Hazım Sağıye
TT

​Siyasi kültürümüzün görmezden geldiği iki mesele: Irkçılık ve milliyetçilik

Doğu Arap siyasi düşüncesi; İkinci Dünya Savaşı’nın sonu ile Soğuk Savaş’ın sonu arasında gereğinden fazla bir milliyetçilik, gereğinden fazla bir siyasal İslam ve daha az olsa da aşırı bir sosyalizme tanık olmuştur. Buna karşılık ırkçılığın tehlikeleri ya da milliyetçiliğin erdemleri ile iLgilenmekte ise aşırı bir eksikliğe tanık olmuştur.
Bizde ırkçılık aslında hiç tartışılmamıştır. Irkçılık; değişim vaat eden Arap düşünce akım ve partiler için dikkat çekici bir neden oluşturmamıştır.
Irak ve Suriye’de iktidara gelen Arap Sosyalist Baas Partisi; açıkça hiçbir ırkçı ifade kullanmasa da Kürtleri ve Kuzey Afrika’daki Berberileri isteseler de istemeseler de Arap olarak gördü. Bunun yanında onlara isim ve kimlik bakımından bağımsızlığı hak etmeyen Araplara eklentili halklar gibi davrandı. Bu durum düşünceler ile sınırlı kalmadı. Suriyeli Kürtlerin vatandaşlıktan mahrum edilmesi ve Iraklı Kürtlere kimyasal saldırı düzenlenmesi gibi uygulamalar ve politikalar üreterek pratikte de uygulandı.
“Demir ve ateş gibi bir kan, başkaldırmış özgür bir birlik” sloganın sahibi Arap Milliyetçi Hareketi, Yahudilere karşı keskin bir antiseminist tutum içinde olduğunu gizlememiştir. Suriye Sosyal Milliyetçi Partisi’ne göre Yahudiler Suriyeli değildir ve içlerinde taşıdıkları kötü öze bağlı olarak “asalak” oldukları için entegre olmaları da imkansızdır. Partinin lideri Antun Sadi, dünya halkları ile ilgili ırkçlık ve “soyların karışımı”nın doğasının belirlediği bilimsel bir yorum benimsemiştir. Bu karışımın varsayılan bileşenleri ise: üstün ya da alt ırklar ve insanların kafataslarının şeklidir.
Partileri, ırkçılığa maruz kalan etnik ve dini azınlıklar arasında gelişen komünistler bile  bu baskıyı ya da özgüllüğünü özgürce itiraf edemeyerek ona ancak sınıf mücadelesi içinde değinebilmişlerdir.
Müslümanlar ile Müslüman olmayanları birleştiren bir eşit vatandaşlık düşüncesi ise siyasal İslam’ın günümüze kadar hala kendisi ile savaştığı bir düşüncedir. Bu konuda sürekli bir şekilde bir küçük adım ileri iki büyük adım geriye gitmektedir.
Elbette hükümetler de bu konuda suçsuz değil: Resmi ve yarı resmi Arap medyasında; toplu cezalandırma yönteminde olduğu gibi iki devlet arasındaki siyasi bir anlaşmazlıkta çoğu zaman ayrım yapmadan halklar ve gruplar da devletleri ile birlikte mahkum edilmektedir.
Doğrusu ırkçılığa yönelik göreceli ilgi; ancak son zamanlarda özellikle “ithal edilmiş” insan hakları ideolojisinin yükselmesi, demokratik, liberal ve hukuki düşüncelere yönelik açılım ile görülmeye başlamıştır.
Buna karşılık yurtseverlik ise yeterince büyük bir ilgi görmemiştir. Elbette kendisi, vatanlardan önce vatanseverlik yani insanın kendisinin, babası ve atasının doğduğu ve büyüdüğü vatanını sevmesi, bağlılık ve sadakat göstermesi hakkında çoğu nazım ve nesir olan birçok şey şey söylenmiştir. O satmamak için yemin ettiğimiz ve ruhumuzun ölümsüzlükte onunla rekabet ettiği vatandır.
