Eski Suriye Devlet Başkanı Yardımcısı Abdulhalim Haddam’ın günlükleri 10: ‘Humeyni ile tanışan ilk ve son Suriyeli yetkili bendim’

Merhum Devlet Başkanı Hafız Esed, İran Dini Lideri Ali Hamaney ve Eski İran Cumhurbaşkanı Haşimi Rafsancani (Getty - AFP)
Merhum Devlet Başkanı Hafız Esed, İran Dini Lideri Ali Hamaney ve Eski İran Cumhurbaşkanı Haşimi Rafsancani (Getty - AFP)
TT

Eski Suriye Devlet Başkanı Yardımcısı Abdulhalim Haddam’ın günlükleri 10: ‘Humeyni ile tanışan ilk ve son Suriyeli yetkili bendim’

Merhum Devlet Başkanı Hafız Esed, İran Dini Lideri Ali Hamaney ve Eski İran Cumhurbaşkanı Haşimi Rafsancani (Getty - AFP)
Merhum Devlet Başkanı Hafız Esed, İran Dini Lideri Ali Hamaney ve Eski İran Cumhurbaşkanı Haşimi Rafsancani (Getty - AFP)

Suriye’nin eski Devlet Başkanı Yardımcısı Abdulhalim Haddam’ın Şarku’l Avsat tarafından yayınlanan anılarının onuncu bölümünde Tahran’daki ‘devrim’ zaferinin hemen ardından Suriye ve İran arasındaki ilişkilerin ve İran’ın 1982 yılındaki İsrail işgalinden sonra ‘Devrim Muhafızları Ordusu’nu ve Lübnan’da ‘Hizbullah’ı kurmalarının ayrıntılarını anlatıyor.
Haddam, Lübnan'daki Yüksek İslam Şii Konseyi Başkanı Musa es-Sadr’ın, Şam ile ‘devrimin’ zaferinden sonra iktidarı ele geçiren Şah’a muhalefet eden birçok İranlı isim arasındaki ilişkilerin kurulmasında büyük rol oynadığını söylüyor. Bunlar arasında iki ülke arasındaki ilişkileri tesis etmek amacıyla “İmam” Humeyni ve üst düzey yetkilerle görüşmek üzere 1979 yılının Ağustos ayında Haddam’ı Tahran’a davet eden İbrahim Yezdi de vardı. 
Haddam, bu konuya ilişkin şu ifadeleri kullanıyor: “Ziyaretin üçüncü günü, Humeyni ile görüşmemde bana İbrahim Yezdi eşlik etti. Böylece Humeyni ile ‘bir araya gelen’ ilk ve tek Suriyeli yetkiliydim. Kısa ancak açık ve kararlı bir konuşma yaptı. Devrimin başarıya ulaştığını vurguladı. Benden Devlet Başkanı Hafız Esed’e teşekkürlerini, selamlarını ve Suriye ile güçlü ilişkilere önem verdiğini iletmemi istedi. Şam’a döndükten sonra ziyaret hakkında Esed ve parti yönetimine bilgi verdim. Benim görüşüm, rejimimizin doğası ile İran'daki rejimin doğası arasındaki çelişkiye rağmen, İran'daki yeni rejimle işbirliği için tüm koşulların mevcut olduğuydu.”
Eski Devlet Başkanı Yardımcısı, ‘Hizbullah’ın kuruluşu hakkında ise, “İran'ın Lübnan'a en etkili girişi, 1982 yılının Haziran ayı başlarında İsrail'in Lübnan topraklarını işgali sırasında gerçekleşti. O sırada İran liderliği bizimle yapılan bir anlaşmayla bir (Devrim Muhafızları) tugayını Suriye'ye gönderme kararı aldı. Nitekim, savaşın başlamasından birkaç gün sonra İran (Muhafız) Tugayı geldi. Büyük bir kısmı Hizbullah’ı kurmak ve İslami Direniş hareketini organize etmek, desteklemek ve bu konuda eğitim vermek üzere Lübnan'a, Baalbek-Hermel bölgesine yöneldi.”
Suriye ile İran'daki devrim liderliği arasındaki ilişkilerin ilk başlangıcı, bazı fraksiyonlarıyla iyi ilişkiler kurduğumuz Şah rejimine muhalif İranlılar aracılığıyla gerçekleşti. Lübnan'daki İslami Şii Yüksek Konseyi Başkanı Seyyid Musa el-Sadr, önde gelen liderleri arasında Mehdi Bazergan, Dr. İbrahim Yezdi, Sadık Tabatabai, Sadık Kutupzade ve Mustafa Çamran’ın bulunduğu “İran Özgürlük Hareketi” (Nehzati Azadi İran) aracılığıyla bu ilişkilerde ana rolü oynamıştı. Devrimin başarıyla sonuçlanmasından sonra Mehdi Bazergan İran'da başbakan oldu. Sadık Tabatabai Başbakan Yardımcısı olurken İbrahim Yezdi’ye Dışişleri Bakanı olma görevi verildi. Yezdi’nin istifasından sonra yerine Sadık Kutuzade geçti. Mustafa Çamran da Savunma Bakanı olarak atandı.
Humeyni önderliğindeki ‘devrimin’ başarısını, bölgenin Arap bölünmeleri ve İsrail saldırılarının baskısı altında kaldığı bir dönemde büyük bir mutluluk ve derin iyimserlikle karşıladık. Devlet Başkanı Hafız Esed, Humeyni’ye samimi bir tebrik mesajı gönderdi. Söz konusu mesajda Suriye'nin İran'la kapsamlı iş birliğine olan hassasiyetini vurguladı. Suriye halkının devrimin başarısından duyduğu memnuniyeti dile getirdi.
1979 yılını Ağustos ayında İran Dışişleri Bakanı İbrahim Yezdi’den bir davet aldım. 15 Ağustos'ta Tahran'a gittim ve orada Yezdi, Tabatabai ve bazı İranlı yetkililer tarafından karşılandım.
Akşam, geniş kültürünün yanı sıra, dini bağlılığı ve liberal bir zihnin birleşimine ek olarak siyasi bilinciyle de öne çıkan olan Tabatabai'yi kabul ettim. Musa es-Sadr’ın yeğeni olan Tabatabai, Suriye ile ilişkilere en çok önem veren liderlerden biriydi. Beni şaşırtan şey, oteldeki odamdayken televizyonu açtığımda zaman zaman tekrarlanan şu cümle beni şaşırttı. Cümle şöyleydi: “Çocuklarınıza Arapça öğretin.” Bu beni çok etkiledi.
Ertesi gün sabah saat 3 civarında bir arkadaşım odama girip beni uyandırıp Şeyh Muhammed Muntazeri'nin (Ayetullah Hüseyin Ali Muntazeri'nin oğlu) bir grupla benimle buluşmak istediğini bildirdi. Bir randevu talebinde bulunmaksızın gecenin o saatinde yapılan bu ziyareti garipsedim. Giyinirken görevliden onları resepsiyona götürmesini istedim.
Muntazeri, ‘devrime’ önem veren hevesli genç bir adamdı. Konuşmasına ‘Baas’ partisi ve ‘Baasçılar’a karşı yürütülen kampanyayla başladı. Irak'ın önde gelen ‘Baasçılarını’ suçladı. Sonra devrimin dünyayı değiştirecek hedeflerini açıklayarak sözlerine devam etti. Dinlemek zorundaydım. Çünkü onunla diyaloğa girmenin faydasız olduğunu anladım. Yaklaşık iki saat sonra sabah namazı kılmayı teklif etti. Birlikte namaz kıldıktan sonra gün doğumuyla birlikte yanımdan ayrıldı.
Saat 11 sularında Başbakan Mehdi Bazergan ile görüşmeye gittim. Dışişleri Bakanı Yezdi ve Başbakan Yardımcısı Tabatabai de görüşmede hazır bulundu. Bazergan, devrimin hedeflerinden ve onu desteklemeye yönelik halk mutabakatından söz etti. Kendinden emin bir şekilde hamasi söylemlerde bulunuyordu. Ardından Suriye - İran ilişkilerini ele aldı. İran'daki ‘devrim’ yönetiminin kardeş Suriye ile güçlü ilişkiler kurmaya çalışacağını vurguladı.
Söz aldım ve Suriye yönetimi adına devrimin başarısından ötürü tebriklerimi sundum. Ayrıca İran'ı bir aşamadan Arap-İran işbirliğinin entegre edileceği yeni bir aşamaya taşımadaki başarısına verdiğimiz büyük umutlardan da bahsettim. Bazergan bana Filistin davasına ilişkin vizyonlarını ve bu konuyu Müslümanların öncelikli davası olarak benimseme konusundaki kararlılıklarını ifade etti. Siyonist harekete ve İsrail'e direnmek, ABD emperyalizmi ve yabancı hırslarıyla yüzleşmek gibi ortak hedeflerden söz ettim ve görüşlerimiz tamamen aynı yönde idi.
