Dr. Mansur eş- Şemri
Uluslararası Radikal Düşünceyle Mücadele Merkezi Genel Sekreteri
TT

Radikal doğulmaz olunur

Radikaller; psikolojik ve dogmatik varlıklarını, birlikte yaşama ve ılımlılık üzerine kurulu insan doğası bağlamı ya da  toplumsal bağlamı reddeden fanatik, tek taraflı kavramların oluşturduğu derin psikolojik ve maddi süreçlerin ürünüdür.
Bu derin psikolojik ve maddi süreçler onları; toplumlardan ya da hedef kurumlardan intikam alma hedefinde birbirine benzeyen ve örtüşen örgütler ve gruplar kurmaya iter. Bu hedeflerinin başarıya ulaşması için de çeşitli yöntemler, teknikler ve stratejiler kullanırlar. Sosyal ya da dini açıdan aşırılık yanlısı olmaları arasında hiçbir fark yoktur.
Bu tür sapmalar ve yoldan çıkmalar dışlayıcı ajandaları olan liderler gerektirir.Liderler; kutsal metne yeni bir dini delil getirme, kendi hırsları ile uyumlu olan kural dışı ve istisnai hükümleri alarak ortak yaşam, birbirini tamamlama ve birlikte yaşama dayalı insan fıtratına yakın ve birçok kimse tarafından nakledilen mütevatir hükümleri bırakmak gibi birçok yöntemle bu sapmayı meşrulaştırırlar. Bunun yanında radikaller –özellikle de dini nitelikte olanlar- liderlerini bir kutsallık halesi ile çevreleme konusunda aşırıya giderler.
Onlar aracılığıyla toplumları ve devletleri ile çatışırlar.Bu  strateji sayesinde bağlılık, tabi olma ve aynı sembolde erimeyi garanti etmeyi başarırlar. Bu da liderlerini karar alıcı kişiler olarak sunmalarını kolaylaştırır. Bilhassa sosyal medya araçları ya da gizlenmeye ve dünyanın en uzak bölgelerine denetimsiz bir şekilde sızmaya yardımcı olan internet ağının gölgesinde dünyanın herhangi bir yerinde kendileri ile aynı düşüncelere sahip kişileri harekete geçirme, kendisine çekme ve örgüte kazandırma onların için artık çok kolay bir hale gelmiştir. Bu araçlar aracılığıyla nefret düşüncelerini yayıp amaçlarının propagandasını yapmaktadırlar.
Dünyanın herhangi bir yerindeki toplumda din adamlarının kamusal alandaki varlıklarının güçlü olması –çoğu zaman- onların argümanlarının güçlü olduğu ya da bilgi yapılarının sağlam olduğu şeklinde yorumlanamaz. Bilakis bunun nedeni olarak bizzat toplumun sahip olduğu iman gücü ve din adamlarının yaptıkları her şeye kutsiyet atfetmeleridir.
Dolayısıyla bunun gibi ilişkilerde toplumlar ile din adamları arasındaki ilişki diyalog ve tartışma değil de özünde iki tarafın karşılıklı onayı ve kabulüne dayalı bir ilişkidir. Bu ilişkide her iki tarafta güvencelerini; propagandası yapılan dini bilgilerin meşruiyetini belirli bir söylemin sahibinin özel eğilimlerinden alan kişisel görüşler değil de kökleri –kesin olarak- dinlerin öğretilerine dayanan gerçek bilginin doğru bir şekilde nakledildiğine yönelik güvende aramaktadır.
Bu durum radikalleri –kaçınılmaz olarak- din adamlarının toplumları içerisinde sahip oldukları saygınlıktan istifade ederek paralel dini ve manevi otoriteler kurmaya çalışmaya itmiştir.
Onlardan başka hiç kimseye verilmemesi gereken yetkileri ele geçirmek için dini söylem araçlarını gasbetmeye çalışmışlardır. Bilhassa her bir din içerisinde birçok mezhebin ve birbirleriyle çelişen içtihatların bulunduğu göz önüne alındığında kesin olarak bir sonuca bağlanması zor olan yorumlar taşıyan genel dini bilgilerdeki birçok tartışmalı konu olması onların sanki eleştirilemez ve sorgulanamaz bir konumdaymışlar gibi görünmelerini sağlamıştır.