Ancak bizde yurtseverlik, bir ceset olarak siyasal İslam’a teslim edilmeden önce milliyetçilik tarafından yutulmuştur. Milliyetçi, islamcı ya da solcu olsun ideoloji bizlerde, ülke, devlet ve toplumdan önce gelmiştir. Böylece politika; mekan, orada yaşayan insanlar ve özel koşulları ile etkileşime girmeyen ve devlet ile ilişkisi olmayan bir ideolojinin uygulaması sayılmıştır.
Bu tutumun kökeninde; Alman deneyiminden etkilenen milliyetçilerimizin sömürgeciliğinin bir marifeti ve bölme politikasının bir ürünü olarak ortaya çıkan vatanları en başından beri reddetmeleri yer almaktadır. İslamcılar ise İslam ümmetine bağlılıkları ile hem onlara hem de milliyetçiliğe karşı çıkmıştır. Onlara şüphe ve düşmanlıkla bakmış, onları bu teorik ümmeti parçalayacak araçlar olarak görmüşlerdir.
Komünistler de yurtseverliği üzerinde düşünmeye değer bir şey olarak görmemişlerdir. Onlar için önemli olan sınıfsal düşmanlar ya da belirsiz bir vatanı hedef alan yurtseverlere karşı mücadele alanlarıdır. Onlar için vatanseverlik olumsuz bir anlam taşımaktadır. Çünkü onların mücadaleleri her şeyden önce emperyalizme karşıdır.
Filistin devrimi ile vatanları, Filistin’e ulaşma yolunda yıkım ve tahribata uğramasında bir sakınca olmayan geçiş istasyonları gibi görmek düşüncesi egemen oldu. 1970-1971 yıllarında Ürdün, 1975-1982 yıllarında Lübnan bunun en açık 2 örneği oldu. Bu düşüncenin anlamı vatanımıza düşman olmamız ve onu yakıp yıkılmış bir yere dönüştürmeye hazır olmamız anlamına geliyordu.
Ancak vatanseverlik yergisi eşit olarak dağıtılmamıştır. Lübnan vatanseverliği en az 4 nedenden dolayı bundan en büyük payı almıştır. Bunlar; Hristiyanların kuruluşunda oynadıkları tarihi rol, Batıya benzeme isteğini açıkça ortaya koyması, parlamenterliğinin ve kendisine eşlik eden basın özgürlüğünün onun komşu askeri rejimlerden nefret etmesine neden olması, Suriye’nin bölünmesinden doğan en büyük parça olduğu düşüncesine sıkı sıkıya bağlı kalmasıdır. Böylece Lübnan’ın egemenliğinin askeri bir rejim ya da silahlı bir örgüt tarafından ihlal edilmesinin milliyetçiler için milliyetçi, İslamcılar için İslami, ilericiler için ilerici bir eylem olarak tasnif edilmesi geleneksel ve alışılmış bir hale geldi. Lübnan milliyetçiliği sayı ve eleştiri olarak hep “izolasyon”a mahkum edildi.
Genel olarak 40 yıla uzanan bu kuruluş dönemi ne ırkçılık ne de milliyetçiik gibi katı bir bilince tanıklık etmedi. Ne birincisine karşı bir bağışıklık ne de ikincisine karşı katı bir kabullenme oluşturulabildi. Bu iki kaybın bedelini ise birçok yerde ama özellikle de bazı aşırı vatansever ve ırkçıların bu duygularını Suriyeli ve Filistinli mültecilere yönelttiği Lübnan’da çok ağır bir şekilde ödüyoruz.
Ulusal doygunluk belki bu tıkanıklığı ortadan kaldırabilir ve ırkçı histeriyi telafi edebilirdi. Irkçılığa karşı dikkatli olmak, ulusalcılığın ehlileştirilmesine, uluslararası bir boyut kazanmasına ve yüce gönüllü olmasına yol açabilirdi. Büyük Fransız sosyalist Jean Jaurès’in dediği gibi: “Yurtseverliğin azı, seni enternasyonalizmden uzaklaştırır. Derin yurtseverlik ise seni enternasyonalizme yaklaştırır.”
Ama bizler, ne yurtseverlik yönünden bir doygunluğa ulaşabildik ne de yurtseverliği ehlileştirebildik.
Bu iki büyük kayıp arasında ise aynalar ilkesinin egemen olduğu bir ilişki doğdu. Bu aynalardan her biri kendi yoksul ve korkunç görüntüsünün aynısı olan ötekinin imajını yansıtmaktadır.