Eski Suriye Devlet Başkanı Yardımcısı Abdulhalim Haddam’ın günlükleri 9: Suudi Arabistan, İsrail-Suriye füze ​​krizinin çözümünde önemli rol oynadı

Eski ABD Başkanı Ronald Reagan, merhum Suudi Dışişleri Bakanı Prens Suud el-Faysal ve merhum Suriye Dışişleri Bakanı Abdulhalim Haddam 1982'de Washington'daki Beyaz Saray'da iken (Şarku’l Avsat)
Eski ABD Başkanı Ronald Reagan, merhum Suudi Dışişleri Bakanı Prens Suud el-Faysal ve merhum Suriye Dışişleri Bakanı Abdulhalim Haddam 1982'de Washington'daki Beyaz Saray'da iken (Şarku’l Avsat)
TT

Eski Suriye Devlet Başkanı Yardımcısı Abdulhalim Haddam’ın günlükleri 9: Suudi Arabistan, İsrail-Suriye füze ​​krizinin çözümünde önemli rol oynadı

Eski ABD Başkanı Ronald Reagan, merhum Suudi Dışişleri Bakanı Prens Suud el-Faysal ve merhum Suriye Dışişleri Bakanı Abdulhalim Haddam 1982'de Washington'daki Beyaz Saray'da iken (Şarku’l Avsat)
Eski ABD Başkanı Ronald Reagan, merhum Suudi Dışişleri Bakanı Prens Suud el-Faysal ve merhum Suriye Dışişleri Bakanı Abdulhalim Haddam 1982'de Washington'daki Beyaz Saray'da iken (Şarku’l Avsat)

İsrail 1981 yazında, Bekaa Vadisi’nde Suriye’ye ait iki helikopteri düşürdü. Lübnan, Zahle ve Sannine'de Samir Caca’nın liderliğini yaptığı (Maruni Falanjist) ‘Lübnan Kuvvetleri’ne karşı bir savaş görevindeydiler. Suriye, Bekaa Vadisi'ne ‘SAM’ uçaksavar füzeleri sokarak karşılık verdi.
İsrail Başbakanı Menahem Begin, Suriye füzeleri geri çekmediği takdirde Şam'ı bu füzeleri ‘özel araçlarla’ çıkarmakla tehdit ederek yanıt verdi. Suriye, İsrail'in talebine uymayı reddettiği için askeri gerginlik arttı. Savaşın eşiğine geldi.
Bu kriz, 1960'ların başında ABD ve Sovyetler Birliği arasında Nikita Kruşçev ile John Kennedy arasında yaşanan ve Kruşçev'in füzelerini geri çekmesiyle sonuçlanan ‘Küba Füze Krizi’ne benziyordu.
Tarihsel bağlama ek olarak, bu krizin Irak nükleer reaktörünün İsrail tarafından bombalanmasıyla çakışması meseleleri daha karmaşık hale getirdi. Hatta bu krizin İsrail'in ertesi yıl Lübnan'ı işgal etmesine zemin hazırladığını iddia edenler var.
Suriye’nin eski Devlet Başkanı Yardımcısı Abdulhalim Haddam, Şarku’l Avsat tarafından yayınlanan anılarının 9’uncu bölümünde bu diplomatik savaşın sahadaki gerilime paralel olan bazı boyutları anlatıyor:
Füze krizi, Arapların ciddi bölünmeler, gerileme ve kayıtsızlık durumuna tanık olduğu ve ulusu İsrail ve başkalarının tehdit ettiği ana tehlikelerle meşgul olmadıkları bir dönemde meydana geldi (…). Bu noktada, Arapların durumu iç açıcı olmamasına rağmen Arapların bu tutumunun ABD’ye baskı uygulamada olumlu bir rol oynadığına dikkat çekmek istiyorum. Başta Suudi Arabistan Krallığı olmak üzere Kuveyt, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ve diğerleri ABD yönetimi ile karşı karşıya geldi. Kral Halid bin Abdulaziz, Başkan Ronald Reagan'a Suriye'ye saldırıda İsrail'i desteklememesi konusunda uyarıda bulunan birkaç mektup gönderdi. Kral, söz konusu mektuplarda Suudi Arabistan ve tüm Arapların Suriye ile yan yana duracağına dikkat çekti.
Suudi Arabistan Krallığı'nın Veliaht Prensi Fahd bin Abdulaziz, bir basın toplantısında füzeler konusunda ​​şunları söyledi: Maalesef ki Arap ulusunun mevcut tutumu İsrail’i Filistinliler ve Lübnanlılara karşı askeri operasyonları tırmandırmaya iten ana neden oldu. Arap milleti, 1978'de Bağdat Zirvesi'nde elde edilen asgari dayanışma düzeyini kaybetti ve bu çok tehlikeli. Bir süredir Suudi Arabistan olarak biz konunun ciddiyetine dair uyarılarda bulunmakla birlikte Arapların iç durumunu düzenlemesinin gerekliliği üzerinde duruyoruz. Arapların durumu kötüleştiği ölçüde, İsrail, saldırganlığını ve kibrini arttırdı. Birkaç gün önce, Begin, Celile’de Filistin'i yıkmaktan bahsetti. Bugün Filistinlileri, yalnızca Fedailer oldukları için değil, Filistinli oldukları için de öldürüyor. Bu, Arapların devam etmesine izin vermemesi gereken bir soykırım savaşıdır. Ulusal görevimiz en kısa zamanda Arap tutumunu birleştirmek ve Siyonist tehdidini durdurmak için pratik adımlar atmaktır. Dün Kudüs, bugün güney Lübnan ve yarın Golan. Durum, kapsamlı bir ulusal Arap mücadelesini gerektiriyor.
Her halükârda, Filistin varlığının bir yükü olmasaydı, Begin aklını bu şekilde kaybetmezdi. Suudi Arabistan olarak biz, Filistin ve Lübnan halklarının İsrail savaş makinesi karşısındaki kahramanca kararlılığını selamlıyor ve İsrail'e karşı kararlı ve cesur duruşunda kardeş Suriye'yi destekliyoruz. Şam’ın, bu aşamada “kardeş Hafız Esed” liderliğinde üstlendiği büyük sorumluluk hepimizin teyit ve desteğini gerektiriyor. Suriye'nin bugünkü konumu, Arap dayanışmasının olmamasına rağmen İsrail'in iradesini kendisine dikte etmesine izin vermeyecek Arap ulusunun iradesini ifade ediyor.
Eğer İsrail Suriye'ye saldırırsa, tüm Araplar Suriye’nin yanında savaşacak. İçtenlikle bir sonraki Arap Dışişleri Bakanları Konferansı’nın Arap ulusunun karşı karşıya olduğu büyük zorluk seviyesinde gerçekleştirilmesini umuyoruz. Böylece Arapların gidişatını düzeltmeyi başarır ve 1978 yılında Bağdat zirvesinde gösterilen dayanışmayı yeniden sağlayabiliriz.”
Prens Fahd, bu röportajı 1981 yılının Mayıs ayı ortalarında Suudi Arabistan Haber Ajansı’na vermişti. Burada füze krizi sırasında en aktif temas gerçekleştiren Arap ülkesinin Suudi Arabistan olduğunun da altını çizmek gerekir. Devlet Başkanı Hafız Esed ile Kral Halid arasında birçok mektuplaşma gerçekleştirildi.
Bu mektuplar arasında Hafız Esed’in, Kral Halid’e kardeşi Albay Rıfat Esed ile gönderdiği bir mektup bulunuyor. Söz konusu mektupta şu ifadelere yer verilmişti:
1-ABD Büyükelçisi Philip Habib ile son görüşmelerini size bildirmek için beni gönderen Cumhurbaşkanı Hafız Esed'in en içten selamlarını size sunmaktan mutluluk duyuyorum. Suriye’nin gurur duyduğu, kararlı duruşunuz ve yetkililerinizin Arap haklarını destekleme konusunda yaptığı açıklamalar için teşekkürlerimi sunuyorum.
2- Devlet Başkanı Esed, Suudi Arabistan’ın olayları yakından takip edebilmesi ve resmin net ve tam bir şekilde görülmesi için gelişmeleri sizlere adım adım bildirmeye önem veriyor.
Daha önce kardeş Abdulaziz et-Tuveyciri aracılığıyla gönderilen mesajlarla Devlet Başkanı Esed ve Philip Habib arasında gerçekleştirilen iki toplantıda konuşulanları öğrendiniz. Sayın Habib, üçüncü ziyaretini 19 Mayıs 1981 tarihinde gerçekleştirdi. Dostane bir üslupla görevinde başarılı olması dileklerimizi dile getirdik. Muvaffakiyet dileyip hiçbir yardımdan kaçınmayacağımızı ifade ettik.
3-Habib’in son ziyaretindeki talepleri aşağıdaki gibiydi:

