Abdurrahman Raşid
Suudi Arabistan’lı gazeteci. Şarku’l Avsat’ın eski genel yayın yönetmeni
TT

​Büyükelçilik baskınından sonra Iraklılar ne yapacak?

Bağdat’ın en korunaklı ve güvenli olması gereken Mansur bölgesinde yer alan Bahreyn Büyükelçiliği’ne düzenlenen baskın büyük bir endişe yarattı. Ama bu konudaki endişenin nedeni, Bahreyn Büyükelçiliği ve oradaki çıkarları değil Bağdat ve Irak’ın egemenliği, bugünü ve yarınıdır.
Wall Street Gazetesi, son olarak Suudi Arabistan’ı hedef alan drone saldırısının, İran ve uzantısı Husilerin iddia ettiği gibi Yemen’den değil Irak’tan geldiği bilgisini verdi. Diğer birçok gelişme ile birlikte bu olay,Irak’ın egemenliğinin ihlal edildiğini ve Irak halkının kendisini yönetmesi için seçtiği politikacılarının kararlarına saygı duyulmadığını göstermektedir.
İran’ın propaganda mekanizmasını takip edenler için Bahreyn Büyükelçiliği’ne düzenlenen saldırı bir süpriz değildi. Nitekim bu saldırıdan önce aralarında özellikle Bahreyn’e saldırmak ve karalamak için düzenlenen ve ne yazık ki bazı Filisitinli politikacıların da katıldığı forum gibi bazı faaliyetlere ev sahipliği yapan Bağdat’ın kendisi için de süpriz değildi.
Hiçbir siyasi proje henüz öne sürülememiş, hiç kimse bir şey alıp satmamış, Manama Çalıştayı’na İsrailli yetkililer katılmamış ve aynı şekilde kendisi bölgede bir ilk olmasa da bu çalıştaya karşı çıkmak ve barış düşüncesini reddetmek Iraklıların hakkıdır. Ama bizler aslında İran’ın Yemen, Suriye, Filistin, Lübnan ve bizzat Irak gibi bölge devletlerini tehdit etmesi nedeniyle kendisine uygulanan ablukaya karşılık olarak bir karşı saldırı ya da futbol spikerlerinin dediği gibi karşı atağa geçtiğini biliyoruz.
Iraklı liderler, devletlerini, egemenliğini ve kaynaklarını açıkça hedef alan bir İran saldırısı ile karşı karşıyadır. Tahran rejimi Irak’ı gevşek bir zemin gibi görmektedir. Düşmanları ABD ile Körfez ülkeleri -ki gelecekte bunlara Avrupa ülkeleri de katılacaktır- savaşının alanı olabilecek bir ülke olarak görmektedir. Sünnilerini, Şiilerini ve Kürtlerini kullanarak, partiler ve liderleri arasındaki rekabetten faydalanarak, kurduğu ve yönettiği milis güçlerini görevlendirerek Irak’ı bir başka Lübnan’a dönüştürmek istemektedir.
Bana göre Tahran artan krizi nedeniyle; Irak Cumhurbaşkanı ile Başbakanının ülkelerinin hiçbir savaşın tarafı olmasını istemedikleri ve İran’a yönelik bir ABD askeri operasyonunda topraklarının kullanılmasına izin vermeyecekleri yönündeki açıklamalarını hiçe sayarak Irak’a egemen olma ve Irak’ı bir savaş meydanı olarak kullanma sürecini hızlandırmıştır. Asıl ironik olan ise Iraklı yetkililerin açıklamalarının aksinin gerçekleşiyor olmasıdır. İran, Iraklıların gözü önünde ülkelerini ve topraklarını düşmanlarına saldırılar düzenlemek için kullanmaktadır. Irak’ı krize ve gelecekte yaşanabilecek savaşlara bulaştırmak, tarafsız bir ülke değil de kendi tarafında yer alan bir ülke olmasını istemektedir. Peki Iraklılar gelecekte yaşanacak bir savaşı körükleyecek ateşe dönüşmeyi kabul edecekler mi?
Irak hükümetinin İran’ın topraklarını kullanmasını engellemeye gücü yeter mi? Durum kolay değil ama başımızı kuma gömmek ve İran’ın bu kadar ileriye gitmesini görmezden gelmek hepimizin bildiği o tek sonuca götürecektir. En başından sorun ile yüzleşilmemesi halinde Bağdat’ta gerçek anlamda ne bir hükümet ne de bir devlet kalacaktır. Bunun için atılacak ilk adım da Irak halkını görmezden gelmek yerine ona karşı dürüst olmaktır. Hiç kimse Irak’tan İran’a karşı kötü bir komşu olmasını istememektedir. Ama bu, ona bağlı bir eyalet ya da şehir, düşmanlarına karşı savaşında kullandığı bir askeri mevzi olması anlamına gelmemektedir.
Irak Cumhurbaşkanı Behram Salih’in açıkladığı gibi İran ile ilişkilerin doğası, Irak’ın buna verdiği önem mazur görülebilir. Bu, aynı zamanda Bağdat’taki siyasi otoritenin ne kadar bilinçli olduğunu da göstermektedir. Ama sorun Manama, Riyad ve Washington’da değil Tahran’dadır. Irak’ın topraklarını, insanlarını ve kaynaklarını kötü amaçları için kullanmaması mesajının yöneltilmesi gereken taraf odur. Geçen aylarda İran, büyük bir savaş hazırlığında olduğunu ima edecek şekilde kendisine bağlı gruplar, medya ve destekçileri aracılığıyla Irak’ın kardeşlerine ve dostlarına karşı kışkırtıcı propaganda kampanyaları yürüttü. Bu savaş, Körfez ülkeleri ya da ABD’ye karşı değildi. Bilakis Irak hükümeti, meclis, medya ve toplumsal güçler gibi devlet kurumlarını hedef aldı. Dolayısıyla Iraklıların yaklaşmakta olan sorunu budur. Asıl tehdit; Bahreyn, Suudi Arabistan ya da Filistin’e değil Irak’ın kendisine, birliğine, bağımsızlığına, istikrarına, güvenliğine ve kalkınma projesine yöneliktir.