Hazım Sağıye
TT

Lübnan: Hristiyanlar, Suriyeliler ve 2 azınlık kavramı

Lübnan’da 50 yıl önce Filistinli gençler silahlanmışlardı. Filistin’in kurtuluşu ile ilgili ateşli konuşmalara rağmen kendilerini bunu yapmaya iten asıl etmen sadece silahlanmaktı. Birçoğu Lübnan’da doğmuştu ve Filistin’i hiç görmemişti. 1967 yılındaki yenilgi ve ardından bölge ülkelerinde görülen çatlaklar bu silahlanma için bir fırsat sağladı. Savaşta yenilen Suriye rejimi de ölüm araçlarını ihraç etmekte cömert davrandı. Filistin’in kurtuluşu dönemin modası-sloganı olduğu için bu örgütler gençleri kendisine çekmeyi başararak onlara Abdunnasır’ın gerçekleştirmeyi başaramadığı o kahramanca eylemi başarmayı vaadetti.
Onlar Lübnan’da kendilerine dayatılan aşağılama ve küçümsemeye, kamplarında kadın ve çocuklar dahil maruz kaldıkları muameleye karşılık olarak silahlandılar.
Silahlanma ve savaşmanın temsil ettiği bu çözüm bir intihar girişimi gibiydi. Felaket herkese kollarını açarak bağrına bastı, bizatihi Lübnan’ı ve herkesi yuttu.
Bugün Lübnan’daki Suriyelileri, bir zamanlar Filistinlilerin zorla itildiği şeyi tekrarlamaya itenler bulunmaktadır. Bu kışkırtıcı sesler en çok Hristiyan çevrelerden yükseldiği için de bu tür bir olasılık Suriyelilerin yanında en çok Hristiyanları tehdit etmektedir.
Demografi ve sayı yönünden var olan hassasiyetlere yenilerini katan kimlik ile ilgili endişelerin arttığı bir dönemde Hristiyanların korkması, bir rejimin halkına yaşattığı bir trajediden doğan Suriyelilerin varlığının herkesi meşgul etmesi ve bir tartışma konusu olması anlaşılabilir bir durumdur. Ama kabul edilemez olan; bu korkunun maksimum düzeye çıkarılmasının ardından mezhepçi korkuların ilacı olarak ırkçılığın önerilmesidir. Bu, hiç kimsenin kendisinden sağlam ve sağlıklı çıkamayacağı bir savaştır.
Doğrusu; eşitlik, demokrasi, kültürel özellikleri geliştirme ya da çok daha aydınlık bir düşünceyi yayma talebi olarak ilerici bir azınlık bilinci bugün birden fazla kaynağın neden olduğu sıkıntılara maruz kalmaktadır: Bizzat kendisi korkmuş ve paniklemiş olduğu için kendisini güvende hissetmeyen ya da azınlıklara kucak açamayan veya onları gözetemeyen çoğunluklar.
Daha az demokrat, eşitlikçi ve elbette hiç olmadığı kadar laik olan bir bölgede doğan ve yükselen bilinç. Lübnan ve dünyanın diğer ülkelerinde yükselişini sürdüren popülist düşünce yapısı.
Diğer birçok etkenin arasında en önemlisi ise; Lübnanlı Hristiyanların gerçekten de ülkeleri ile ilgili geniş kararların alımında kendilerine konuşma hakkı tanınmadığını, silahlanmak ve herhangi bir düşmana karşı direnmek için cephe açmak isteyenlere “hayır” diyemeyeceklerini düşünmeleridir.
Maruz kaldıkları ve hiçbir resmi görevin ya da idari makamın telafi edemediği bu yok sayılma Hizbullah’ın ortaya çıkması ile zirveye ulaşmıştır. Ama en azından kendisi 1956 yılına kadar uzanmaktadır. Bu durum, Hristiyanlarda hayatları ve ölümleri ile ilgili konularda kendi fikirlerinin alınmadığı gerekçesi ile bir politik zayıflık duygusu birikimine yol açmaktadır. Bu yüzden bazen silahlı kimselere boyun eğerken bazen de yenilgiye uğramadan önce onlara direnmektedirler.