  • Her türlü askeri tırmanışın durdurulması,
  • Psikolojik gerilimi arttırdığı için sözlü açıklamaların şiddetinin düşürülmesi,
  • Eski duruma dönüş (yani füzelerin çekilmesi ve Caydırıcı Güçlerin Sannin ve Zahle’den çekilmesi) ve bunun karşılığında İsrail’in bize saldırmaması
  • Bu anlaşmanın, kuvvetlerimizin Zahle ve Sannine'den çekilmesi faaliyetleri ile eş zamanlı ve bağlantılı olması koşuluyla, Lübnan'daki ulusal anlaşmanın yeniden canlandırılması için çalışmaya devam edilmesi,
  • Filistinlilerin Lübnan sınırındaki eylemlerinin azaltılması

4-Devlet Başkanı’nın Habib’in taleplerine verdiği yanıtlar şöyleydi:

  • Askeri tırmanışın durdurulmasıyla ilgili olarak, bunu kabul ediyoruz. Eylemlerimizin tamamen savunma amaçlı ve asgari düzeyde olmasına ek olarak, aldığımız önlemlerin İsrail'in yaptıklarına yanıt olduğunu unutmayın. Öte yandan İsrail’in eylemleri saldırgan nitelikte. Begin, 30 Nisan'da İsrail hava kuvvetlerine Suriye füze alanlarını bombalama emri verdiğini açıklamıştı. İsrail'in, füzeler getirilmeden önce iki helikopteri hedef alması, eylemlerinin saldırgan nitelikte olduğunu gösteriyor. Ayrıca yine füzeler getirilmeden önce İsrail ordusu içinde önlemler alındı. Keşif uçağı Lübnan hava sahasını ihlal etmeyi ve Lübnan'da faaliyet gösteren kuvvetlerimizin üzerinden uçmayı durdurmadı.
  • Açıklamalarımız, birbiri ardına sıralanan İsrail tehditlerine rağmen ılımlıydı. Doğası gereği savunma amaçlı olarak da tanımlanabilir. Örneğin Begin, Filistinlileri ezeceğini açıklarken, biz İsraillileri ezeceğimiz söylemedik.
  • Eski duruma dönüş konusuna gelince, bu konu daha önceki iki görüşmede ayrıntılı bir şekilde ele alındığı için Sayın Habib ile bu konuyu konuşmak istemedik. 
  • Uzlaşının sağlanmasının gerekliliği konusunda hemfikiriz ve bunun için çabalıyoruz. Ancak, İsrail'in Lübnan'ın içişlerine müdahalesinin durumu karmaşıklaştırdığını anlamalıyız. Bu durum mutabakatı sağlamanın önündeki engel ve zorlukları arttırıyor.   İsrail ile Lübnanlı bir parti arasında bir ilişkinin kurulması, diğer Lübnanlı partilerin bu ilgili tarafla diyaloğu reddetmesine yol açacağından, İsrail onu desteklediği için tarafların en güçlüsü haline geldiği korkusuna girecek ve uzlaşmayı sabote etmeye teşvik edecek.
  • Filistinlilerin eylemlerine gelince, Lübnan'ın talebi üzerine Tunus Zirvesi’nde bu konuda bir karar kabul edildi ve Filistinliler buna bağlılık gösteriyor. Ancak, kamplarının sürekli bombalanması onları tepki vermeye zorluyor. İsrail'in Filistinlilerin Lübnan topraklarından bir fedai operasyonu gerçekleştirmesini beklemeden, işgal altındaki topraklarda gerçekleşen herhangi bir operasyona kim tarafından yapıldığına bakılmaksızın yanıt vermek için kamplarını bombaladığını unutmayın.

