Otuzlu yıllar, 20. yüzyılın otuzlu yılları, esasen Avrupa kökenli olsa bile evrensel bir ifade ve kavram haline geldi. Bu kavram ile şiddete ve güce hayran olan, zayıflık ve ihmalle suçladıkları devletlerinin yerini almaya çalışan faşist ya da yarı faşist gençlik ve milliyetçi hareketler kastedilmektedir ve bu hareketlerin her birinin başında yanılmaz bir lider vardır.
Bu hareketler, Arap bölgesi (Genç Mısır, Suriye milliyetçileri...) dâhil olmak üzere dünyanın büyük bir bölümüne yayıldı. Kısa sürede ittifak kurarak İkinci Dünya Savaşı'nın çıkmasına neden olan üç faşist rejim, Almanya, İtalya ve Japonya’da ideal örneklerini buldular.
Yirmili yıllar, 21. yüzyılın yirmili yılları da özellikle Rusya Ukrayna'yı işgal ederse, bazılarının yeniden başlayan Soğuk Savaş veya belki de üçüncü bir dünya savaşı olarak nitelendirdiği şey patlak verirse evrensel bir ifade ve kavrama dönüşebilir. Son 10 yılda ABD ve İngiltere gibi köklü demokrasilere sahip demokratik ülkelerin dahi kurtulamadığı popülist liderlerin güçlü ve genişleyen yükselişi, bu aşamanın zeminini hazırladı. Bu senaryo gerçekleşirse, yarı net unsurlar ve daha az net olmayan anlaşmazlık unsurlarıyla karşı karşıya kalacağız.
Yarı net unsurlar arasında, 1940'ta ‘Mihver’ ekseninin kuruluşunu hatırlatan, anti-demokratik bir koku taşıyan Vladimir Putin ve Şi Cinping arasındaki son Rus-Çin anlaşması var. Bazılarını,1938'de Münih'te İngiliz ve Fransız başbakanları Neville Chamberlain ve Edouard Daladier’in Adolf Hitler ile işbirlikçi davranışları gibi, Putin ile işbirlikçi herhangi bir politikanın tehlikeleri konusunda dünyayı uyarmaya sevk eden bahaneler var. ABD'de, İkinci Dünya Savaşı'nda Washington'u savaşa katılmaya zorlamak için Pearl Harbor gibi bir saldırıyı gerektiren savaş karşıtı duygular da buna ekleniyor. Sol ya da milliyetçi kültürel tarafta, gerginliğin nedeninin Rusya rejiminin doğası değil de NATO'nun doğuya genişlemesi olduğunu söyleyenler var. Peki, Suriye NATO üyeliğine aday mıydı? İkinci Dünya Savaşı’nda da yaşananlar açıklanırken, savaş nedeni olarak Nazi rejiminin doğası yerine Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra Almanya'yı küçük düşüren Versailles Anlaşması’nın gösterilmesi eğilimi ağır basmıştı. Dolayısıyla acı siyasi deneyimlere dayanarak, faşist, hatta radikal bir popülist liderin gerçekleştirdiği herhangi bir yükselişin, dünya için bir felakete yol açabileceği artık açık ve net. Egemenlik ilkesinin denetimini gözden geçiren bir siyasal küreselleşmenin pekiştirilmesini zorunlu kılan da bu. Böylece, güçlü devletlerin mutlak egemenliğine saygı, onlara komşu daha zayıf devletlerin egemenliklerinin tamamen aşınmasına yol açmayacak.
Son olarak, en önemli ve diğer unsurları kontrol eden unsur şu; dünün Alman, İtalyan ve Japon rejimleri ile bugünün Rus ve Çin rejimleri demokratik değiller veya demokrasiye karşılar ve demokrasinin genişlemesi kadar onları korkutan hiçbir şey yok.
Öte yandan, aralarındaki pek çok farklılıklardan biri de, mevcut otoriter rejimlerin ideolojik olmaması, dahası, kelimenin tam anlamıyla faşist olmamasıdır. Öfke ve coşku ile bu şekilde tarif edilebilirler, ancak, otuzlu yıllarda Avrupa’dakine benzer ekonomik ve sosyal koşulları yansıtmıyorlar. Çin ile yapılacak bir karşılaştırma, yukarıda bahsedilen farkı en açık biçimleriyle ortaya koyacaktır. Çin otoriter, despot ve yayılmacı, ancak onu bol keseden faşist (veya komünist) diye nitelemek uygun olmayabilir.
En az yukarıdaki kadar önemli başka bir fark daha var, o da otuzlu yıllarda daha sonra ‘Üçüncü Dünya’ olarak bilinen ülkelerde sömürgeciliğin hala var olmasıdır. Bu, ‘Mihver’ ülkelere sempati duyan gençlik hareketleri üzerindeki milliyetçi tutkuların egemenliğini açıklıyor. Sömürgecilik ayrıca bu empatinin kendisini özetlemeden açıklanmasına katkıda bulunuyor.
Bugün ve İkinci Dünya Savaşı'nın ardından sömürgeciliğin ortadan kalkmaya başlaması ve artık sona ermesiyle, bağımsız ve otoriter ülkelerin bu görevi üstlenmiş olduklarını görüyoruz. Batı ile savaşmak için milliyetçiliğin bir bahane olarak kullanılmasını, Filistinliler ve Kürtler gibi devleti olmayan halklar dışında, adaletsizlik ve zulme dayandırmak zorlaştı. Her halükarda, Rus-Çin eksenine karşı duyulabilecek herhangi bir sempatinin, bu halklara geçmişte faşizme ve ardından Sovyet kampına sempatinin yol açtığından daha iyi sonuçlar getirmesi zor.
Elbette, demokratik kampa sempati duyabilecek pek çok demokrat olmayan kişi de var. Ancak, bunlar, anti-demokratikliğin teorisyenliğini yapmıyorlar ve buna karşı öne sürdükleri hiçbir argümana bağlı kalmıyorlar. Batı'nın ve demokrasinin yaşlanması, halkların onlara karşı birleşmesiyle ilgili günümüzde popüler olan teoriler en çok Rusya, Çin, İran, Venezuela ve Küba'dan esiyor. Ancak buradaki paradoks şu: İran devleti şu anda bir yandan demokrasiye karşı çıkan, diğer yandan ulus-devlet temelinde tüm istikrarı tehdit eden parti ve güçlere en çok destek veren devlettir. İran aynı zamanda kendi yöntemiyle Rusya ve Çin'e sempati duyan, siyaset, kültür ve değerler açısından Batı'ya düşman olan en büyük ve güçlü ülkelerden biridir. Takipçileri aracılığıyla bize ‘doğuya yönelimi’ müjdeleyendir. Ama dünya buna rağmen her an Batılı ülkelerle İran arasında bir anlaşmaya da tanık olabilir!
Ukrayna merkezli savaş senaryosu doğruysa, İran ile işbirliği, Rusya ve müttefikleriyle yüzleşen ülkelerin ana cephesindeki zayıflığın ana işaretlerinden biriydi.
TT
21.yüzyılda 20. yüzyılın otuzlu yıllarını mı yaşıyoruz?
Daha fazla makale YAZARLAR
لم تشترك بعد
انشئ حساباً خاصاً بك لتحصل على أخبار مخصصة لك ولتتمتع بخاصية حفظ المقالات وتتلقى نشراتنا البريدية المتنوعة