Başbakan Sayın Bazergan, Yardımcısı Tabatabai, Dışişleri Bakanı İbrahim Yezdi, Mustafa Çamran, Hasan Habibi ve Sadık Kutupzade, Mehdi Bazergan’ın başkanlık ettiği İran Özgürlük Hareketi (Nehzati Azadi İran) mensubuydu. Musa es-Sadr ise bu siyasal hareketin ruhani babasıydı.
Yezdi ve Tabatabai de sohbete katıldılar. Herkes aynı fikirdeydi. Suriye ve İran’daki ‘devrim’ arasındaki ilişkilerin geliştirilmesinin önemine ve İsrail ve ABD emperyalizmine karşı bir iş birliği içinde olmaya odaklanıldı.
Sabah 8 sularında Yezdi ile görüşmek üzere Dışişleri Bakanlığı’na gittim. Toplantı salonuna girdiğimde çok sayıda bakanlık çalışanı ile karşılaştım ve bu durum karşısında şaşkınlığa düştüm.  Bölgedeki olayların gidişatında derin bir değişim olan İran'daki devrimin başarısından Suriye halkı ve Suriye'deki liderliğin memnun olduğunu dile getirdim. Ayrıca iki taraf arasındaki ortak hedeflere dikkat çektim.
Yezdi, devrim ve ana hedeflerinden bahsetti. Konuşmasında Filistin’in kurtuluşunu ve küresel kibirle mücadeleyi öne çıkardı. Devrim ile Suriye arasındaki iş birliğinin iki halk ve Müslümanlar açısından verimli sonuçlara sahip olacağını vurguladı.
İlişkileri geliştirmek, iki ülke arasında istişarelere devam etmek, her alanda iş birliği yapmak ve bizi ilgilendiren tüm konularda çaba ve pozisyonları koordine etmek konusunda anlaştık. Ertesi gün Kudüs Günü münasebetiyle Cuma namazını Tahran Üniversitesi’nde kıldım. Birkaç yüz bini aşan katılımcıların çokluğu, Kudüs ile ilgili sloganlar, ‘İsrail’e ölüm’ çağrıları açısından namaz da kutlama da oldukça dikkat çekiciydi.
Yüzbinlerce kişinin cemaatle namaz kılıp topluca Filistin ile ilgi dualar yapıp samimiyetle sloganlar attığını görmek harika bir manzaraydı. Bu vesileyle, genel olarak Filistin ve özel olarak Kudüs meselesine ilişkin tavrımızı ifade ettiğim bir konuşma yaptım. İran'daki devrim ve lideri İmam Humeyni'yi selamladım ve devrimin hedeflerine ulaşmasını diledim.
Ziyaretin üçüncü gününde İbrahim Yezdi, Humeyni ile görüşmem için bana Kum’da eşlik etti. Humeyni ile ilk ve son bir araya gelen Suriyeli ben oldum.
Öğle vakti Kum’a ulaştık. Devrim liderinin bir halk mahallesindeki mütevazı evine gittik.  Evin girişinde üzerinde yaşlı bir adamın oturduğu masalı küçük bir oda var. Onu selamladıktan sonra, iki buçuk metreden daha uzun olmayan ve benzer genişlikte ikinci küçük bir odaya girdik ve yerde normal bir halı vardı. Bizi karşılamak için ayağa kalktı. Adam yerde oturuyordu biz de oturduk. Konuşulanları Arapça dinleyip Farsça cevap verdi.
Selamlaştıktan sonra Suriye ve Devlet Başkanı Hafız Esed liderliği adına devrim başarısından dolayı tebriklerimi ilettim. Özellikle Siyonist düşmanlıkla mücadele ve devrimin başarısına bağladığımız büyük umutları dile getirdim. Devlet Başkanı Hafız Esed’in selamını ilettim. Ona Suriye halkının İran’la daha yakın ilişkilere önem verdiğini bildirdim. Siyonist düşmanlık ve ABD baskısıyla yüzleşirken devrimin başlatacağı muazzam gelişmeye değer verdiğimizi ifade ettim.
İmam Humeyni kısa ancak kararlı ve açık bir konuşma yaptı. Devrimin zulüm ve haksızlık karşısında zaferini halka dayanarak kazandığını vurguladı. Devrim’in ezilen ve mazlumlarla olacağını, Filistin halkının yanında duracağını ve uluslararası kibirli güçlerle mücadele edeceğinin altını çizdi. Müslümanların adaletsizlik, düşmanlık ve zulme galip geleceğini ifade etti. Benden Devlet Başkanı Esed’e teşekkürlerini, selamlarını ve Suriye ile güçlü ilişkilere verdiği önemi iletmemi istedi.
Görüşme sembolik olarak kısaydı. Ancak söylediği her cümle, bir araya geldiğim bu adam hakkında edindiğim bilgiler açısından çok önemliydi. Kendine güveniyordu, devriminin nihai zaferinden emindi.
Yeni sistem tam anlamıyla totaliter değildi. İçindeki totalitarizm, kararın ‘devrim’ lideri merkeziyetiydi. Demokratik bir sistem değildi ancak görüşlere katılmama hakkının varlığı demokrasiydi. Herkes devrimin hedefleri çerçevesinde özgürce konuşuyordu. Yorumlarda farklılık gösterse de tutumda birleşirler.
Şam’a döndükten sonra görüşmenin içeriği konusunda Devlet Başkanı Esed ve parti yönetimine bilgi verdim. Benim görüşüm, rejimimizin doğası ile İran'daki rejimin doğası arasındaki çelişkiye rağmen, İran'daki yeni rejimle iş birliği için tüm koşulların mevcut olduğuydu. Çünkü her aşamanın kendine özgü koşulları ve gereksinimleri vardır ve bir aşamada işe yarayan başka bir aşamada işe yaramayabilir.
Bu noktada, İsrail ile barış anlaşmasının imzalanması nedeniyle Suriye ve Mısır liderleri arasında derin anlaşmazlıklar vardı. Lübnan'daki gergin duruma ek olarak Suriye-Irak ilişkileri çok kötü durumdaydı, bir yandan Lübnan cephesi, diğer yandan Filistin Kurtuluş Örgütü ve üçüncüsü İsrail ile oldu.
Bu aşamada, Suriye politikasının gidişatını belirlemede büyük rol oynayan iki temel seçeneği değerlendirdik: Birincisi Sovyetler Birliği ile Dostluk ve İş birliği Antlaşması'nı imzalamak, ikinci seçenek ise İran ile ittifak kurmaktı. Sovyetlerle Dostluk Antlaşması imzalama seçeneği, Sovyet askeri ve siyasi desteğini sağladı. Bu, antlaşma kapsamındaki Sovyet yükümlülükleri nedeniyle Suriye'nin İsrail saldırılarına maruz kalma olasılığını sınırladı. İran Irak'la savaş halinde olmasına rağmen, İran'ın bizim için güçlü bir müttefik olduğuna büyük güven duyuyorduk ve bu ittifakta ulusal bir çıkar vardı (...)
İki ülke liderleri arasında ister Şam'da ister Tahran'da olsun, tüm durumları ve gelişmeleri tartışmak ve konumlarını belirlemek için aktif olarak toplantılar yapılıyordu.
Bu ittifakın kurulmasıyla birlikte Arap ülkelerindeki bazı partiler, Irak'la uzlaşması ve İran ile ilişkileri dondurması için Suriye'ye baskı yapmayı bırakmadı. Ancak bu baskılar, Devlet Başkanı Hafız Esed ile mevkidaşı Saddam Hüseyin arasında da dahil olmak üzere Suriyeli ve Iraklı yetkililer arasında gerçekleşen çok sayıda görüşmeye rağmen ciddi bir atılım gerçekleştirmeyi başaramadı.
Suriye tarafı, İran'la ittifaka bağlılık gösteriyordu. Çünkü bu ittifakın düşüşünün bir yandan kendi üzerindeki baskıyı artıracağını, diğer yandan da İran ile Arap ülkeleri arasındaki silahlı çatışma alanını genişleteceğinin farkındaydı. Bu da yabancı ülkeleri müdahaleye itecekti ve bu durum bizim için son derece tehlikeliydi (…)