5-Sayın Habib’in son talepleri ve verdiğimiz yanıtlar bu şekildeydi. ABD’nin tutum ve bakış açısında gelişme yönünde bir dalgalanma olduğu dikkat çekicidir. Bu tutum açık uyarılarla başladı. Sonra tutumumuzu ve savunma ihtiyacımız anlıyormuş gibi göründüler. Şimdi, İsrail'in taleplerinin benimsenmesi ve onaylanması yönünde bir dönüş görüyoruz. ABD’nin tutumundaki gelişmenin son analizi, içeriğin aynı kaldığını yani önceki durumu geri sağlama vurgusunun sürdüğünü, ancak isteme şekli ve üslubun değiştiğini gösteriyor.
6- İsrail’in bu talepleri kabul edildiği takdirde, Arapları aşağılamayı hedeflediğinin farkındayız. Ayrıca talepleri Lübnan’la sınırlı kalmayacak ve gelecekte Arapların ülkelerine, göklerine ve iradelerine her yerde saldırmayı sağlayacak tehlikeli bir suç yaratmayı hedefliyor. Tüm bunlar buna işaret ediyor. Begin, bu ayın 21'inde bir ABD televizyonuna yaptığı açıklamada, Lübnan'daki füzeler konusundan sınırı aşıp Suriye topraklarında bulunan füzelerin bile geri çekilmesi talebinde bulunarak durumu çoktan tırmandırmaya başladı.
7- Tüm bunlarla ilgili olarak bizler kendi tutumumuzda kararlıyız. Savaş istemiyoruz, bunun için de çalışmıyoruz. Ama biz Arapları aşağılayan herhangi bir şeyi kabul etmeyi kesinlikle reddediyoruz. Bu nedenle sizin de daima çağrısında bulunduğunuz ortak Arap eylemi, özellikle de bu tür kritik ve hassas koşullarda çok büyük bir önem taşıyor.
Siz ve Krallığın desteği, Arap ulusunun hakları lehine bir pozisyon geliştirmede belirleyici bir faktördür. ABD üzerinde baskı uygulamanız, bu hakların zarar görmemesi için çok gereklidir. İsrail’in yalnızca ABD silahları ile saldırı gerçekleştirdiği çok net bir şekilde biliniyor. Bu da ancak ABD’nin göz yumması sonucunda saldırı gerçekleştirebildiği anlamına geliyor.
8-Devlet Başkanı’nın bu ortak Arap eylemine verdiği öneme dayanarak Dışişleri Bakanı Abdulhalim Haddam’a verdiği talimatlar, şu an Tunus’ta gerçekleştirilen Arap Dışişleri Bakanları toplantısına, Lübnan’da ulusal uzlaşmanın sağlanmasına yardımcı olmak için Dörtlü Komite’yi canlandırmak ve bu kardeş Arap ülkesini başına gelen beladan kurtarmak için teklif sunulmasını içeriyor. Bu önerinin sunulması tüm Arapların bu değerli ülkenin akıbetine verdiği önemi gösteriyor.
9-Devlet Başkanı Hafız Esed’in selam ve teşekkürlerini iletiyorum. Sayın Esed’e iletilmesini istediğiniz her türlü görüş ve fikri şimdiden memnuniyetle karşılayacağını bildiririm.”
Bu etkinlik çerçevesinde, 22 Mayıs 1981'de olağanüstü bir oturumda Tunus'ta Dışişleri Bakanları düzeyinde Arap Birliği Konseyi'nin acil bir oturumunun yapılması için çalıştık. Söz konusu toplantıda durumu ve gelişmelerini, Habib ile yaptığımız görüşmeleri ve çeşitli temaslarımızı sundum. Herkes Suriye'nin pozisyonunu destekleyen konuşmalar yaptı. Konsey, görüşmelerin sonunda sunduğumuz kararları onayladı. Karar metni şöyleydi:
“Arap Birliği Konseyi, Cezayir hükümetinin talebi üzerine bölgedeki tehlikeli durumu ele almak üzere 22 Mayıs 1981 tarihinde Tunus’taki merkezinde dışişleri bakanları düzeyinde olağanüstü bir oturum düzenledi.
Konsey, İsrail'in Arap ulusuna yönelik saldırganlığının artması, kardeş Lübnan’ın içişlerine karışması, Lübnan şehir ve köylerinin ayrıca Filistin kamplarının acımasızca bombalaması, Lübnan halkına karşı yapılan soykırım savaşı, Arap Caydırıcı Güçleri’ne saldırması, Suriye’yi tehdidi, Lübnan’a hükmetmek ve ulusal birliğini parçalamak amacıyla İsrail güvenlik teorisinin ilanı ve ardından hegemonyasını Arap ulusuna dayatmasının ardından, yüksek bir ulusal sorumluluk ruhuyla bölgedeki tehlikeli durumu ele aldı. Konsey şu sonuca varmıştır:
1-İsrail'in Lübnan'ın egemenliğine ve bağımsızlığına saldırma ve Filistinli gurupları hedef alması hakkını aldığı İsrail güvenlik teorisi, Arap Caydırıcı Güçleri’ne yapılan saldırı, İsrail düşmanının saldırgan doğasının ve Lübnan ve Arap ulusuna yönelik yayılmacı hedeflerinin bir ifadesidir. Aynı zamanda uluslararası durumda dünya barışını ve güvenliğini tehdit eden tehlikeli bir emsal teşkil etmektedir.
2-Lübnan şehirlerinin, köylerinin ve Filistin kamplarının acımasızca bombalanması, Arap ulusuna teslim olma durumu dayatmayı ve Filistin sorununun tasfiyesine hazırlık olarak, Filistin direnişini tasfiye etmeyi amaçlıyor.
3-Bir Lübnan ekibini koruma bahanesiyle Caydırıcı Güçlere saldırmak, İsrail'in Lübnan'ın ulusal birliğine saldırmayı, onu, mezhepçi devletlere ayırma ve ulusal uzlaşma sürecini bozma hedeflerini ve planlarını ortaya koyuyor.
4-Arap bölgesi üzerinde hegemonya ve hakimiyet kurmak amacıyla Caydırıcı Güçlere yönelik saldırı, Suriye'yi kışkırtma ve uyarılarda bulunma, Suriye ve Arap milletiyle askeri durumu tırmandırmayı amaçlıyor.
5- Düşman İsrail’in bu politikaya devam etmesi, askeri çatışmanın kaçınılmazlığını teyit ediyor. Çünkü bu politikanın, karşısında herhangi bir geri adım, yenilgi ve teslimiyet anlamına gelir. Arap ulusu, bunu tüm yetenekleri ile reddiyor.
6- ABD'nin İsrail'e siyasi, askeri ve mali yönden koşulsuz desteği, onu, Arap ulusuna karşı saldırgan politikalarını sürdürmeye teşvik ediyor.
Yukarıda belirtilenlerin ışığında, Konsey aşağıdaki kararları aldı:
1-İsrail güvenlik teorisine eldeki tüm araçlarla direnmek ve İsrail'in bu teoriyi uygulamasına tüm yollarla karşı çıkmasında Suriye'yi desteklemek. Konsey, İsrail'in saldırganlık ve provokasyonlarına yanıt verme konusunda Suriye'nin yanında olduğunu teyit ediyor.
2-Mevcut veriler ve İsrail'in bariz eylem ve hazırlıklarının ışığında, Arap ülkeleri Suriye'ye saldırıları püskürtmek için gerekli desteği sağlayacak. Arap Birliği Tüzüğü ve Ortak Arap Savunma Antlaşması uyarınca, askeri güçlerinin katılımı da dahil olmak üzere tüm yeteneklerini savaşın emrine sunacaktır.
3-Konsey, Lübnan'ın, toprakları üzerindeki birliğini, bağımsızlığını ve egemenliğini desteklemeye ve meşru merkezi hükümeti desteklemeye karar verdi. Arap hükümetleri, İsrail'in, Lübnan'ın egemenliğine ve topraklarının kutsallığına yönelik saldırganlığına karşı çıkması ve İsrail'in Lübnan'ın içişlerine müdahalesine karşı durması için Lübnan hükümetinin talep ettiği her türlü desteği sağlamaya hazır olduklarını vurgular.
4- Konsey, Lübnan'da acil ateşkes çağrısı yapıyor ve Lübnanlı partileri ulusal uzlaşıya varmaya çağırıyor.
Konsey, Lübnan Cumhurbaşkanı Elias Sarkis ve Lübnan hükümetinin, Suriye hükümeti ile işbirliği içinde Cumhurbaşkanı tarafından ilan edilen ve Lübnan hükümeti tarafından onaylanan ilkelere uygun olarak ulusal uzlaşmayı sağlamak için giriştiği çabalara desteğini teyit etmektedir. Herhangi bir Lübnanlı ekibi, ulusal uzlaşının önüne engeller koymak ve uzlaşma sürecini bozmak için İsrail kartını kullanmak konusunda uyarır.
Arap ülkelerinin toplu ve ayrı ayrı Lübnan'ın birliğini savunma ve mezhepçi oluşumlar oluşturmak amacıyla Lübnan'ı bölme ve bölme girişimlerine direnme kararlılığını teyit etmektedir.
5-Konsey, Riyad ve Kahire zirvelerinin kararlarının uygulanması gerektiğini vurgular. İhtiyaç duyulduğunda dışişleri bakanları düzeyinde toplanmak şartıyla bu kararlarda öngörülen izleme komitesini faaliyete geçirir.
6-Konsey, Filistin Kurtuluş Örgütü'nü (FKÖ) sorumluluklarını sürdürmesi ve düşman İsrail’in kendisine ve Filistin halkına karşı yürüttüğü imha savaşıyla yüzleşmesini sağlamak için her şekilde desteklemeye karar verdi. Konsey, İsrail saldırıları karşısında FKÖ’nün yanında olduğunu teyit ediyor.
7-Konsey, Filistin Kurtuluş Örgütü’nün Arap kardeşlere, başta Kudüs-ü Şerif olmak üzere işgal altındaki Filistin topraklarının kurtuluşuna katılmaları için gönüllü olma kapısını açma çağrısını destekliyor.
8-Konsey, Siyonist askeri tırmanışın ve bunun sonucunda meydana gelen can ve mal kaybının sonuçlarıyla yüzleşmek için Lübnan'a ve Güney Lübnan'daki Filistin halkına mali destek sağlamaya ilişkin Tunus zirvesi kararının derhal uygulanacağını teyit ediyor.
9-Konsey, ABD’yi İsrail'e her türlü destek ve yardımı durdurmaya çağırıyor. Çünkü bu destek Arap milletine, onuruna ve geleceğine, bölgedeki güvenlik ve barışa bir saldırı teşkil ediyor. Bu nedenle, devam eden destek, Arap ulusu ile Amerika Birleşik Devletleri arasında ciddi bir çatışmaya yol açacaktır.
10-Konsey, dünya kamuoyunu saldırgan ve kışkırtıcı İsrail politikasını kınamaya ve saldırganlığa karşı direnişlerinde Arapları desteklemeye çağırıyor. Arap ülkelerinin Camp David anlaşmalarına ve İsrail-Mısır anlaşmasına karşı devam eden direnişini vurgular.
11-Konsey, Filistin halkının işgal altındaki vatanda mücadelesini ve tek ve meşru temsilcisi olan FKÖ etrafında toplanılmasını selamlıyor.
12-Konsey, Siyonistlerin topraklarımızı işgal etmesi ve bunun tüm Arap kaderine yönelik tehdidi karşısında, Arap dayanışmasını güçlendirmenin ve geliştirmenin ve yan anlaşmazlıkların üstesinden gelmenin önemini vurguluyor.
13- Birlik Genel Sekreteri, durumdaki gelişmeleri takip etmek ve Arap hükümetlerini alınan uygun tedbirler konusunda bilgilendirmekle görevlidir.”
Kuşkusuz bu karar metni siyasi olarak iyi ve güçlü bir metindi. Düşmanla yüzleşmek için Arapların yapması gerekenleri içeriyordu (...) Arap kamuoyunu harekete geçirmek, ana konuyu zihninde taze tutmak ve uluslararası kamuoyuyla ilgili dış mülahazalar da dahil olmak üzere bu tür bir siyasi belge bizim için büyük önem arz ediyordu. Çünkü her zaman bir Arap belgesine bağlılık göstermeyi, davamız ve konumumuz için en geniş küresel desteği elde etmek için bu belgeyi sunmayı önemseriz.
Tüm bunlara ek olarak, böyle bir karar almak, Arap durumunun genel koşulları ve bu durumun çeşitli yönleri iyileştiğinde, herhangi bir aşamada üzerinde durulabilecek iyi bir zemin teşkil eder.
Son olarak, bölgeyi bizimle İsrail arasındaki savaşın eşiğine getiren füze krizi böyle başladı. Bu kriz, gelişmelerle işte bu şekilde doruğa ulaştı. Sonra kısa bir süre için ortadan kayboldu.
Ancak, bu krizde, İsrail'le barışın ne denli tehlikeli olduğunu şüphe ve tartışmaya yer bırakmadan açıkça gösterdik. Barış durumunda yalnızca hakim imkanlara ve kararlılığa sahip olmak dışında bir durumu kabul etmiyor. İsrail'in, Tevrat tahriflerine ve mitlerine dayanarak, kendisini dünyanın tüm ulusları üzerinde farklı kılan bu varlığın doğasının tehlikesini fark ettik. Üstün olduğu düşüncesi, bize göre sanrı ve hurafelerden ibaret olsa da İsrail’e göre her alanda uygulamaya koyduğu canlı bir inançtır.
İsrail’in sınırları olmayan ve egemen olma, kontrol etme ve genişleme arzusu olan bir ülke olduğu anlaşıldı. Daha önce farkına varmadığımız bir şey daha keşfettik: Askeri bir savaştan daha zor bir savaşı sürdürme ve savaşma yeteneğimizin farkına vardık.
Her türlü psikolojik savaşın, baskının ve tehdidin üzerimize uygulandığı bir savaş ve hepsini reddedip bu baskıların üstesinden geldik. Bunun sonucunda bu savaştan daha güçlü, daha yetenekli ve gururlu çıktık. Birkaç gün boyunca yaşadığımız kaygıya gelince, bu keskin ve meşru bir endişeydi, çünkü bizim ilişkilerimizdeki hata, ülkeyi yöneten insanlar olarak bizimle ilgili değil, vatan ve geleceği ile ilgiliydi. Füze krizi, harika dersler çıkardığımız önemli bir aşamaydı. Bu sayede pratik uygulamaya dayalı kavramlar geliştirdik ve siyasi çizgimizi takip etmede büyük rol oynayan sonuçlara ulaştık.
Bu krizde Arap ilişkilerini en iyi şekilde kullandık. Baskı aracı olma girişimleri yapıldıktan sonra, bunu ABD üzerinde bir baskı aracı haline getirdik. “Sovyet kartını” iyi kullandık ve bu kartı kullanarak ABD'yi zor bir durumda bıraktık.
Eski Suriye Devlet Başkanı Yardımcısı Abdulhalim Haddam’ın günlükleri 1: ‘Esed, Irak muhalefetine sahte vaatlerde bulunmayı önerirken Hatemi bir Kürt devletine karşı uyarı yaptı’

