Cemile Bayraktar
Gazeteci-Yazar
TT

Değer

Çok sık duyduğumuz sorulardan biridir, Müslümanların Batı’ya göç etmek için neden fazla istekli olduğu… Ve eğer Batı’nın İslam ülkelerinde yaptıkları yanlış politikaları eleştiriyorsanız, İslamofobi gibi bir gündeminiz varsa, sık sık bu ezberle karşılaşırsınız.
Sorular çoğu kez cevap almak için değildir, zaten bir miktar üzerine düşündüğünüzde de görürsünüz sorunun kendisinin hatalı olduğunu ve verdiğiniz cevap bir hakikat dahi olsa, muhatabınız hakikat ve hakkaniyet yönünden kusurluysa o soru zaten cevap almak sorulmamıştır.
Sanatın toplum için olduğunu düşünmem, açıkçası sanatın kimin için olduğu sorusuna gelmeden, sanat nedir sorusuna verilebilecek genel geçer bir cevap da yoktur. Eğer o cevabı atladıysak, sanat da ayrıca toplum için değildir. En azından 20. yüzyıl için bu böyledir… Başarılı menajerler, iyi yapılmış PR’lar sonrasında seçilmiş birkaç kişiye ezber dahilinde bir önem atfedilir. Oysa seçilmişlerin çoğunluğu, sadece bir sektörün kitlelere sunduğu, alkışlanması ya da konserlerinde kendinizi parçalamanızın öğretildiği birileridir. Özellikle, ehliyet ve liyakatin olmadığı bunun yerine ahbap çavuş ilişkisinin yerleşik olduğu toplumlarda sektörün ürünleri böyledir, özellikle müzik sektöründe… açıkçası kitlelerin de seçici olduğunu düşünmem, kitleler önlerine sunulanları beğenmek zorunda oldukları ön kabulüyle onu beğenir, sonra o ön kabulün taşıyıcısı olurlar, “bana hitap ediyor mu?” sorusu bu “beğenme, kabullenme, taşıyıcılığını yapma” sürecinde hiç sorulmaz.
Ama sanat değeri olsun olmasın “ünlü” olmanın elbette çok ciddi bir gücü vardır. Bu gücün kaynakları başarı olsun olmasın, bu gücün kaynakları ahbap çavuş ilişkisi olsun olmasın, bu güç önünde sonunda bir değer atfedilmiş bir güçtür. Aslında bu değer, bahsi geçen ünlünün kendinden menkul bir değer değil, ona atfedilmiş değerdir, değeri atfeden de kitlelerdir ama bir süre sonra kitleler bunu kendinden menkul bir değer olarak görür, Marksist teorilere ait kavramlardan ilham alarak söyleyecek olursam bu aslında bir tür yabancılaşmadır.
Bir değer atfedilen ünlülük, yabancılaşma ve gerçeklikle alakasız bir şekilde üst sınıf bir pozisyondayken, kendilerine değer atfedilmesini isteyen ve kendilerinin değersiz olduğu onlara binbir çeşit yolla öğretilmiş kitleler, bir değer görme emaresi olarak, değer görebilme arzusu için o ünlüler silsilesinden bir zerrenin kendilerine bulaşmasını ister, yani bir şekilde görülmek ister. Denklemin diğer tarafındaki ünlü de, bazen bir konser sırasında terini sildiği mendili kitleden birine “seni görüyorum, seni görmem senin için bir değer” diyerek atar… Görmüş müdür; tartışılır. Ama bazen bu tip ünlülük, değer, bir emek olsun olmasın, aşırı parlak spot ışıkları altında bile insan olma hasletinden azade olmaz. Görür, duyar, bilir… Afrika’daki yetim bir çocuğu, Filistinli evi yıkılan bir aileyi, başörtüsü yasaklanan Fransız Müslüman bir kadını, beyaz polisin öldürdüğü siyah bir genci, ona her tür ambargoyu uygulayabilecek bir sektöre karşı savunabilir. İşte burada bir değer vardır, kendine rağmen, kendisinin bağlı olduğu o sektöre rağmen, uğrayacağı linçe rağmen, görür, duyar, bilir. Alkışlarız, bize öyle emredildiği için değil, hak ettiği için. Çünkü duyar, ama duyarken herkesi duyar, sadece belli bir kesimi, işine geldiği zaman, işine geldiği konuda değil, her zaman, her koşulda. Değer işte bundan sonra ortaya çıkar, sahtekarlığa mı dayalı yoksa sahici bir değer mi…