Buna dayanarak farklı dönemlerde Hristiyan çevrelerde; bölgedeki çatışmalarda tarafsız olma, güney sınırında uluslararası güçlerin bulunması, Suriye savaşından uzak kalma talepleri ortaya çıkmıştır. Ama bütün bu talepler ya karalama ve ihanetle ya da görmezlikten gelme ile karşılanmıştır.
Hristiyan tarafında görülen bu aşırı güçsüzlüğün daha zayıf Müslümanlar ya da Araplar karşısında artı bir güce dönüşmesi imkansızdır. Hristiyanlara karşı silahlı milliyetçi ve İslamcı kabadayılık, Suriyeli ya da Filistinli olsun sivil Müslümanlara yönelik otorite ve güç aracılığıyla karşıt bir Hristiyan kabadayılığının ortaya çıkmasına yol açmaktadır. Kurban ise her zaman savunmasız mültecilerdir. Daha doğrusu onlar da kurbanın kurbanlarıdır.
İlerici bir azınlık bilincinin olmaması bazılarını, Dışişleri Bakanı Cibran Basil’in yaydığı türden bir azınlık bilincini benimsemeye kışkırtmaktadır. Bu noktada azınlıkları (Cezayir, Filistin, Güney Afrika) ülkelerinden görülen türden yerleşimcilermiş gibi düşünüyoruz. Bu nedenle güç ve üstünlük, zayıflık ve eşitlik talebinin yerini alırken ötekini ortadan kaldırmak kendi varlığını vurgulamanın tek biçimi haline gelmektedir.
Bu azınlık kavramı birçok yerde aşamalı olarak kurulmuştur: Yerleşimcilik tarihi ile başlamış ardından borsa kapitalizmi üretim kapitalizminin yerini almıştır.
Böylece, toplumlar inşa etmek ve onları birbirine bağlamak yerine onları parçalara ayırarak izole edilmiş yarı kapalı bir şekilde düzenleme, katagorileştirme anlayışı hakim olmuştur. Zengin azınlık yoksul çoğunluk ile yaşamak istemez hale gelmiştir.
Nitekim İtalya bu konuda dikkate değer bir dönüşüm örneği sunmuştur: Fiat’ın sahibi Agnelli; ABD’nin tanık olduğu Ford tecrübesini yani işçilerin maaşlarını yükseltmek ve onları araba sahibi tüketicilere dönüştürmek için teknolojinin gelişmesinden faydalanma tecrübesini tekrarladı.
Politik alanda  ise buna, Enrico Berlinguer ve komünistleri ile Aldo Moro ve Hristiyanları arasında gerçekleşen “tarihi uzlaşı” eşlik etmiştir. Ancak 20 yıl sonra, zenginleri güneydeki yoksullardan ayıran ve bağımsız bir Padania devleti talebinde bulunan Kuzey Ligi kuruldu.
Bizde ise ek bir unsur daha vardır o da mezhepçi azınlıklarına ek olarak mesleki olarak da azınlık olan ve iktidar aracılığıyla zayıflıklarını güce dönüştüren subaylardır. Bu anlamda Basil de bu subaylardan biridir ama sivil kıyafetlidir.
Azınlık kavramını bu şekilde ele almak; popülerizmin yüksek olduğu dönemlerde sahibi için kazançlı gibi görünse de aslında herkesi kapsayacak felakete götüren en kısa yoldur. Ancak zehirin yayılması ve dağılması karşısında kurtuluş çözümleri de azalmaktadır. Lübnan’ın ırkçılığın tartışıldığı, ırkçılara açıkça karşı çıkanların, hukuki ve yasal olarak onlarla mücadale çağrısında bulunanların olduğu birkaç ülke arasında olduğu doğrudur.
Bu, sağlanan özgürlükler ve ırkçılığını tartışan ve onunla mücadale eden demokratik batılı toplumlara yönelik var olan geleneksel açılımı sayesindedir. Ama şu soru da güncelliğini korumaktadır:
Bilhassa birçok Lübnanlının, bölgede devam eden çatışmalarda kendi kaderlerini tayin etme hakkından mahrum bırakıldıkları göz önüne alınırsa bu kapı ne zamana kadar açık kalabilir?
Savaş ve direniş istemeyenlerin bu çirkin zayıflığı; savaş ve direniş rejimlerinin göç ettirdiği kurbanlara karşı çok daha çirkin bir güçlenmeyi doğurmakta.