Eski Suriye Devlet Başkanı Yardımcısı Abdulhalim Haddam’ın günlükleri 2: ‘Esed fikrini değiştirdi, Lahud’a verdiği süreyi uzattı. Suriye uluslararası iradeyle çarpıştı’

Eski Suriye Devlet Başkanı Yardımcısı Abdulhalim Haddam’ın günlükleri 3: ‘Hariri, Canbolat’ın teklifi üzerine bizimle bir araya geldi. Hafız Esed kendisini sınadı’

Eski Suriye Devlet Başkanı Yardımcısı Abdulhalim Haddam’ın günlükleri 4: ‘Güçlerimiz Hizbullah’ın kışlasına saldırdı’

Eski Suriye Dışişleri Bakanı Haddam’ın günlükleri 5: Bush, Avn’ın ‘engel’ olduğunu bildirdiği bir mektup gönderdi… Esed bunu isyanı sonlandırmak için bir ‘yeşil ışık’ olarak nitelendirdi

Eski Suriye Devlet Başkanı Yardımcısı Abdulhalim Haddam’ın günlükleri 6: Saddam ile Rafsancani arasında gizli barış mektuplaşmaları

Eski Suriye Devlet Başkanı Yardımcısı Abdulhalim Haddam’ın günlükleri 7… Rafsancani’den Saddam'a: ‘Arap milliyetçiliğinden bahsediyorsunuz ama Kuveyt’in işgal edilmesine karşı çıkmamızı eleştiriyorsunuz’

Eski Suriye Devlet Başkanı Yardımcısı Abdulhalim Haddam’ın günlükleri 8: Arafat Filistin, Lübnan ve Suriye’ye komplo kurdu



Haseke Valiliği için SDG'nin adayı kimdir?

Eski SDG üyeleri, bugün Suriye'nin kuzeyindeki Rakka kentinde hükümet tarafından işletilen bir uzlaşma merkezinin önünde duruyor (AP)
Eski SDG üyeleri, bugün Suriye'nin kuzeyindeki Rakka kentinde hükümet tarafından işletilen bir uzlaşma merkezinin önünde duruyor (AP)
TT

Haseke Valiliği için SDG'nin adayı kimdir?

Eski SDG üyeleri, bugün Suriye'nin kuzeyindeki Rakka kentinde hükümet tarafından işletilen bir uzlaşma merkezinin önünde duruyor (AP)
Eski SDG üyeleri, bugün Suriye'nin kuzeyindeki Rakka kentinde hükümet tarafından işletilen bir uzlaşma merkezinin önünde duruyor (AP)

Suriye Demokratik Güçleri’nin (SDG) Haseke Valiliği için aday gösterdiği Nureddin Ahmed, Suriye hükümetinin adaylığına onay verdiğini açıkladı. Ahmed, bugün yaptığı medya açıklamasında, hükümet ile SDG arasında yarın yürürlüğe girmesi beklenen anlaşmanın başlamasından saatler önce, önümüzdeki iki gün içinde bir siyasi heyetle birlikte Şam’ı ziyaret edeceğini söyledi.

Şam’daki kaynaklar, Şarku’l Avsat’a yaptıkları açıklamada, adaylığa ilkesel düzeyde onay verildiğini ancak henüz resmi atama kararnamesinin çıkarılmadığını ve onayın resmen ilan edilmediğini ifade ettiler. Bu gelişmeler yaşanırken, dün Kürdistan Demokrat Partisi (KDP) lideri Mesud Barzani ile Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara arasında bir telefon görüşmesi gerçekleşti. Eş-Şara, görüşmede devletin Kürtlerin haklarına saygılı olduğunu vurgulayarak, tüm Suriyelilerin yasa önünde eşit ve eşit haklara sahip bulunduğunu belirtti.