Her dinden din adamları için sınırsız bir söz söyleme ve yargıda bulunma imkanı sunan açık ortama ek olarak bütün toplumlarda bileşenlerin çoğunun din adamlarına duyduğu kolektif güven, ilke olarak kolektif imgelemde diğer bütün söylemler dışında semavi söylemi temsil eden tek taraf olarak görülmeleri “şartsız ve koşulsuz güven” şeklinde son derece tehlikeli bir paradoks ortaya çıkarmıştır.
Bu da göreceli ve ihtilaflı olanı; mutlak ve her şeyi ile alınması, eksiksiz bir şekilde bir bütün olarak kabul edilmesi gereken bir şey gibi sunan bir radikalliğin kapısını kalabalıklara sonuna kadar açmıştır.
Bu durumu; toplumun bir bileşiminin diğer bileşimlerin aleyhine “hastalıklı bir şekilde şişme” olarak niteleyebiliriz. Bu gibi durumlarda taraflardan biri; diğer tüm tarafların işlevlerini ve görevlerini kendisine indirger, bizzat kendisinin de bunlardan herhangi birini yerine getirmekle sorumlu olduğunu düşünmeden onları dediklerini yapmaya zorlar. Bu da bir başka şişmeyi ama bu kez –ekonomik anlamıyla- ortaya çıkarır. Nitekim nasıl ki mali enflasyonda sonuç ve işaretlerin bolluğundan geçilmemesine rağmen bunların kazanç ve gelir olarak hiçbir değeri yoksa bu durumda da kelime ve öğreti bolluğuna rağmen bunların hiçbir değeri yoktur.
Bu gibi durumlarda –sonuç ve kavramsal nolarak- eşi benzeri görülmemiş dilsel bi kaosundan başka bir şey olmayan radikallik doğar. Herkes din ve öğretileri adına her şey hakkında konuşup durur. Belirli kişilerin düşüncelerine gözü kapalı bir şekilde güvenilmesini ve kendilerine sanki semavi metinlerin ayrılmaz bir parçası gibi davranılmasını sağlamak için kurnazca dini otoriteyi ele geçirir.
Böylece farklı düşünmeyi ya da bir dini sembolü tartışmayı bile dinden çıkma ve küfür olarak gören radikalliğin o en büyük hedefine ulaşılır. Bu sayede dinin aslının ve kutsallığının korunması gerekçesi ile kan dökmek ve toplumlar içerisinde şiddeti yaymak haklı gösterilir.
Herhangi bir dini söylemi her devletin kendi yasal çerçevesi kapsamında kontrol edilmesi ve sınırlarının belirlenmesi çağrısı; halkların ulusal ve dini kimliklerini şekillendirmede önemli bir dayanak oluşturduğuna hiç kimsenin şüphe etmediği bu söylemi küçümsemek ya da kısıtlamak veya kendisine saldırmak anlamına gelmemektedir. Bilakis bu çağrı; son sözü söyleme hakkına sahip olan devletin en üst düzey meşruiyet kaynağını oluşturan kamu düzenine saygı gölgesinde işlevini doğru bir çerçevede yerine getirmesi için ona yardım etme çağrısıdır.  Yasal, siyasi, ekonomik, bilimsel vb. diğer organlarla kendini üstün görmeden ciddi bir şekilde işbirliği yapabilmesi ve onları dinleyebilmesi için ona yardımcı olmaktır.
Devlet otoritesinin olmadığı toplumlar; kendisini devletin bütün tezahürlerine düşman olmaya iten bir dil, düşünce ve ideolojik körlüğe düşerler.
Bu da özellikle toplumun devletin temel şekillendiricisi olduğu göz önüne alınırsa bu toplumların aslında kendilerine karşı çıktıkları ve düşman oldukları anlamına gelir. Böylece ilk önce toplumun ardından da devletin temellerini yıkan etkenlere dönüşürler.
Anlam ve mefhumlarını açıklayacak birisini bulamayan bir sözcükler ve kavramlar gürültüsünde boğulurlar. Bugün bazı ülkelerde olduğu gibi dirayet ve bilgi sahibi kişiler de buna bir çözüm ya da çıkış yolu bulmakta zorlanırlar.