Şimdi de meseleye kitlelerin sorunları üzerinden bakalım; bir kitle düşünün, giriş paragrafında ifade ettiklerimden yola çıkarak bir kitle belirleyelim. Bu kitle, misal ABD’de iken, herhangi bir İslamofobik saldırıya uğrayabilir, sonrasında haklarını aramak için mahkemeye başvurur ve muhtemelen uğradığı haksızlık giderilir. Ama aynı kitle ABD’de değil de Afganistan’da olsaydı, sivil masum dahi olsa insansız bir hava aracıyla vurulduğu taktirde o kitlenin hak arayacağı bir yer olmayacaktı, öyle değil mi? Peki, nedir aynı kitleyi, ABD’de dokunulmaz, Afganistan’da katledilebilir yapan? Tek kelimeyle, değerdir. Bu yüzden, bireyden kitleye kadar her kişi ve grup, değer görmek ister, görülmek ister, kanun tarafından, bir ünlü tarafından, bir güç tarafından görülmek ister. Aynı kişiyi, ABD’de değer olarak görenler de, Afganistan’da görmeden üzerine basanlar da aslında aynı merkezlerdir, bu nedenle, başta sorulan içerisinde art niyetin de bulunduğu sorunun cevabı budur; kendisini görmek istemeyenler ve değersiz olduğunu gözüne sokanlardan korunabildiği tek yer, onların coğrafyası olduğu için oraya sığınmak ister. Aldınız mı cevabınızı?
Ama kitle de bu meselede çok masum değildir, her ne kadar edilgen olursa olsun, her ne kadar nesne haline getirilmiş olursa olsun, o da değer-değersizlik yakıştırmasının taraflı bir taşıyıcısıdır. Hadi somut bir örnek vereyim, bizdeki emeksiz, değeri tartışılır ünlülerden farklı olarak, birçok sosyal probleme eğilen, tak taraflı, işine geldiği gibi meseleleri ele almayan Filistinli model Bella Hadid, Fransa’nın başörtüsü yasakları üzerinden dayattığı faşizmi eleştirdi. Milyonlarca ünlü arasında, başörtülü kadınları gören tek ünlü olması hem değer, hem de onu değerli yapan bir şey ve çok kıymetli… Bazıları mesela hiçbir zaman bu denli değerli bir şey yapmadı, yapamayacak bu nedenle de hiçbir zaman kendilerinden herhangi bir sanat değeri de dahil olmak üzere hiçbir şey çıkmayacak ama Bella öyle değil çünkü o, kendinin içinde olduğu o devasa sektöre rağmen bunu yapıyor, o sektörden nemalanmak için yapanlardan farkı var. Ama Bella konusunda da, kitlelerin problemini görüyoruz.
Kitleler içinde bir kitle için başörtüsü yasakları, İslamofobik suçlar, İslam karşıtlığı bir problem, bu problemi kendine dert edinmiş, bu alanda çalışanlar var. Ama kitlelere baktığımızda gördüğümüz şu; bu konuyu çok çok uzun yıllar hukuktan akademiye kadar her alanda gündemde tutanlara herhangi bir destek vermemişler ama Bella Hadid bir gönderi paylaştığı için alkışlamaktan avuçları şişiyor… E o zaman buradan yola çıkarak şunu söyleyemez miyiz; kendimize bile değersiz olduğumuz öyle ezberletilmiş ve biz bunu o denli içselleştirmişiz ki, kendi hakkımızı kendimiz aradığımızda bunu görmüyoruz. Elbette bir hukukçunun uzun soluklu çalışması, Bella Hadid’in bir cümlesi kadar geniş bir alana etki etmiyor ama etmiyorsa bu Bella Hadid’i göklere çıkaran ama yanı başındakini görmeyen bir değersizlik öğretisi yüzünden oluyor, öyle değil mi?
Değer görmek, sahici bir eylem yapmak istiyorsanız öncelikle değerin üzerine kurulması gerekli olan hakkaniyeti keşfedin, sonra işinize geldiği konular kadar gelmeyen konularda da bir miktar parmak şaklatın ki, kitleler bir derdiniz olduğuna ikna olabilsin, aksi halde bir klipten fazlası olmayacaksınız, öyle olunca da bozulmayın. Kitlelerin de değerli olmak için güç odaklarına doğru meyyallerinin olması sosyolojik bir gerçek, ki bu zaten böyle olur ama aynı kitle değer görmek istiyorsa önce kendisine değer vermek zorunda, o zorunluluğu yerine getirmediğimiz müddetçe kendimiz başta olmak üzere hiç kimse için bir değerimiz olmayacak, bugüne kadar pek olmadığı gibi…