Cemile Bayraktar
Gazeteci-Yazar
TT

Suriye’den Ukrayna’ya savaşın çocukları

Savaşlarla ilgili yaptığımız okumalarda, eğer o savaşın içinden geçecek kadar büyük acı çekmediysek ve sonradan savaşa dair bilgilere ulaşıyorsak, savaşın nihayetinden bahsedilirken mutlaka bir “kazanandan” bahsedilir. Ya toprak kazanılmıştır ya çok sayıda kayıptan daha az kayıp veren kazanmıştır. Sonuçta, yaşamak için geldiğimiz dünyada çoğu kez sebepsiz yere binlerce insanın, ölümün en acı biçimiyle yüzleştiğini görürüz ve bu acı maalesef rakamla ve daha kötüsü kazançla ifade edilir.
Birinci Dünya Savaşı’nın oluşturduğu yıkım, idealizmin bir umut olarak sunulmasıyla birlikte telafi edilmeye çalışıldı. Öyle ki, bu kadar büyük bir yıkıma artık Tanrı’yı yenmiş, Tanrı’yı dünyanın merkezinden almış, kendini oraya koymuş insan, bir daha sebep olmayacaktı. Öyle ya, savaşlar ve yıkımlar hep din merkezli, Tanrı nedenli ortaya çıkıyordu, artık din ve Tanrı olmayacağına göre bir sorun da kalmayacaktı. Nihayetinde modernizm projesiyle, evrimci bir anlayışla, insanlık geçmişe oranla gelecekte daha iyi noktada olacaktı. Ama öyle olmadı.
İkinci Dünya Savaşı çıktı, çok daha büyük bir yıkım yaşandı. Bilim teknikten tutun da, idealist söylemlerin zirve yaptığı zamanlarda muazzam bir sıçrayış beklerken savaşlar, soykırım, kıtlık, açlık en acı biçimde tecrübe edildi. İlerlemeci tarih anlayışının yıldızları döküldü; 20. yüzyıl karanlık bir dönem olarak başladı. Zaten, varlık sancısı çeken ve bunu birinden çok farklı teorilerle savunan varoluşçu teorisyenlerin bu dönemde teorilerini oluşturması sürpriz değildi. Kimi, yaşanan bunca kötülüğün faturasını, Tanrılaştırdığı insana kesmek istemedi ve Tanrı’yı öldürmeyi seçti. Kimi ise aynı felsefe içinden yola çıkarak kurtuluşun ancak Tanrı’ya dönmekle olacağını savundu.
Bu arada unutmadan belirtmeli, bazıları bu varoluş sancısına, bu dehşete o kadar yoğun biçimde kulaklarını kapattı ki, modernizmin iyileştirici bir düşünce olduğuna o kadar inanmıştı ki, buna inanmaya devam etti. Nihayetinde, 21. yüzyılda, 20. yüzyılın dehşetinden çok da farklı olmayan bir süreç yaşadık, halen yaşıyoruz. Ama yine aramızda ilerlemeci, evrimci vaatlere inanmak isteyenler var. Mesela onlar için örneğin Suriye’de neredeyse 10 yıldır bir savaş yok, milyonlarca insan ölmedi, mülteci olmadı. Savaş geçtiğimiz haftalarda Rusya’nın, Ukrayna’yı işgali ile başladı. Günaydın!
Hasan, 11 yaşında, bebekken Suriye Savaşı başlıyor ve aile babalarını savaşta kaybediyor. Daha sonra Suriye’den, savaştan kaçarak Ukrayna’ya geliyorlar. Ama Hasan için savaş bitmiş değil. Bu kez Ukrayna işgal edilince oradan da kaçmak zorunda kalıyorlar ama Hasan bu kez tek başına kaçıyor çünkü annesi, hareket edemeyen anneannesini bırakamadığı için oğlunu tek başına gönderiyor. Ve Hasan bu zorlu, korkutucu yolculuğu tek başına yapıyor. Nihayetinde varacağı yere sağ salim varınca Hasan’ın yaşadıkları Washington Post başta olmak üzere neredeyse tüm medyada haber oluyor.
Hasan’ın hikayesi aslında bir şeyi daha bize gösteriyor; Hasan, dün Suriye’den kaçarken görülmeyen bir çocuktu ve Hasan görülmemişti. Ve sadece Suriyeli olan akranları, sadece Suriyeli oldukları için onun kadar şanslı değildi; kaçamadılar, sığınamadılar, bir kurtuluş öyküleri olmadı, dünya da onları görmedi ya da haberlerini yapmadı, en fazla savaşın istatistikleri içinde bir rakam olarak geçtiler bu dünyadan… Nasıl da kahredici, öyle değil mi?
Şimdi bir kez daha sormak gerekiyor; savaşın Ukrayna’da başlamasıyla dünyada bir savaş olduğunu fark edenler, elbette Hasan’ı da ancak Ukrayna savaşı içinde görebildiler. Ama Hasan dışında Hasan gibi olanları görmediler. Bu berbat gerçeği değiştirmemiz mümkün değil ama bu berbat gerçekle çok yakın biçimde sürekli yüz yüze geldiğimiz şu günlerde, fiziksel olarak savaşın içinde olmasak da ruhumuzda başlayan o ıstırap, o yangın ne ile ve nasıl sönecek?
Hani varoluş sıkıntımız Tanrı ile bağlantılıydı. Ukrayna’yı Tanrı değil, Rusya işgal etti, farkında mısınız? Ve işgalin din ile hiçbir alakası yok… Ve farkında mısınız, Suriyeli çocukları görmeyen ama Ukraynalı çocukları gören, bu gayrı adil taksimi yapan da insan, Tanrı değil… Tanrı’yı, bir Müslüman olarak kullanacağım ifadeyle Allah’ı, yargılarken adalet bekleyen insan, kendi zalimliği ve bozgunculuğu konusunda neden yargılama yapmıyor ya da bu yargılamayı erteliyor. Allah’ın insana doğrudan bir cevap veremeyeceğini düşündükleri için mi tüm kötülüğün faturasını Allah’a kesiyorlar?
Bakın ne diyor Avrupa Parlamentosu üyesi…
Evet savaş Ukrayna’da… ama sadece orada değil. Son toplantımızdan bu yana on binlerce Afgan yiyecek bulmak, güvende olmak için kaçmak zorunda kaldı. 5 milyon çocuk kıtlıkla karşı karşıya, çocuk yaşta evlilikler yüzde 500 artmış durumda ve çocuklar satılıyor… Ama onlar için canlı bir televizyon yayını yok, genel kurul yok, yardım planı yok! Neden? Nedir onları böyle görünmez yapan, beyaz ve Avrupalı olmamaları mı?
Haksız mı, hepimizin bu soruları sorması gerekmiyor mu?
Neden sürekli yazdığım bir meselede kendi yazımın içine bir Avrupa Parlamentosu üyesinin sözlerini aldım?
Görünmez olmak, Hasan ile sınırlı kalmıyor maalesef, söylediklerinizde haklı olmanız da bazen bir şeyi değiştirmiyor. Beyaz Avrupalı bir siyasetçi söylediğinde kısmen daha duyulur oluyor da o yüzden, aynen Hasan’ı sadece Ukrayna’dan kaçmak zorunda kaldığında tanıdığınız gibi!