Barzani ise Suriye hükümeti ile SDG arasında varılan kapsamlı anlaşmaya desteğini dile getirerek, anlaşmanın Suriye’nin birlik ve istikrarını garanti edecek şekilde uygulanmasının önemini vurguladı. Taraflar, anlaşmanın hayata geçirilmesi ve Suriye ile bölgesel istikrarın sağlanması için ortak iş birliği ve koordinasyonun önemini kaydetti.

SDG’nin Haseke Valiliği adayı Nureddin AhmedSDG’nin Haseke Valiliği adayı Nureddin Ahmed (  Dolaşımda)

SDG’nin Haseke Valiliği adayı Nureddin Ahmed, bilinen adıyla “Ebu Ömer Hanika”, North Press ajansına yaptığı açıklamada, Suriye hükümetinin adaylığını kabul ettiğini ve iki gün içinde siyasi bir heyetle birlikte Şam’a gideceğini doğruladı.

1969 yılında Kamışlı’da doğan Ahmed, 2014 yılından bu yana SDG Genel Komutanlık üyesi ve halkla ilişkiler sorumlusu olarak görev yapıyor. Şam Üniversitesi Makine ve Elektrik Mühendisliği Fakültesi’nden mezun olan Ahmed, 1993–2012 yılları arasında Haseke ve Kamışlı’daki Telekomünikasyon Müdürlüğü’nde mühendis olarak çalıştı. 2011’de Esed yönetimine karşı protestolara katılması nedeniyle görevinden uzaklaştırılan Ahmed, 2014 yılında DEAŞ’ın Kobani’ye düzenlediği saldırılarda oğlu Ömer’i kaybetti.

Kamışlı’daki Alaya Cezaevi’nin de bir süre müdürlüğünü yapan Ebu Ömer Hanika, geniş siyasi ve toplumsal ilişkileri ile biliniyor. Arap ve Kürt toplulukları arasındaki ortak dosyaların yönetilmesi ve gerilimin azaltılmasında önemli rol oynadı. Arap aşiretleri ve Kürt siyasi güçleriyle güçlü ilişkileri bulunana Ebu Ömer, PKK’ye yakınlığı ile tanınıyor.

Suriye hükümeti ile SDG arasında varılan anlaşmanın yarın yürürlüğe girmesi bekleniyor. Anlaşma; ateşkes ilanını, kurumların entegrasyonunu, SDG’nin Haseke Valiliği, Savunma Bakan Yardımcılığı ve bazı üst düzey pozisyonlar için adaylar önermesini ve Halk Meclisi’ne milletvekili adayları göstermesini öngörüyor.

SDG Lideri Mazlum Abdi’nin Haseke Valiliği veya Savunma Bakan Yardımcılığı için aday gösterildiği, ancak herhangi bir resmi görevi kabul etmeyeceğini açıklayarak Kürtler için siyasi referans oluşturma çalışmalarını sürdüreceğini belirttiği ifade edildi.

Haseke İç Güvenlik Komutan Yardımcılığı için Simenad Afrini (Dolaşımda)Haseke İç Güvenlik Komutan Yardımcılığı için Simenad Afrini (Dolaşımda)

Sızan bilgilere göre, Kuzey ve Doğu Suriye Özerk Yönetimi Başkan Yardımcısı Bedran Ciya Kurd Savunma Bakan Yardımcılığına, Albay Simenad Afrini ise Haseke İç Güvenlik Komutan Yardımcılığına aday gösterildi. Perşembe günü yayımlanan kararla, Haseke İç Güvenlik Komutanlığına ilin yerlilerinden Tuğgeneral Mervan el-Ali atanmıştı.

SDG'den iki kadın savaşçı, Suriye'nin kuzeydoğusundaki Haseke'de Suriyeli Kürtlerin düzenlediği bir gösteride  zafer işareti yapıyor (AFP)SDG'den iki kadın savaşçı, Suriye'nin kuzeydoğusundaki Haseke'de Suriyeli Kürtlerin düzenlediği bir gösteride  zafer işareti yapıyor (AFP)

Öte yandan SDG, yarından itibaren Haseke’de sokağa çıkma yasağı ilan etti. El-Sevra el-Suriye gazetesi, yerel kaynaklara dayandırdığı haberinde, yasağın, anlaşma kapsamında kente girmesi beklenen Suriye güvenlik güçlerinin halk tarafından karşılanmasını engellemeyi amaçladığını ifade etti.

Anlaşma kapsamında Suriye İç Güvenlik güçleri Haseke ve Kamışlı kentlerine girecek. Bu süreçte özerk yönetim kurumları ile devlet kurumlarının entegrasyonu sağlanacak. Önümüzdeki günlerde Rumeylan ve Süveyde petrol sahalarının Enerji Bakanlığı’na devredilmesi, çalışanların entegrasyonu, Kamışlı Havalimanı’nın Sivil Havacılık Kurumu’na teslimi, Semalka Sınır Kapısı’ndaki geçişlerin yeniden başlaması ve özerk yönetim kurumlarının devlet yapısına dahil edilmesi planlanıyor.

Ayrıca Haseke’de 16 bin, Kobani’de ise 6 bin askerden oluşan bir askeri birlik kurulacak. Kürtlerin haklarını düzenleyen 13 No’lu Kararname uygulanacak, Kürtlerin medeni ve eğitim hakları güvence altına alınacak, yerinden edilmiş kişilerin bölgelerine dönüşü sağlanarak istikrar yeniden tesis edilecek.

Kuzey ve Doğu Suriye Özerk Yönetimi, yarın sabah saat 06.00’dan itibaren, kamu güvenliği araçlarının kente girişleri tamamlanana kadar sokağa çıkma yasağı uygulanacağını duyurdu. Kürt medyası, Mesud Barzani ile SDG Lideri Mazlum Abdi arasında da bir telefon görüşmesi yapıldığını, görüşmede anlaşmanın uygulanmasına ilişkin son gelişmelerin ele alındığı ve sorunların diyalog yoluyla çözülmesi konusunda mutabakata varıldığını bildirdi.

Suriye Kürt Ulusal Konseyi (ENKS) ise anlaşma ve 13 No’lu Kararname’nin Kürt halkının ulusal haklarının tanınması için diyalog sürecinin önünü açtığını belirterek, tüm Suriyeli bileşenlerin gerçek ortaklık, adalet ve eşitlik temelinde haklarının güvence altına alınmasının ülkenin yüksek çıkarlarını ve kalıcı istikrarı sağlayacağını ifade etti.


BAE'nin çekilmesinin ardından Yemen'de neler oldu?

Gelişen hizmetler daha iyi bir gelecek umutlarını besledi (AFP)
Gelişen hizmetler daha iyi bir gelecek umutlarını besledi (AFP)
TT

BAE'nin çekilmesinin ardından Yemen'de neler oldu?

Gelişen hizmetler daha iyi bir gelecek umutlarını besledi (AFP)
Gelişen hizmetler daha iyi bir gelecek umutlarını besledi (AFP)

Tevfik eş-Şenvah

Meşru hükümetin talebi üzerine Birleşik Arap Emirlikleri'nin (BAE) Yemen'den çekilmesinin ardından, 10 yıl boyunca meşru hükümet güçlerine paralel bir silahlı kanat olan Güney Geçiş Konseyi aracılığıyla askeri üstünlüğünü koruyan güneyin kaderi hakkında sorular gündeme geldi.

Bu dönem hem askeri hem de sivil hükümet kurumlarıyla ve ayrıca kalkınma, insani yardım ve sosyal hizmetlerle sürekli bir çatışma ve çekişme olduğu için kolay değildi. Bu durum, derin bölünmelerle zaten zayıflamış ve bu bölünmelerin artık uluslararası toplum tarafından tanınmış, Suudi Arabistan’ın büyük desteği sayesinde iç güveni yeniden kazanan hükümetin yönetimindeki birleşik toprakların kalan kısmını da tehdit ettiği ülkede, BAE’nin ayrılmasının yaratacağı “boşluğun” sonuçları hakkındaki tartışmaları da tetiklemişti.