Heyetler iki başkent arasında mekik dokuyordu.  Şam’da İran, Tahran’da Suriyeli bir heyetin ağırlanmadığı ay yoktu. Her toplantıda, çeşitli alanlardaki mevcut durum, ortak eylem araçları ve siyasi eylem hakkında derinlemesine tartışmalar yapıldı.
1980-1988 İran-Irak savaşı meselesi Suriye rejimi için büyük endişe yaratan bir mesele haline geldi. Arap-İsrail çatışması meselesi İran'da da ideolojik bir meseleye dönüştü. Savaş alanının genişlememesi ve Körfez ülkelerini kışkırtmamaya özen gösterme, zaman zaman ortaya çıkan endişe verici sorunlara rağmen, iki ülkenin politikalarında ortak bir paydaydı.
Askeri alanda, Suriye hükümeti, Sovyetler Birliği'ni Doğu Avrupa ülkelerine İran'a silah satma talimatı vermeye ikna ederek Tahran'a yardım etti. Nitekim bu, Suriye üzerinden yapıldı. Dolayısıyla sözleşmeler, Suriye adına imzalandı. İran, Lazkiye limanına ve oradan da uçakla Tahran'a tedarik edilen silahların ücretini ödüyordu. Silah sözleşmesini yapan ülkeler özellikle Bulgaristan ve Çekoslovakya idi. Suriye silahlarına gelince, Şam, Tahran'a Suriye ordusundan hiçbir şey göndermedi.
Devlet Başkanı Hafız Esed'i en çok endişelendiren rejim korkusuydu. O noktada korkusu, ulusal birlikle ilgili konular da dahil olmak üzere diğer sorunların önündeydi.
Bu korku, Hafız Esed’in aklına Lübnan’ın önemini getirdi. Lübnan, Suriye düşmanlarının kullandığı bir alan olabileceği gibi, rejimin düşmanlarına karşı kullanabileceği, rejimi ve politikalarını güçlendirebileceği bir alan da olabilirdi.
Aklındaki, Lübnan'ın Suriye'ye ilhak edilmesi veya Lübnan devletinin meşruiyetini tanımamak değildi daha ziyade Lübnan'ı elde tutma ve dış politikalarını yönlendirme ve İsrail’in, Suriye ve rejimine muhalif olanların Lübnan’ı kullanmalarının önünü tıkama meselesiydi.
Musa es-Sadr’a duyulan güven derindi. Kaybolmasının ardından bu güven, Hüseyin el-Hüseyin gibi Lübnan'da Suriye siyasetinin bayrağını taşıyan bazı liderler bulunmasına rağmen Şii Emel Hareketi lideri Nebih Berri’ye duyulmaya başlandı. 
Berri, mezhebinin en önde gelen siyasetçisi oldu. Tam bir şekilde siyasi ve askeri desteğe sahip oldu. Emel Hareketi, Suriye rejimine en yakın silahlı milislerden biri oldu. Ona, el-Murabitun Hareketi, İlerici Sosyalist Parti ve ardından Hizbullah ile çatışmalarında yardımcı olduk.
Emel hareketi Suriye siyaseti çerçevesinde iki önemli rol oynadı: İlki Lübnan Ordusu ve Lübnan Kuvvetleri ile mücadele ve 17 Mayıs Anlaşması'nın feshiydi. Oynadığı bu rol, Velid Canbolat’ın Chouf (Şuf) ve Aley bölgelerinde Lübnan Kuvvetleri’ne askeri baskı uygulamasına yardım etti. Bu durum da Lübnan Cumhurbaşkanı Emin Cemayel’in 17 Mayıs 1983 tarihli anlaşmanın feshedildiği bir düzenlemeyi kabul etmesini sağladı. İkinci rol ise güneydeydi. Emel Hareketi işgale direnmede önemli bir role sahipti.
İran'ın 1980'den önce Lübnan'da hiçbir etkisi, siyasi veya askeri varlığı yoktu. İran'ın varlığı sembolikti. Musa es-Sadr'ın emrinde çalışan bir grup İranlı muhalefet tarafından temsil ediliyordu. Aralarında İran'daki devrimin zaferinden sonra Savunma Bakanı olan Mustafa Çamran da vardı.
İran'ın Lübnan'a en etkili girişi, 1982 yılının Haziran ayı başlarında İsrail'in Lübnan topraklarını işgali sırasında gerçekleşti. O sırada İran yönetimi, bizimle yapılan bir anlaşmayla Suriye'ye bir ‘Devrim Muhafızları’ tugayını gönderme kararı aldı. Nitekim, savaşın başlamasından birkaç gün sonra İran ‘Muhafız’ tugayı geldi ve büyük bir kısmı Lübnan'a, Baalbek-Hermel bölgesine yöneldi.
İran’ın Lübnan’daki etkisi böyle başladı. Devrim Muhafızlarının görevleri arasında Hizbullah’ı kurmak, İslami Direniş sürecini organize etmek, desteklemek ve eğitmek vardı. İran'ın yaklaşımı partiyi Lübnan siyasi hayatına kaydırmak değil, direnişe yönelmek, genişletmek ve etkinliğini artırmak yönündeydi.
Güneydeki direniş Lübnanlı ve Filistinli olmak üzere farklı güçlerden oluşturuldu. Ancak işgalden sonra Emel Hareketi direnişin ana gücü oldu. Hizbullah’ın direniş arenasına girmesiyle parti, liderleri siyasi eylemlerle boğuşan Emel Hareketi aleyhine üye sayısını artırıyor ve genişletiyordu.
Hizbullah'ın doğu Bekaa bölgesini ele geçirebilmesi ve Emel hareketinin önde gelen unsurlarının Hizbullah'a katılmasıyla, parti Beyrut'un güney banliyölerine ve güneye doğru başka adımlar da attı. İran'ın desteği ve yardımı sayesinde Şii arenasında Emel Hareketi için büyük bir rekabet gücü haline geldi. Bu, hareket ile parti arasında şiddetli çatışmaya yol açtı. Bu çatışmalar, Suriye ve İran’da güçlü bir baskı uygulanana ve iki taraf arasında uzlaşma sağlanana kadar durmadı.
Uygulamada Suriye'nin tutumu ‘Emel’ Hareketi’ni destelemekti. Hafız Esed ‘Hizbullah’a tek başına destek verdi. Ordu Komutanlığı ve güvenlik servislerine Hizbullah’a yardım etme konusunda talimat verirdi. ‘Emel’ Hareketi ve ulusal partilerin gerilemesinden sonra partinin ana direniş gücü haline geldiğini düşünüyordu. Bu nedenle, İsrail'e direnme ve İsrail'i tüketme konusunda güvenilmesini gerekli görüyordu. Lübnan'daki Suriyeli subayların çoğu ‘Emel’i kendilerine yakın görüp ‘Hizbullah’ı İslamcı bir parti olduğundan desteklemedi. Onlar - yani Suriyeli subaylar - Suriye'de devlet ile Müslüman Kardeşler arasında meydana gelen kanlı olayların hala etkisi altındaydılar.
Hafız Esed, İran'ın etkisinden endişe duymuyordu. İran'ın Lübnan'da stratejisine hizmet etmek amacıyla askeri ve siyasi bir üs inşa ettiğini, bölgesel genişleme arzusu olduğunu düşünmüyordu. Irak rejimiyle mücadelede iş birliği yaptığımız bir müttefik olarak görüyordu.
Cumhurbaşkanı Hafız Esed'in hesaplamaları, İran'ın her koşulda Suriye müttefiki olmak zorunda olduğu ve İsrail'e düşman olduğu ve bir yandan Irak'la savaş nedeniyle diğer yandan ondan korktuğu için sınırdaki ülkelerle ilişkilerinin gergin olduğu şeklindeydi. İran'ın Lübnan'daki genişlemesinden endişe duymuyordu. Aklında hep bir yanda Saddam Hüseyin diğer yanda Lübnan vardı. İster İsrail’le mücadelede, ister çoğunluğu İran’a sadık hale gelen Şii cemaatine güvenmede olsun her iki konuda da İran müttefikti. İki ülke arasındaki ilişkiler ışığında Suriye'ye olan bağlılığı güçlenip azalıyordu.

