kürdistan Demokrat Partisi (KDP) arasındaki siyasi görüş ayrılıkları ve belirsizlikler nedeniyle gündemdeki yerini koruyor. KYB’nin nihai aday ismini ne zaman açıklayacağı merakla bekleniyor.

KYB lideri Bafel Talabani’ye yakın bir kaynak, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, “KYB henüz resmî adayını sunmadı. Nihai ismin pazartesi günü açıklanması bekleniyor. Bu tarih, aday listesinin Parlamento Başkanı’na teslim edilmesi için son gündür” dedi. Kaynak, medyada dolaşan isimlerin resmî olmadığını ve henüz kesin bir aday üzerinde uzlaşma sağlanmadığını vurguladı.

Siyasi kaynaklar ise mevcut Cumhurbaşkanı Abdullatif Reşid’in görev için yeniden adaylığını koyduğunu, bunun da bazı Kürt siyasi çevrelerde şaşkınlık yarattığını belirtiyor. Buna karşılık KDP’nin, Kürt siyasi dengelerini yeniden şekillendirme arayışı çerçevesinde, ister KYB’den ister ona yakın bir isim olsun, uzlaşı adayını desteklemeye sıcak baktığı ifade ediliyor.

Karar toplantıları

Kürdistan Bölgesi’ndeki iki ana partinin, cumhurbaşkanlığı dosyasını ele almak üzere yarın (cumartesi) Erbil ve Süleymaniye’de ayrı ayrı toplantılar yapması bekleniyor.

Şafak News ajansına göre KYB, Süleymaniye’deki toplantısında aday isimlerini masaya yatıracak. Öne çıkan isimler arasında Nizar Amedi ve Halid Şuvani bulunuyor. Toplantının, parti lideri Bafel Talabani’nin katılımıyla nihai kararın alınmasına zemin hazırlaması bekleniyor.

hnj
Irak Cumhurbaşkanı Abdullatif Reşid (Cumhurbaşkanlığı internet sitesi)

Öte yandan KDP de parti lideri Mesud Barzani başkanlığında, Neçirvan Barzani ve Mesrur Barzani’nin katılımıyla bir toplantı gerçekleştirecek. Bu toplantıda, Kürdistan Bölgesi İçişleri Bakanı Riber Ahmed ile Dışişleri Bakanı Fuad Hüseyin’in adaylıkları ele alınacak.

Her iki toplantının ardından, Kürt siyasi partilerinin üst düzey isimlerini bir araya getirecek geniş kapsamlı bir görüşme yapılması da gündemde. Amaç, Kürt siyasi evi adına tek bir aday üzerinde uzlaşı sağlamak. Diğer siyasi bloklar da, sürecin sorunsuz ilerlemesi için bu yönde bir mutabakat çağrısı yapıyor.

Kürtler arası görüş ayrılıkları

Kürt siyasi sahnesinde, açık polemiklere dönüşmese de, Kürtler arası görüş ayrılıklarının giderek derinleştiği belirtiliyor. Bu durumun, özellikle KDP lideri Mesud Barzani’nin cumhurbaşkanının belirlenmesine ilişkin önerdiği mekanizma nedeniyle ortaya çıktığı ifade ediliyor. Tüm siyasi süreç ise ana üç bileşen (Şii, Sünni ve Kürt) arasındaki kırılgan dengeler üzerinde ilerliyor. Gözlemciler, bu iç ayrılıkların yaklaşan anayasal süreçlere yansımasından endişe ediyor.

Irak’ta 2003’te Saddam Hüseyin rejiminin devrilmesinden bu yana siyasi teamül gereği cumhurbaşkanlığı Kürtlere, başbakanlık Şii güçlere, parlamento başkanlığı ise Sünni güçlere veriliyor. Bu yapı, geleneksel “muhasasa” (kota) sisteminin bir parçası olarak kabul ediliyor.

2005’ten bu yana cumhurbaşkanlığı makamı, yazılı olmayan uzlaşılar çerçevesinde KYB’nin payına düşerken, KDP’nin ise bölge içindeki egemen ve kilit pozisyonları elinde tutması öngörülüyor.

Seçim yöntemi tartışması

2025’in sonunda Mesud Barzani, Kürt cumhurbaşkanının belirlenme yönteminin değiştirilmesi çağrısında bulundu. Barzani, üç olası mekanizma önerdi: Kürdistan Bölgesi Parlamentosu’nun Kürtleri temsilen bir isim belirlemesi; tüm Kürdistani tarafların tek bir aday üzerinde uzlaşması; ya da Irak Parlamentosu’ndaki Kürt bloklar ve milletvekillerinin adayı seçmesi.