 Boşluğu doldurmaya yönelik kararlı bir duruş

2025’in Aralık ayının başından 2026’nın Ocak ayının başına kadar Hadramut ve el-Mehra'da yaşanan yoğun olaylarla geçen bir aylık süre, Yemen'deki siyasi, askeri ve hatta hizmetler sahnesini kökten değiştirmeye yetti.

Bu değişikliklerin sonucu olarak, BAE kuvvetleri tüm ekipman ve kaynaklarıyla geri çekildi ve arkasında önemli olaylar, misyonlar ve 10 yıllık hakimiyet, kontrol ve faaliyetin ardından merak uyandıran sorular bıraktı.

Güvenlik ve hizmetlerde yaşanacak boşluk konusunda uyarıda bulunanlar bile, güç dengesinin sahada hızla değişmesi, Suudi Arabistan’ın desteğiyle devletin sahadaki varlığının ciddi bir geri dönüş yaşamasıyla arka plana çekildi. Riyad'ın bu desteğine iyileştirilmiş hizmetler, güvenlik ve maaş ödemelerinin ötesine uzanan çeşitli düzeylerdeki kararlı duruş da eşlik etti. Bu değişiklikler, herkesin dilinde ve Yemenlilerin kendilerine ve ülkelerinin geleceğine olan güvenlerini yeniden kazanmalarıyla zirveye ulaştı.

Enformasyon Bakan Yardımcısı Feyyaz el-Numan, BAE'nin, Cumhurbaşkanı Reşad el-Alimi'nin egemenlik kararı doğrultusunda kurtarılan şehirlerden çekilmesinin ardından, “elektrik ve su gibi temel hizmetlerde kademeli bir iyileşme ve bazı hizmet sektörlerinde göreceli bir normale dönüşle birlikte, sahanın çehresinin açık ve belirgin bir şekilde değişmeye başladığını” söyledi.

Şarku'l Avsat'ın Independent Arabia'dan aktardığı analize göre web sitesine verdiği röportajda Numan, “geçici başkent Aden ve diğer kurtarılan şehirlerdeki bu artan iyileşmenin bir tesadüf olmadığını, aksine ikilik, karar alma sürecindeki çok başlılık, Abu Dabi’nin politikalarının artık feshedilmiş olan Güney Geçiş Konseyi'ne dayattığı müdahalelerden arındırıldıktan sonra devlet kurumlarının normal işlevlerine geri dönme çabalarının bir sonucu olduğunu” ifade etti.

Gerçek, kurşunların susturamayacağı bir denklemdir

Sahadaki alternatif değişiklikler hükümete bağlı “Vatan Kalkanı” güçlerinin ilerleyişiyle hızla ilerliyordu. Askeri ilerleyişi, Güney Geçiş Konseyi ve BAE ile bağlantılı engelleyici güçlerin sahne dışına itilmesiyle başlayan siyasi çabalar takip etti. Bu çabalar, Yemen'de önemli bir kamuoyu desteğine sahip etkili isimlerin, Cumhurbaşkanlığı Liderlik Konseyi tarafından temsil edilen devlet hiyerarşisinin en tepesine yerleştirilmesini ve Şayi Zindani’nin başbakan olarak atanmasını da içeriyordu. Güney Geçiş Konseyi unsurları ise hızla değişen gerçekliğe ayak uydurmaya çalışarak Riyad'a akın ettiler.

Bu akın, Ayderus ez-Zübeydi kampından ayrılma ya da inat ve bölgesel kibirden vazgeçme işareti değil. Aksine, değişen koşulları okuduklarının ve paralel oluşumlar ve projeler sayfasının kapanmasından sonra yeni bir pozisyon belirlediklerinin bir işareti.

Gazeteci ve toplum aktivisti Veddah el-Ahmedi, “Su ve elektrik gibi hizmetlerdeki iyileşme ve maaş ödemelerindeki düzenlilik, Aden'in yıllardır tanık olmadığı kadar açık ve hızlıydı” dedi.

Bu değişiklikler insanlara “devletin geri dönüşü, kanun ve devlet kurumlarının yönetmeliklerinin uygulanması, işlerin kayırmacılık ve bölgeselcilik yerine yeniden liyakate dayanarak yürütülmesi konusunda bir umut ışığı” verdi.

Ahmedi'ye göre, insanların en çok umduğu şey belki de “iki farklı dış kararın varlığı sebebiyle görevlerdeki ikiliğin ortadan kaldırılmasıdır.”

İyileşmenin pekiştirilmesi ve çatışma döngülerinin sona erdirilmesi için “geçmiş yıllarda Aden'de kök salmış olan ve bu şehre tamamen yabancı olan bölgeselcilik yerine, tüm güney şehirlerin sakinlerinin bir sonraki aşamanın yönetimine dahil edilmesinin” çok önemli olduğunu düşünüyor.

Krallığın çabalarının bir parçası olarak, meşru hükümetin kontrolündeki bölgelerde uzun süredir yaşanan kalkınma ve hizmet boşluğu giderildi. Devlete silah doğrultan “Güney Geçiş Konseyi” güçleri de dahil olmak üzere yaklaşık 40 bin askere, Adalet Bakanlığı çalışanlarına ve diğer bazı sivil sektör çalışanlarına maaş ödemeleri yapıldı.

Ekonomik ve mali durumu iyileştirmek için Yemen Merkez Bankası'na 300 milyon dolarlık bir mevduat şeklinde yeni bir finansman paketi sunuldu. Toplam 1,2 milyar dolarlık paketin bir parçası olarak, ülkedeki gıda güvenliğini güçlendirmek ve bütçe açığını kapatmak için de ilave 200 milyon dolar tahsis edildi. Bu fon ayrıca maaş, ücret ve işletme giderleri ödemelerini destekleyecek, hükümete ekonomik reform programını uygulamada yardımcı olacak ve elektrik, sağlık, ulaşım ve diğer sektörlerdeki projeleri finanse edecektir.

Bu destek, geçici başkent Aden ile sınırlı kalmayıp, Hadramut, Mehra, Sokotra, Marib, Şebve, Abyan, ed-Dali, Lahc ve Taiz şehirlerindeki çeşitli projelerin geliştirilmesini de içeriyor.

Geçtiğimiz yılın sonlarında, Krallık, Yemen hükümetinin bütçesini güçlendirmek ve Yemen Merkez Bankası'nı desteklemek için 500 milyon dolarlık ek ekonomik destek sundu.

Acil planlar

Aden'den askeri birliklerin çekilmesini ve güvenlik koşullarının, emniyetin sağlanmasını denetleyen Danışman Faleh eş-Şehrani ise son zamanlarda zorlu koşullar yaşayan çeşitli kurumların temsilcileriyle bir araya geldiğini açıkladı. Bu kurumlar arasında yetimhaneler, görme engelliler merkezleri, huzurevleri ve çocuk evleri, Güvenli Çocukluk Derneği, Protez Merkezi, Psikiyatri Hastanesi, Aden Otizmli Çocuklar Derneği, El-Hayat Engelliler İçin Erken Müdahale Vakfı ve bir grup eğitimci yer alıyor.

Bu toplantıların ardından Şehrani, eğitim sürecinin devamlılığını sağlamak için eğitim sektörünü ve öğretmenleri desteklemenin yanı sıra, bu kurumları desteklemek ve güçlendirmek için acil bir planın uygulanacağını açıkladı.