Eski Suriye Devlet Başkanı Yardımcısı Abdulhalim Haddam’ın günlükleri 1: ‘Esed, Irak muhalefetine sahte vaatlerde bulunmayı önerirken Hatemi bir Kürt devletine karşı uyarı yaptı’
Eski Suriye Devlet Başkanı Yardımcısı Abdulhalim Haddam’ın günlükleri 2: ‘Esed fikrini değiştirdi, Lahud’a verdiği süreyi uzattı. Suriye uluslararası iradeyle çarpıştı’
Eski Suriye Devlet Başkanı Yardımcısı Abdulhalim Haddam’ın günlükleri 3: ‘Hariri, Canbolat’ın teklifi üzerine bizimle bir araya geldi. Hafız Esed kendisini sınadı’
Eski Suriye Devlet Başkanı Yardımcısı Abdulhalim Haddam’ın günlükleri 4: ‘Güçlerimiz Hizbullah’ın kışlasına saldırdı’
Eski Suriye Dışişleri Bakanı Haddam’ın günlükleri 5: Bush, Avn’ın ‘engel’ olduğunu bildirdiği bir mektup gönderdi… Esed bunu isyanı sonlandırmak için bir ‘yeşil ışık’ olarak nitelendirdi
Eski Suriye Devlet Başkanı Yardımcısı Abdulhalim Haddam’ın günlükleri 6: Saddam ile Rafsancani arasında gizli barış mektuplaşmaları
Eski Suriye Devlet Başkanı Yardımcısı Abdulhalim Haddam’ın günlükleri 7… Rafsancani’den Saddam'a: ‘Arap milliyetçiliğinden bahsediyorsunuz ama Kuveyt’in işgal edilmesine karşı çıkmamızı eleştiriyorsunuz’
Eski Suriye Devlet Başkanı Yardımcısı Abdulhalim Haddam’ın günlükleri 8: Arafat Filistin, Lübnan ve Suriye’ye komplo kurdu
Eski Suriye Devlet Başkanı Yardımcısı Abdulhalim Haddam’ın günlükleri 9: Suudi Arabistan, İsrail-Suriye füze ​​krizinin çözümünde önemli rol oynadı

