Hüseyin Şubukşi
TT

Sürekli değişen bir dünya!

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in İngiliz Financial Times gazetesine verdiği röportajda yaptığı “liberal değerlerin sona erdiği” değerlendirmesine Avrupa ve ABD’deki siyasi kesimlerden şiddetli tepkiler geldi. Söz konusu siyasi seçkinler, Putin’in sözlerini dünya barışını tehdit edecek ve uluslararası toplumun uzun yıllar içinde elde ettiği haklara ve sistemlere zarar verecek şekilde “özgürlüklerin bastırılmasının ve despotluğun” göstergesi olarak niteledi.
Siyasi analistler bu tür açıklamaları beyin ölümü gerçekleşmiş ve ölmek üzere olan küreselleşmenin tabutuna çakılan yeni bir çivi olarak değerlendiriyor. Buna kanıt olarak da ticari korumacılık politikalarının keskin bir şekilde hız kazanmasını ve ulusalcılık adı altında düşmanca ırkçılığın yükselmesini gösteriyorlar.
Nitekim dünyanın en büyük ikinci ekonomisi olan Çin, ekonomik büyümesinin temelini iç tüketime dayanır hale getirdi. Bu da bu yılın ilk çeyreğinde iç tüketim oranlarında yüzde 65’lik bir yükselişi destekledi. İstatistiklere göre ihracat, artık Çin’in ekonomik büyüme sağlama gücünün “temelini” oluşturmuyor. Yine haziran ayının verileri, 2006 yılında GSMH içerisindeki oranı yüzde 35 olan ihracatın 2018 yılında sadece yüzde 18’e ulaştığını ortaya koydu. Ancak bu rakam ve oranların sürdürülmesi oldukça zordur.
Buna ek olarak küreselleşmenin sona erdiği ve öldüğü tezini destekleyenler dünyanın 3 temel eksenden; ABD, Çin liderliği altında Asya ve AB’den oluşacağını, Rusya, Avustralya, Japonya ve İngiltere gibi ülkelerin ise birçok sorun zorluk ve engellerle karşı karşıya kalacağını düşünüyor. Prestijli bankacı ve yatırımcılardan biri ve ABD’nin köklü üniversitelerinden Bristol Üniversitesi’nde ekonomi alanında eğitim görevlisi olan Michael O'Sullivan’a göre yeni yaklaşımlara uygun olarak yeniden şekillendirilen ülkeler bulunuyor. Bu yaklaşımlar eski, geleneksel ve bilinen çıkarların temel aldığı kavramları değiştirecektir. ABD ve Kuzey Kore arasındaki mevcut devinim ve ABD Başkanı Trump ve Kuzey Kore lideri Kim arasındaki bariz dostluk göründüğü gibi nükleer sorun ile ilgili değildir. Bilakis iki Kore’yi birleşik ve güçlü bir oluşum içinde bir araya getirerek Çin’in özellikle Asya’da ve ardından bütün dünyada artan hegemonyasını ve yayılmasını zayıflatacak ekonomik oluşumlar olarak (Japonya’nın yanında) ABD kampına katmaktır.
Trump’ın Kuzey Kore liderine yönelik duyguları farklı ve ilginç.... Bütün dünya Kim Jong-un’u garip ve tuhaf birisi olarak görerek rejimini baskıcı olarak nitelese de çevre ülkelere terör ihraç edip tekfirci terörist gruplar kurmadığı, uyuşturucu ticaretinden faydalanarak buradan elde ettiği geliri komşu ülkelerdeki operasyonlarını finanse etmek için kullanmadığı konusunda hemfikir olduğu için Donald Trump kendisine saygı duyuyor. Trump’ın İran rejimine yönelik politikası ile karşılaştırıldığında, Kuzey Kore’ye yönelik politikasının farklı olmasının en önemli nedenlerinden biri de budur.
Kuzey Kore rejimi ve liderinin “tuhaflığı” her şeye rağmen İran gibi terörü destekleyen bir rejime göre çok daha fazla saygıyı hak ediyor.
Bu, değişen bir dünyanın gölgesinde, işe yarar bir özettir.