Ülkenin ruh halini yansıtan popüler bir ifade

Halkın gelişmelere tepkisi hızlı ve belirgindi; Yemenliler, Güney Geçiş Konseyi'nin kontrolü sırasında tam bir yoksunluk yaşayan bölgelerine ve evlerine elektrik ve su da dahil olmak üzere hizmetlerin geri döndüğünü gösteren fotoğraf ve videoları sosyal medyada paylaşmakta adeta yarıştılar.

Ardından, cuma günü Aden'de düzenlenen ve Suudi Arabistan bayraklarının taşındığı büyük bir gösteri, bu duyguyu ifade ediyor ve içeriği, konuşmaları ile halkın son günlerde gerçekleşen ilerlemeden duyduğu memnuniyeti dillendiren bir mesaj taşıyordu. Aynı zamanda güvenliğin önceliğini vurguluyor, maaş ödemelerinde, hizmetlerde ve kalkınma projelerinde yapılan iyileştirmelere destek veriyordu. Bu projelerin en yenisi, Aden Valisi ve Suudi Arabistan'ın Yemen Kalkınma ve Yeniden Yapılanma Programı yetkilileri tarafından Aden Uluslararası Havalimanı’nı geliştirme projesinin üçüncü aşamasının temel atma töreniydi. Söz konusu aşama, ana pistin rehabilitasyonunu ve hava seyrüsefer ve iletişim sistemlerinin uluslararası standartlara uygun hale getirilmesini, operasyonel verimliliğin ve hava trafiği güvenliğinin artırılmasını, havalimanının hem yerel hem de uluslararası havayolları uçuşlarını kabul etmeye ve işletmeye hazır hale getirilmesini içeriyor.

Güneyde siyasi pazarlıklara yer yok

Aden'in el-Urud Meydanı'nda toplanan kalabalığın, Amalika Tugayı lideri Hamdi Şükri'ye yönelik suikast girişimini kınayan mesajı, Güney davasının, herhangi bir tarafın halkın pahasına siyasi manevra veya kazanç aracı olmadığına halkın bağlı kaldığını açığa çıkardı. Bunun diyalog ve istikrara yönelik bilinçli bir halk talebi olduğunu, halkı yeniden bir krizler döngüsüne sürüklemeyi, kendi çıkarları için siyasi pazarlıkların esiri olarak kalmasını amaçlayan baskı ve güç mantığını reddettiğini ortaya koydu.

Sahneyi değiştiren hafta

Daha önce Güney Geçiş Konseyi'ne sadık olan gazeteci ve siyasi yazar Cemal Haydara, BAE'nin Güney Yemen'deki varlığının sona ermesinin ardından, özellikle askeri, siyasi, güvenlik ve hizmet sektörlerinde yaşanan değişikliklerin önemli olduğunu söylüyor.

Haydara, Konseyin BAE'nin elinde sadece bir pazarlık kozu olarak kalmasının ardından, siyasi sahnenin sadece bir hafta içinde tamamen değiştiğini düşünüyor.

Hizmet düzeyinde ise “hem askeri hem de sivil sektörlerdeki çalışanların maaşlarının ödenmesinin yanı sıra, elektrik verme saatlerinde ve petrol ürünlerinin bulunabilirliği konusunda gözle görülür bir iyileşme yaşandı” dedi.

 Endişe ve kaygı

Haydara'ya göre genel olarak bu değişikliklere yönelik bakış açısına, özellikle Aydarus Zübeydi'nin destekçilerinin öfkesinin doruk noktasında olması nedeniyle, “artçı şoklar beklentisi” karıştı. Hükümetin ve Cumhurbaşkanlığı Liderlik Konseyi'nin Riyad'da olmaya devam etmesi ve Suudi Arabistan başkentinde planlanan Güney-Güney diyaloğu için hazırlık komitesinin kurulmasının ve hatta bir tarih belirlenmesinin gecikmesi göz önüne alındığında, kimsenin bir sonraki siyasi ve askeri gelişmeleri tahmin edemeyeceğini ifade etti.

Paralel güçler değil, siyasi araçlar

Müttefik Suudi Arabistan’ın desteklediği değişikliklerle birlikte Yemenliler, deneyimli Dr. Şayi Zindani'nin yeni hükümetinin önümüzdeki saatlerde açıklanmasını bekliyorlar. Şüpheli kaos projelerine ve zorla dayatılan oldubittilere ortak veya suç ortağı olan taraflardan kurtulduktan sonra, devletin bağımsızlık ve tam egemenlik araçlarıyla sahadaki varlığının güçlenmesinde hükümetin daha aktif ve belirgin bir rol oynamasını umuyorlar.

Son söz meşru hükümetindir

Yemenlileri belki de en çok rahatlatan husus, Riyad'ın güney için belirli bir siyasi vizyon dayatmaması ve bu konuları meşru hükümete bırakmasıydı. Güney Geçiş Konseyi unsurları da dahil olmak üzere tüm siyasi tarafları kabul etti ve Yemenlilerin sorunlarıyla ilgili olarak ne karar verirlerse versinler, onları destekleyeceğini açıkça vurguladı. Dahası, Savunma Bakanı Prens Halid bin Selman aracılığıyla Riyad, Güney-Güney Diyalog Konferansı sırasında varılacak kararlara bağlı olarak güney davasını destekleyeceğini de açıkladı.

Zira bugün meşru hükümetin ve Riyad'ın kendisi için çabaladığı Yemen projesi, tek bir kişiye veya siyasi oluşuma değil, halka ve hükümetin işleyişine bağlı. Çeşitli aşamaları ve sonuçları bazılarını sahne dışına itebilir ama davanın haklılığını ortadan kaldırmaz.

Son birkaç haftadır, Aden ve Riyad havaalanları arasındaki karşılıklı uçuşlar, sadece insani ve kalkınma yardımları, Merkez Bankası’na finansman desteği, askeri ve sivil memurların maaşlarının ödenmesi amacıyla değil, aynı zamanda siyasi ve askeri destek için de kesintisiz devam etti. Bu desteğin en somut örneği, Aden'in kavurucu güneşi altında halk arasında ve devlet kurumları içinde çok yönlü destek çabalarını denetleyen Suudi Arabistanlı yetkililerin varlığıydı. Bahsi geçen çabaların başında ise güvenlik ve askeri durumu istikrara kavuşturmak, feshedilen Güney Geçiş Konseyi kuvvetlerin yerini alan kuvvetlerin operasyonlarını organize ederek, onların egemenliğine fiilen son vermek geliyor. Güney Geçiş Konseyi ve kuvvetleri 10 yıl boyunca Aden ve güney şehirleri üzerindeki silahlı kontrolünü sürdürdü ve BAE tarafından kurulmayan, devletle bağlantılı herhangi bir askeri oluşumun buralarda varlık göstermesine karşı çıktı ve bunları bastırdı.

Silahlı güçlerin ortadan kaybolması

Numan, “Şehirlerin içinde silahlı güçlerin ortadan kaybolması ve Güney Geçiş Konseyi'ne bağlı ‘Güvenlik Kuşakları’nın daha önce kurmuş olduğu gayri resmi kontrol noktalarının azaltılması, halka bir güvenlik duygusu kazandırdı” değerlendirmesinde bulundu. “Vatandaşlar artık, Suudi Arabistan liderliğindeki Arap Koalisyonu’nun Ortak Kuvvetler Komutanlığı içinde birleşik komuta merkezini aktifleştirmeye yönelik direktifleri sayesinde, kendilerine karşı korkunç ihlallerde bulunan bu güçlerden korkmadan şehirlerinde dolaşabiliyorlar. Bu direktifler askeri sürecin yeniden düzenlenmesine yardımcı oldu” diye vurguladı.

Yemen'in güney ve doğu şehirlerini yıllarca kasıp kavuran “askeri ve güvenlik kaosunu” “devlet çerçevesinin dışında faaliyet gösteren oluşumların varlığına” bağlayan Numan; “Bu faktörün ortadan kaldırılmasının ardından, birleşik komuta ve karar alma süreci, sürdürülebilir istikrarın temeli olarak hükümete ve halka karşı net bir hesap verebilirlik ile askeri ve güvenlik sahnesinin yeniden düzenlenmesi süreci başladı” ifadesini kullandı.