 


Netanyahu, Wittkoff'a Filistin Yönetimi'nin Gazze'nin yönetiminde yer almayacağını ifade etti

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu (AP)
İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu (AP)
TT

Netanyahu, Wittkoff'a Filistin Yönetimi'nin Gazze'nin yönetiminde yer almayacağını ifade etti

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu (AP)
İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu (AP)

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, dün Kudüs'te ABD elçisi Steve Wittkoff'a, Filistin Yönetimi'nin savaştan sonra Gazze Şeridi'nin yönetiminde "hiçbir şekilde" yer almayacağını söyledi.

Netanyahu'nun ofisi, görüşmenin ardından yaptığı açıklamada, "Başbakan, Filistin Yönetimi'nin (Gazze) sektörünün yönetimine hiçbir şekilde katılmayacağını açıkça belirtti" ifadeleri yer aldı.

ABD Başkanı Donald Trump'ın önerdiği Gazze ateşkes planına göre, savaş sonrasında Filistin Yönetimi'nin rolü belirsizliğini koruyor.


Washington ve Tahran arasında bir çatışma için en olası senaryolar hangileridir?

ABD Başkanı Donald Trump, böyle bir saldırı başlatma konusunda henüz nihai kararını vermedi, ancak bir anlaşmaya varmak için diplomasi kapısının halen açık olduğunu ima etti (AFP)
ABD Başkanı Donald Trump, böyle bir saldırı başlatma konusunda henüz nihai kararını vermedi, ancak bir anlaşmaya varmak için diplomasi kapısının halen açık olduğunu ima etti (AFP)
TT

Washington ve Tahran arasında bir çatışma için en olası senaryolar hangileridir?

ABD Başkanı Donald Trump, böyle bir saldırı başlatma konusunda henüz nihai kararını vermedi, ancak bir anlaşmaya varmak için diplomasi kapısının halen açık olduğunu ima etti (AFP)
ABD Başkanı Donald Trump, böyle bir saldırı başlatma konusunda henüz nihai kararını vermedi, ancak bir anlaşmaya varmak için diplomasi kapısının halen açık olduğunu ima etti (AFP)

Ahmed Abdulhekim

Ortadoğu geneline hakim olan ve Washington ile Tahran arasında askeri bir çatışma olasılığıyla körüklenen, her iki ülkenin de artan tehditler savurduğu, ABD'nin bölgede askeri güçlerini yoğun bir şekilde konuşlandırdığı gerilim ortamında, gözlemciler gerçekleşmesi halinde beklenen askeri eylemin niteliğini, biçimini ve bölge üzerindeki sonuçlarını tartışıyorlar. Zira ABD’nin nihai hedeflerinin, İran'ın nükleer programını veya balistik füze cephaneliğini vurmak, rejimi değiştirmeye çalışmak yahut bunların bir kombinasyonu olup olmadığı halen muğlak.

xcvfg
Bazılarına göre, Başkan Trump, ABD'nin aylarca kıyılarına güçlerini yığdığı ve Başkan Maduro'yu devirmek için baskı kampanyası yürüttüğü Venezuela'da kullandığına benzer bir yaklaşımı İran'a karşı da izliyor (AFP)

ABD Başkanı Donald Trump, böyle bir saldırı konusunda henüz nihai bir karar vermemiş ve bir anlaşmaya varmak için diplomasi kapısının halen açık olduğunu ima etmiş olsa da bilhassa ABD'nin bölgedeki deniz filosunu takviye etmesi, Başkan Trump'ın İran'ı nükleer anlaşma imzalamayı kabul etmemesi veya protestocuları öldürmeyi bırakmaması durumunda “benzeri görülmemiş” bir askeri eylemle tehdit etmeye devam etmesiyle birlikte, askeri eylem sinyalleri artmaya devam ediyor.

ABD Donanması şu anda bölgede altı muhrip, bir uçak gemisi ve üç kıyı muharebe gemisi konuşlandırmış durumda. Geçen hafta ABD Donanması, saldırı uçakları ve hayalet F-35 savaş uçaklarıyla donatılmış USS Abraham Lincoln uçak gemisinin İran içindeki hedeflere saldırı mesafesinde, Arap Denizi'nde konuşlandırıldığını açıkladı. Uçak gemisine füzelerle donatılmış 3 muhrip eşlik ediyor. Pentagon ayrıca, İran'ın kısa veya orta menzilli füzeler kullanarak düzenleyebileceği olası misilleme saldırılarına karşı bölgedeki ABD güçlerini korumak için ilave Patriot ve THAAD hava savunma sistemleri gönderdi.

ABD hamlesinin amaçları

ABD ordusunun Ortadoğu'da, İran'ı vurabileceği menzilde “büyük bir vurucu güç” olarak değerlendirdiği gücü konuşlandırmasının gölgesinde, Amerikan siyasi çevreleri hâlâ bu tırmandırmanın birincil amacının İran'ın nükleer programını hedef almak veya balistik füze cephaneliğini vurmak, rejimi değiştirmeye çalışmak yahut bu üç seçeneğin bir kombinasyonu olup olmadığını tartışmaya devam ediyor.

Wall Street Journal'ın ABD’li yetkililere atıfta bulunarak yayınladığı bir analize göre, Başkan Trump, yardımcılarından Ortadoğu'da uzun süreli bir savaşa dönüşme riskini taşımayan hızlı ve kararlı saldırı seçeneklerini incelemelerini istedi. Yetkililer, ideal seçeneğin rejime ağır bir darbe indirmek ve onu nükleer meseleyle ilgili ABD taleplerine boyun eğmeye, muhaliflerine yönelik baskıyı durdurmaya mecbur bırakmak olduğuna inanıyorlar.

Aynı gazete, ABD yönetiminin kurmayları arasında İran hükümetini devirebilecek büyük bir hava saldırıları operasyonunun tartışıldığını, ayrıca Başkan Trump ve ekibinin İran'dan diplomatik tavizler koparmak için askeri güç tehdidini kullanma olasılığını da müzakere ettiğini bildirdi.

Son iki gündür Tahran ve Washington karşılıklı diplomatik mesajlar vererek, diplomatik bir çözüm için kapıyı açık tuttular; İran, savunma yeteneklerini sınırlamayı amaçlamayan “adil” müzakerelere hazır olduğunu vurguladı.