Barzani, en önemli hususun Kürtler arasında geniş bir mutabakat sağlanması olduğunu vurgulayarak, cumhurbaşkanının “Bağdat’ta Kürdistan halkını temsil eden” bir figür olması gerektiğini, belirli bir partiye bağlı olmamasının esas olduğunu dile getirdi.

Ancak bu öneri, özellikle iki ana parti arasında yeni bir tartışma alanı açtı. KYB, cumhurbaşkanlığını siyasi nüfuzunun temel unsurlarından biri olarak görürken; KDP, geleneksel teamülü kırarak devletin egemen makamlarının paylaşımında daha büyük bir rol elde etmeyi hedefliyor.

Gözlemcilere göre Kürtler arasındaki bu anlaşmazlıkların sürmesi, sessiz kalsa bile, Bağdat’taki müzakere sürecini etkileyebilir. Zira cumhurbaşkanlığı seçimi, başbakanın belirlenmesi ve parlamentodaki ittifak düzenlemeleriyle yakından bağlantılı daha geniş siyasi dengelerin bir parçası olarak görülüyor.


Şarku’l Avsat’a konuşan kaynaklar: Vatan Kalkanı güçleri El-Haşa Kampı’nın kontrolünü ele geçirerek Seyun’un kırsalına ulaştı

Hadramut’ta Vatan Kalkanı güçlerinin konuşlandığı noktadan bir kare
Hadramut’ta Vatan Kalkanı güçlerinin konuşlandığı noktadan bir kare
TT

Şarku’l Avsat’a konuşan kaynaklar: Vatan Kalkanı güçleri El-Haşa Kampı’nın kontrolünü ele geçirerek Seyun’un kırsalına ulaştı

Hadramut’ta Vatan Kalkanı güçlerinin konuşlandığı noktadan bir kare
Hadramut’ta Vatan Kalkanı güçlerinin konuşlandığı noktadan bir kare

Sahadaki kaynaklar, Hadramut Valisi ve Güvenlik Komitesi Başkanı’nın komutasındaki Vatan Kalkanı güçlerinin, El-Haşa bölgesinde bulunan stratejik 37. Tugay Kampı’nın kontrolünü ele geçirdiğin doğruladı.

Sahadaki kaynaklar, Vatan Kalkanı güçlerinin, Güney Geçiş Konseyi (GGK) güçleriyle yaşanan çatışmaların ardından El-Haşa Kampı’nda tam kontrol sağladığını, GGK unsurlarının ise geri çekildiğini bildirdi.

Aynı kaynaklar, Vatan Kalkanı güçlerinin kamp çevresindeki bölgeleri güven altına almak için  operasyonların sürdürdüğünü aktardı.

Hadramutlu askerî kaynaklara göre, GGK güçleri, olası hava saldırılarından endişe duydukları için erken saatlerden itibaren kampın çevresindeki bazı noktalarda konuşlanmıştı. Kaynaklar, bu unsurlarla müdahale edildiğini ve bölgenin güvenliğinin sağlanmasına yönelik çalışmaların hâlen devam ettiğini belirtti.

Kaynaklar ayrıca, “Vatan Kalkanı” güçlerinin Seyun yönünde ilerlemeyi sürdüreceğini, kalan askerî kamplar ve bölgelerin kontrol altına alınmasının hedeflendiğini vurguladı. Açıklamada, Suudi Arabistan’daki müttefiklerin desteğiyle, Hadramut ve Mehri vilayetlerindeki tüm kampların güvenliğini sağlamaya yönelik net planlar doğrultusunda hareket edildiği ifade edildi.

Kaynaklar, “Vatan Kalkanı” güçlerinin şu anda bazı noktalarda Seyun’un kırsalına ulaştığını da kaydetti.

Öte yandan kaynaklar, GGK güçlerinin Seyun’daki Birinci Askerî Bölge’den tamamen çekildiğine dair haberleri doğrulamadı; ancak göstergelerin olumlu olduğunu belirtti. Açıklamada, GGK’ya bağlı bazı unsurların Seyun Hastanesi ve Cumhurbaşkanlığı Sarayı’nda konuşlandığı, diğer noktaların ise tamamen boşaltıldığı ve güçlerin El-Katın yönüne çekildiği ifade edildi.