Bugün yaşananlar, Numan’a göre meşru hükümete bağlı şehirlerin “dış vesayete ihtiyaç duymaktan ziyade güçlü bir devlete ve etkili kurumlara ihtiyaç duyduklarını” teyit ediyor. Zira ona göre deneyimler, istikrarın tarafların çokluğundan değil, içeriden geldiğini kanıtlamıştır ve hükümet, Suudi Arabistan'daki kardeşlerimizin desteği ve Yemen halkının kendi iradesiyle bu yolda ilerlemektedir.


ABD Başkanı'nın Irak Özel Temsilcisi görevinden ayrılacağına dair haberleri yalanladı

ABD Başkanı Donald Trump, Irak Özel Temsilcisi Mark Savaya ile birlikte (Arşiv – X)
ABD Başkanı Donald Trump, Irak Özel Temsilcisi Mark Savaya ile birlikte (Arşiv – X)
TT

ABD Başkanı'nın Irak Özel Temsilcisi görevinden ayrılacağına dair haberleri yalanladı

ABD Başkanı Donald Trump, Irak Özel Temsilcisi Mark Savaya ile birlikte (Arşiv – X)
ABD Başkanı Donald Trump, Irak Özel Temsilcisi Mark Savaya ile birlikte (Arşiv – X)

ABD Başkanı Donald Trump’ın Irak Özel Temsilcisi Mark Savaya, görevden alındığı ve yerine ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack’ın atandığı yönündeki haberleri yalanladı.

Savaya bugün X platformu üzerinden yaptığı paylaşımda, “Görevime ilişkin dolaşıma sokulan söylentileri kesin bir dille reddediyorum. ABD’nin Irak Özel Temsilcisi olarak görevlerime tamamen bağlıyım” ifadelerini kullandı.

Savaya’nın açıklaması, Reuters’ın görevden alındığına dair bilgileri, konuya yakın kaynaklara dayandırarak aktarmasının ardından geldi.

Savaya, ‘ABD Başkanı Donald Trump’ın dün (cumartesi) Tom Barrack’ın Irak dosyasını üstlenme ihtimalini değerlendirmeye başladığını’ belirterek, “Sayın Barrack, Ortadoğu’da geniş bir deneyime ve bölgeye dair derin bir bilgi birikimine sahip” dedi.

Ancak henüz nihai bir karar alınmadığını vurgulayan Savaya, “Görevin benim liderliğimde ya da Sayın Barrack’ın liderliğinde sürdürülmesi konusunda kesinleşmiş bir durum yok” ifadesini kullandı.

Savaya, hedeflerin değişmediğini belirterek, “Irak’ta İran destekli milislerle mücadele etmek, sistematik yolsuzluğu sona erdirmek ve Irak halkını istikrarlı, egemen ve müreffeh bir devlet inşa etme yolunda desteklemek temel amaç olmaya devam ediyor. Önümüzdeki dönemde önemli gelişmeler yaşanacak” dedi.

Diğer yandan Savaya bugün paylaştığı bir başka mesajda, eski başbakan Nuri el-Maliki’nin oğlu Ahmed el-Maliki’yi yolsuzlukla suçladı. Bu çıkış, Washington’un Maliki’nin adaylığına karşı tutumunun bir göstergesi olarak değerlendirildi.

Reuters, kimliğini açıklamadığı bir kaynağa dayandırdığı haberinde, Savaya’nın görevden ayrılmasının nedeninin, ‘başlıca dosyaları kötü yönetmesi’ olduğunu aktardı. Kaynak, bu kapsamda Savaya’nın, ABD Başkanı Donald Trump’ın Bağdat’ı açıkça uyardığı bir adım olan Nuri el-Maliki’nin başbakanlığa aday gösterilmesini engelleyememesinin de yer aldığını belirtti.

Öte yandan Bağdat’ta Şii Koordinasyon Çerçevesi güçlerine yakın çeşitli siyasi çevreler, Savaya’yı Nuri el-Maliki’nin başbakanlık adaylığını engellemek amacıyla büyük miktarda para almakla suçlamıştı.

Irak-ABD gerilimi

Yeni gelişmeler, Washington ile Bağdat arasında Nuri el-Maliki’nin ülkenin en üst yürütme makamına aday gösterilmesi nedeniyle vuku bulan ciddi gerilimin ortasında yaşanıyor. ABD Başkanı Donald Trump’ın, Maliki’nin başbakan seçilmesi halinde ABD’nin Irak ile çalışmayacağı yönündeki dikkat çeken paylaşımına rağmen, Şii Koordinasyon Çerçevesi güçleri adaylıkta ısrarını sürdürüyor. Bu durum, sürece ilişkin belirsizliğin devam etmesine yol açıyor. ABD’li Kongre üyesi Joe Wilson da Koordinasyon Çerçevesi’ni, ABD Başkanı’nı ‘aşağılamanın’ sonuçları konusunda uyardı.

Mark Savaya, geçen yıl ekim ayında ABD Başkanı’nın Irak Özel Temsilcisi olarak atanmasından bu yana Irak’taki kamuoyunun yakın takibi altında bulunuyor.

Savaya’nın bu tarihten bu yana, İran’a yakın milislerin faaliyetleriyle mücadele, yolsuzluk ağlarının takibi ve Irak açısından acil nitelik taşıyan diğer dosyalar konusunda yaptığı çok sayıda açıklamaya rağmen, sahada somut bir sonuç elde edilemediği belirtiliyor. Özellikle, atandığı tarihten bu yana Irak’a hiç gitmemiş olması dikkat çekiyor.

Irak’ta hükümete muhalif ve İran nüfuzuna karşı olan kesimler, söz konusu dosyalar konusunda Savaya’nın atacağı adımlara umut bağlarken, diğer bazı çevreler bu beklentileri gerçekçi bulmuyor. Bu çevrelere göre, İran’la müttefik grup ve fraksiyonlar son aylarda önemli kazanımlar elde etti. Bu kazanımlar arasında, federal parlamentoda 329 sandalyeden 100’den fazlasına sahip olmaları da yer alıyor. Ayrıca, ABD’nin bu tür oluşumların hükümette yer almaması yönündeki uyarılarına rağmen, Asaib Ehli’l Hak hareketinden bir ismin Meclis Birinci Başkan Yardımcılığı görevine getirilmesi de bu sürecin bir parçası olarak değerlendiriliyor.

Savaya’dan memnun olmayan kesimler ise Şii Koordinasyon Çerçevesi’nin ABD tarafından istenmeyen bir figür olarak görülen Nuri el-Maliki’yi başbakanlığa aday göstermekte ısrar etmesini, İran yanlısı grupların Washington’a açık bir meydan okuması ve ABD’nin Irak Özel Temsilcisi’nin görevinde şu ana kadar ciddi bir başarısızlık yaşandığının göstergesi olarak yorumluyor.

Öte yandan İran’a yakın silahlı grupların, Washington’un Tahran’a yönelik olası bir saldırısı ihtimali karşısında son günlerde ABD’ye meydan okuyan bir tutum sergilediği gözleniyor. Bu kapsamda, Ketaib Hizbullah ve en-Nuceba Hareketi, ABD’nin İran’a saldırması durumunda ‘savunma operasyonları’ yürütmek üzere vatandaşları gönüllü olmaya çağırıyor. Irak hükümetinin bu çağrılara karşı sessiz kalması ve herhangi bir engelleyici adım atmaması ise dikkat çekiyor. Irak Anayasası’nın bu tür faaliyetlere izin vermemesine rağmen yaşanan bu durum, gözlemcilere göre İran yanlısı fraksiyonların ülke içindeki nüfuzunun boyutunu ortaya koyuyor.