Wall Street Journal, hızla gelişen olaylara dayanarak Trump'ın kararının “potansiyel askeri eylemin” şeklini belirleyeceğini açıkladı. Gazete, Trump yönetiminden adını açıklamadığı üst düzey bir yetkilinin şu sözlerine de yer verdi: “ABD Başkanı, İran'ın nükleer silaha sahip olamayacağını sürekli vurgulamasına rağmen, stratejik hedeflerini ve askeri düşüncesini korumak için kasıtlı olarak bir dereceye kadar muğlak olmayı sürdürüyor.”

 Washington'un hesaplarına göre, Başkan Trump, birkaç yıl öncesine göre askeri olarak önemli ölçüde zayıflatılmış olmasına rağmen, İran’da büyük ölçekli bir Amerikan saldırısına dayanabilecek ve Amerikan üslerine, savaş gemilerine ve İsrail de dahil olmak üzere bölgedeki müttefiklerine, füze ve insansız hava aracı saldırılarıyla karşılık verebilecek bir düşmanla karşı karşıya bulunuyor.

Tel Aviv'deki Ulusal Güvenlik Çalışmaları Enstitüsü'nde araştırmacı olan Danny Citrinowicz, 2003 Irak işgalinden önce düzenlenen Amerikan hava saldırıları operasyonuna atıfta bulunarak, “İran meselesinin 'şok ve yıldırma' şeklinde bir çözümü yok” diyor ve “Aksi yönde söz veren herkes muhtemelen yanılıyor” değerlendirmesinde bulunuyor.

Bazıları, Beyaz Saray yetkililerinin Tahran'ı nükleer programını kısıtlamak, balistik füzelerine ve bölgesel vekil güçlerine verdiği desteğe sınırlamalar getirmek konusunda görüşmelere ikna etmek için askeri müdahale tehdidini kullandığına inanıyor. Ancak başta Trump olmak üzere ABD yönetimi, “verimsiz müzakerelere sürüklenmemeye” karşı da uyarıda bulunuyor.

7uk7
İran'ın Dini Lideri Ayetullah Ali Hamaney, ABD'nin ülkesine saldırması durumunda bunun bölgesel bir çatışmaya dönüşeceğini söyledi (AFP)

ABD Başkanı cumartesi akşamı, başkanlık uçağında gazetecilere, “Umarım kabul edilebilir bir şey üzerinde müzakere ederler… Nükleer silahların olmadığı, herkes için tatmin edici bir müzakere anlaşması yapılabilir ve bunu yapmaları gerekir, ancak bunu yapıp yapmayacaklarını bilmiyorum. Ama bizimle görüşüyorlar. Ciddi şekilde bizimle görüşüyorlar” dedi. Buna karşılık, Dini Lider Hamaney pazar günü sert bir şekilde konuştu. Tahran'da yaptığı konuşmada, ABD'nin ülkesini “yutmak” ve petrolünü, doğal gazını ve madenlerini ele geçirmek istediğini söyleyerek, Washington'u “bu sefer savaş bölgesel bir savaş olacak” diye uyardı.

Potansiyel bir çatışma senaryoları

Amerikan hedeflerinin belirsizliği ve diplomasi kapısının şimdilik açık kalması ve her iki tarafın da farklı hedeflerine rağmen “ciddi müzakerelere” hazır olması göz önüne alındığında, ABD'nin askeri bir saldırısı olasılığı geçerli olmaya devam ediyor. Zira Başkan Trump İran'a “zamanın tükenmekte olduğu” ve geçen yıl haziran ayında nükleer tesislerini hedef alan ABD saldırılarından “çok daha yıkıcı” bir saldırıyla karşı karşıya kalacağı yönündeki uyarılarını tekrarlıyor. Bu arada Tahran, güçlerinin “tamamen hazır” olduğunu vurgulayarak, gelecekteki herhangi bir savaşın “bölgesel bir çatışmaya dönüşeceği” konusunda uyarıda bulunuyor.

Amerikan basınında ve düşünce kuruluşlarında yer alan haberlere göre, ABD Başkanı son günlerde Beyaz Saray ve Savunma Bakanlığı (Pentagon) arasında paralel olarak geliştirilen “potansiyel saldırı” seçenekleri hakkında brifingler aldı.

Wall Street Journal'a göre bu seçenekler arasında, ABD'nin İran rejimine ve İslam Devrim Muhafızları'na ait tesisleri büyük ölçekli hava saldırıları operasyonu ile vurmasını öngören “büyük plan” da yer alıyor. Gazete, yetkililere atıfta bulunarak, daha sınırlı seçeneklerin, öncelikle rejime ait sembolik hedefleri vurmayı, nükleer silah üretme amacında olduğunu reddeden İran’ın, Trump'ı tatmin edecek bir anlaşmaya varmayı kabul etmemesi durumunda, daha sonra saldırıları artırmayı içerdiğini belirtti.

Bir diğer seçenek ise askeri hedeflere ve liderliğe ait tesislere yönelik geniş çaplı bir karışıklığa yol açacak, potansiyel olarak İran güvenlik güçlerini veya diğer güçleri, 86 yaşındaki Dini Lider Ayetullah Ali Hamaney'i görevden almaya yönlendirecek bir dizi saldırı düzenlemektir.

sdcfrgt
Son iki gündür Tahran ve Washington karşılıklı diplomatik mesajlar vererek diplomatik bir çözüm için kapıyı açık tuttular (AFP)

ABD’de, geçen ay Trump'ın özel kuvvetler kullanarak Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro'nun tutuklanmasını emrettiği operasyona benzer şekilde, İran rejiminin başı Dini Lider Ali Hamaney'i hedef alan bir operasyon olasılığından bahsedilmiş olsa da hem uygulamadaki objektif koşullar hem de potansiyel sonuçları açısından bu senaryo zorluklar taşıyor.

Pratik açıdan bakıldığında, Venezuela'da yaşananlara benzer bir senaryonun İran'da uygulanması çok daha zor olacaktır; zira İran, liderliğini korumak için sıkı güvenlik önlemleri alıyor ve başkenti kıyıdan çok uzakta, iç kesimlerde bulunuyor. Şarku'l Avsat'ın Independent Arabia'dan aktardığı analize göre buna ilave olarak, böyle bir operasyonun İran devletinin geleceği üzerindeki sonuçlarına ilişkin görüş ayrılıkları da oldukça büyük. ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio da dahil olmak üzere ABD yönetimi yetkilileri, Hamaney'in görevden alınması durumunda bile, yerine geçecek hükümetin Washington'a karşı daha dostane olacağının garanti edilemeyeceğine inanıyor. Hatta bazıları, bu durumda İran Devrim Muhafızları'nın kıdemli bir komutanının başa geleceğini ve bunun sonucunda rejimin sert tutumunu sürdürebileceğini veya daha da derinleştirebileceğini öngörüyor.

Geçtiğimiz çarşamba günü Dışişleri Bakanı Marco Rubio, Senato’nun bir komitesine verdiği brifingde, Hamaney'in görevden alınması ve rejimin devrilmesi durumunda ne olacağının hâlâ açık bir soru olduğunu söyledi. “İran'da bundan sonra ne olacağı konusunda kimsenin size basit bir cevap verebileceğini sanmıyorum” ifadesini kullandı.

Birçok Amerikalı analiste göre Başkan Trump İran'a karşı bir saldırı başlatmaya karar verirse, Pentagon'un hazırlanıyor gibi göründüğü türden hızlı hava saldırıları veya füze saldırılarıyla belirlediği hedeflerin hiçbirine ulaşmak mümkün olmayacak.

Wall Street Journal, İran uzmanı ve halihazırda Johns Hopkins Üniversitesi'nde görev yapan eski ABD’li yetkili Vali Nasr'ın şu sözlerini aktardı: “İran rejimi çok hızlı bir şekilde yenilse bile, önemli olan ertesi gün ne olacağıdır.” Gazete ayrıca, Washington'daki Cato Enstitüsü'nde savunma ve dış politika çalışmaları direktörü Justin Logan'ın şu sözlerini de aktardı: “Başkan Trump, hızlı, düşük maliyetli ve kesin sonuçlu olduğunda askeri güç kullanmayı tercih ediyor.” Logan “Sorun şu ki, işleri hızlı, düşük maliyetli bir şekilde yapıp aynı zamanda kesin sonuçlar elde edemezsiniz.”

Hedeflerin ve operasyonel senaryoların niteliği, New York Times gazetesi tarafından da ele alındı ve “Trump'ın İran ile mücadele için askeri seçenekleri” başlıklı analizinde ​​şu ifadeler yer aldı: “ABD Başkanı’na, son günlerde ülkenin nükleer ve füze tesislerine daha fazla zarar vermeyi veya İran Dini Liderini zayıflatmayı amaçlayan potansiyel askeri seçeneklere dair geniş bir liste teslim edildi. Bu seçenekler, Trump'ın birkaç hafta önce İran güvenlik güçleri tarafından protestocuların öldürülmesini durdurma sözünü yerine getirmeye çalışırken değerlendirdiği önerilerin ötesine geçiyor.”

Gazete, adlarını vermediği yetkililere atıfta bulunarak, Trump'ın İran'a karşı askeri harekât emri vermediğini, Pentagon tarafından sunulan seçeneklerden herhangi birine henüz karar vermediğini belirtti. Habere göre, ABD Başkanı son günlerde “rejim değişikliğinin uygulanabilir bir seçenek olup olmadığını” değerlendiriyor.

New York Times, haftalar önce İran'ı saran protestolar sırasında Trump yönetiminin İran nükleer programına saldırmayı, protestoculara yönelik baskının büyük bir kısmından sorumlu güvenlik kurumlarının genel merkezleri gibi sembolik yerleri hedef almayı düşündüğünü açıkladı. Gazeteye göre, İranlı yetkililerin planlanan yüzlerce infazı iptal etmesinin ve bölgedeki ülkelerin Başkandan herhangi bir saldırıyı ertelemesini istemesinin ardından, Trump o dönemde askeri seçenekten aniden geri adım attı.

ABD’li yetkililer, Trump'ın İran'a karşı, ABD'nin aylarca kıyı açıklarına güç yığdığı ve Başkan Maduro'yu devirmek için baskı kampanyası yürüttüğü Venezuela'ya karşı izlediğine benzer bir yaklaşım izlediğini söylüyor. Ne ki, Maduro'yu Venezuela'dan ayrılmaya ikna etme çabaları başarısız olmuş ve bu da ABD'nin ülkeye askeri müdahalede bulunmasına ve Maduro ile eşini tutuklamasına yol açmıştı. Venezuela'nın aksine, bazıları Tahran'ın ABD'nin koyduğu şartları kabul etmek isteyeceğinden şüphe duyuyor. Zira bu şartlar arasında uranyum zenginleştirmeyi sona erdirmesi ve mevcut tüm nükleer stoklarından vazgeçmesi, İran’ın cephaneliğindeki balistik füzelerin menziline ve sayısına kısıtlamalar getirilmesi ve Hamas, Hizbullah ve Yemen'deki Husiler de dahil olmak üzere Ortadoğu'daki vekil gruplara verdiği tüm desteği sona erdirmesi yer alıyor.

ABD İran’dan bunları talep ederken, İsrail ve ABD’den gelen haberler Tel Aviv'in alternatif bir seçenek için baskı yaptığına işaret ediyor. O seçenek de ABD'nin, geçen yıl haziran ayındaki 12 günlük savaş sırasında İsrail tarafından imha edildikten sonra Tahran'ın büyük ölçüde yeniden inşa ettiği İran'ın balistik füze programına karşı yeni saldırılar düzenlemede kendisine katılması.

Beklenen operasyonun hukukiliği

Tahran üzerindeki ABD baskısının artmasıyla birlikte, Amerikan çevrelerinde Washington'un Kongre’nin onayı olmadan İran'a karşı saldırılar düzenleme konusunda benimseyebileceği hukuki dayanak hakkında ciddi sorular gündeme geldi. Özellikle geçmişte ABD başkanlarının Kongre onayı olmadan sınırlı saldırı emri vermeye alışkın oldukları göz önüne alındığında, bu kez durum tamamen farklı olabilir. Birçok kişi, İran'a karşı nükleer programı geriletmekten ziyade hükümeti devirmeyi veya zayıflatmayı hedefleyen daha geniş kapsamlı bir operasyonun, Başkanın fiilen savaş ilanı anlamına gelen bir eylemde bulunup bulunmadığı konusunda daha ciddi soruları gündeme getirebileceğini düşünüyor.

zxcdfvg
ABD Donanması şu anda Ortadoğu bölgesinde altı muhrip, bir uçak gemisi ve üç kıyı muharebe gemisi konuşlandırmış durumda (AFP)

New York Times'a göre, bu çıkmazdan kurtulmak için ABD yönetimi, tıpkı Trump'ın Ocak 2020'de Irak'ta İran Devrim Muhafızları’na bağlı Kudüs Gücü komutanı Kasım Süleymani'yi hedef alma emrini verdiğinde olduğu gibi, yasal gerekçe olarak Tahran'ın “terörizme verdiği kapsamlı desteğe” güvenecek gibi görünüyor. Gazete, Adalet Bakanlığı'nın Süleymani “ABD askeri personeline ve diplomatlarına karşı ek saldırılar için aktif olarak planlar geliştirdiği” için o dönemde saldırıyı yasal olarak gerekçelendirdiğine işaret etti.

Washington, İran Dini Lideri'ni “terörist” olarak tanımlamasa da İran'ı terörizmi destekleyen bir devlet olarak tanımlıyor. Hamaney, hem Amerika Birleşik Devletleri hem de Avrupa tarafından “terör örgütü” olarak tanımlanan İran Devrim Muhafızları'nın başkomutanıdır.

ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, geçen çarşamba günü Senato Dış İlişkiler Komitesi’ne verdiği brifingde, askeri yığınak için bir başka gerekçe daha öne sürerek, bölgedeki üslerde yıllardır konuşlanmış on binlerce Amerikan askerine yönelik “bir İran saldırısını önceden caydırmak” amacıyla yapıldığını söyledi. Rubio, yönetiminin “bu noktaya gelmemeyi umduğunu” ekledi. “Ancak şu anda gördüğünüz şey, personelimize yönelik olası bir İran tehdidine karşı savunma amacıyla bölgede askeri varlıklarımızı konumlandırma gücümüzdür” dedi.

Rubio, İran çevresindeki artan ABD askeri varlığını, yeniden protestoların başlayabileceği uyarısıyla gerekçelendirdi ve ABD istihbaratının, ekonomik çöküş ve halkın hoşnutsuzluğuyla boğuşan İslam rejiminin “her zamankinden daha zayıf” olduğu yönündeki değerlendirmelerine katıldığını belirtti.


Şam’ın SDG karşısındaki başarısında hangi askeri ve politik faktörler etkili oldu?

Suriye hükümetine ait araç konvoyları, 2 Şubat 2026'da kuzeydoğudaki Haseke kentine girdi (AFP)
Suriye hükümetine ait araç konvoyları, 2 Şubat 2026'da kuzeydoğudaki Haseke kentine girdi (AFP)
TT

Şam’ın SDG karşısındaki başarısında hangi askeri ve politik faktörler etkili oldu?

Suriye hükümetine ait araç konvoyları, 2 Şubat 2026'da kuzeydoğudaki Haseke kentine girdi (AFP)
Suriye hükümetine ait araç konvoyları, 2 Şubat 2026'da kuzeydoğudaki Haseke kentine girdi (AFP)

Suriye hükümetinin Suriye Demokratik Güçleri (SDG)’ye karşı başlattığı operasyon, kuzey ve doğu Suriye’de kısa sürede kontrol haritasını değiştirdi. Operasyonlar sürpriz bir şekilde Fırat’ın batısından başladı; hükümet güçleri Deyr Hafir ve Maskane’yi ele geçirdi. Ardından doğuya yönelerek SDG’nin merkezi konumundaki Rakka üzerinde tam kontrol sağladı.

Bu ilerleme, özellikle Rakka, Deyrizor ve Haseke kırsalları olmak üzere SDG kontrolündeki bölgelerde geniş bir aşiret ayaklanması ile eş zamanlı gerçekleşti. Aşiretler, SDG güçlerini birçok alandan uzaklaştırdı ve ardından Suriye ordusu ile birleşti. Bu gelişmeler, SDG’nin kısa süre önce Halep’teki Şeyh Maksud ve Eşrefiye mahallelerinden çıkarılmasının ardından geldi ve örgütün askeri nüfuzunun zayıfladığını gösterdi.

Askeri faktör

Suriye Cumhurbaşkanlığı Aşiret İşleri Danışmanı Cihad İsa El-Şeyh, Şarku'l Avsat gazetesine yaptığı açıklamada, SDG ile mücadelenin kazanılmasında birden çok faktörün etkili olduğunu ve bunların başında askeri faktörün geldiğini söyledi. El-Şeyh, savaşan birliklerin bu tür operasyonlar için yüksek eğitim ve profesyonelliğe sahip olduğunu, komuta ve operasyon yönetiminde deneyimli olduklarını ve askerlerin yıllar boyunca benzer çatışmalarda görev aldığını belirtti.

Halk ve aşiret desteği

El-Şeyh ayrıca, halk desteğinin de belirleyici olduğunu vurguladı. SDG kontrolündeki bölgelerde, örgütün ırkçı uygulamaları, kadın, çocuk ve gençler üzerinde zorunlu askerlik, toplumun geleneklerini ve aşiret liderlerini dikkate almaması nedeniyle yaygın bir hoşnutsuzluk oluştu. Örgüt, kontrol ettiği bölgelerdeki kaynakları kendi lehine kullanmış, ancak altyapı ve hizmet geliştirme konusunda yetersiz kalmıştı.

frgthy
Suriye’nin Haseke kentinde, SDG’nin çekilmesinin ardından hükümetin kontrolüne geçen Hol Kampı’ndaki bazı tutuklular (Reuters)

Aşiretlerin rolü kapsamında, El-Şeyh, Arap aşiretlerinin yeniden organize edildiğini ve toplumun bir parçası olarak iç güvenlik ve istikrarın sağlanmasında görev aldıklarını belirtti.

Siyasi ve diplomatik boyutlar

Araştırmacı Firas Fahham, hükümetin avantajının sadece askeri olmadığını, aynı zamanda siyasi ve diplomatik boyutların da etkili olduğunu söyledi. Fahham’a göre, Suriye diplomasisi ve bölgesel işbirlikleri hükümetin ülke genelinde kontrol sağlamasında doğrudan destek sağladı.

defrgtyh
1 Şubat 2026 – Suriye’nin Kamışlı kentinde anayasal haklarını talep eden Kürtlerin gösterisi (Reuters)

Fahham, ABD’nin Suriye politikasındaki değişimin de etkili olduğunu vurguladı. ABD yönetimi, Suriye hükümetini bölgesel istikrar için önemli bir aktör olarak görmeye başladı ve bu durum SDG’nin stratejik önemini azalttı. SDG’nin esas rolü, ABD’nin terörle mücadele ve Suriye’de üs edinme hedeflerini desteklemekti; bu hedefler artık büyük ölçüde hükümet üzerinden sağlanabiliyor.

Devletsiz yapılar ve merkezi yönetim

Uluslararası alanda, devletsiz silahlı grupların sona erdirilmesi ve merkezi hükümetlerin güçlendirilmesi yönünde bir eğilim bulunuyor. SDG, bu değişime uygun adım atamadı ve ABD’nin entegrasyon beklentilerine yeterince yanıt veremedi. Bu durum, hükümetin ülke çapında kontrolünü güçlendirdi.

Gelecekteki riskler

Fahham, olası bir Kürt direnişi riskine işaret etti. Bölgesel aktörler ve SDG içindeki PKK bağlantılı gruplar, direnişi nüfuzlarını koruma aracı olarak görebilir. Bu durum, hükümetle siyasi anlaşmalar sağlansa bile güvenlik açısından bir zorluk oluşturabilir.

Sonuç

Suriye hükümetinin SDG karşısındaki başarısı, askeri kapasite, halk desteği, diplomatik manevralar ve stratejik faktörlerin bir araya gelmesi ile gerçekleşti. Uluslararası değişimler, merkezi otoritenin güçlenmesini destekleyerek, devletsiz silahlı grupların etkisini azaltan bir ortam sağladı.