Hüda Huseyni
Lübnanlı gazeteci-yazar ve siyasi analist
TT

Erdoğan denklemi tersine çevirebilecek mi?

Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan hiç değişmiyor. ABD Başkanı Donald Trump ile G20 Zirvesi’nde görüşmesinin ardından Rus S-400 hava savunma sistemini satın alması halinde Trump’ın Türkiye’ye yaptırım uygulanmayacağını vurguladığı açıklamasını yaptı. Fakat Washington’dan bu yönde bir onaylama gelmedi.
Trump, bunu anladığını belirtti ancak yaptırımın ihtimal dışı olduğuna yönelik bir söylemde bulunmadı. Raporlar ise Washington’da Türk ekonomisini sarsacak sert ve ağır yaptırımların göz önünde bulundurulduğunu ve bazı yaptırımların ise Türk savunma şirketlerini hedef alarak ABD mali sisteminden uzak tutacağına işaret ediyor.
Erdoğan İstanbul’u kaybetmesinin intikamını almak istedi. Çünkü sonuç, İstanbul belediye başkanının yeniden seçilmesine ve siyasi analist ve yazarların uyanmasına yol açtı. Gazetelerden biri Erdoğan’ın adayının seçimleri kaybetmesini “deprem” olarak nitelerken bir diğeri “halkın zaferi” olarak aktardı. Tek muhalif gazete olan Cumhuriyet gazetesi ise tek adam yönetiminin ezildiğini yazdı.
Şu anda sorular, Türkiye’nin geleceği ve bunun Erdoğan’ın hegemonyasının sonu olup olmadığı etrafında dönüyor. Erdoğan hükümetinden biri şu değerlendirmede bulundu: Türkiye’nin yeni bir başlangıca ihtiyacı vardır... Erdoğan’ın zamanı artık sona erdi.
İstanbul, eski “tanrısına” büyük bir coşkuyla karşı çıktı. Ancak Erdoğan, İstanbul’un belediye başkanı makamına seçtiği Binali Yıldırım’ın CHP adayı Ekrem İmamoğlu karşısında sadece 13 bin oy ile kaybettiğini gördüğünde, seçimlerde usulsüzlük yapıldığını iddia etti.
Erdoğan’ın pozisyonu onu, aralarında YSK’nın da olduğu devlet kurumlarının büyük bir çoğunluğunu doğrudan kontrol etmeye itti. Bu nedenle, Erdoğan’ın iktidarında atanan YSK üyeleri, onun taleplerine boyun eğerek benzeri görülmemiş bir adımla usulsüzlük yapıldığı gerekçesi ile İstanbul seçimlerini iptal ettiler. İkinci kez düzenlenen seçimlerde İmamoğlu bu kez 806 bin oy farkıyla kazanarak muhalefetin 25 yıldan bu yana ilk defa İstanbul’u Erdoğan’ın partisinden almasını sağladı.
Baskıcı siyasiler, fark az olduğunda seçim sonuçları ile oynamanın ve halk onları desteklediği sürece demokratik kurumları parçalamalarının kolay olacağını bilirler. Şimdi ise hem Erdoğan hem de muhalefet için devran döndü.
Erdoğan’ın yaptığı birçok hata muhalefetin kesin zaferini ortaya koydu.  CHP ve diğer partiler, bu denklemi ulusal düzeyde de tekrarlayabilirler.
Erdoğan’ın demokratik kriterleri artan bir şekilde görmezden gelmesinden dolayı umutsuzluğa kapılmış olan Türkler için bu zafer bir umuttu. Erdoğan’ı destekleyen Sabah gazetesi bile “demokrasi kazandı” diye yazdı.
Erdoğan, halkın seçimini umursamayarak birinci seçimi iptal etti. Bunun üzerine seçimlerin yenilenmesi süreci bir demokrasi referandumuna dönüştü ve Erdoğan’ın tek adamlığa yönelmesine izin verenler artık uyandı.
Ancak ekonomik durgunluk ve yaşam koşullarına yönelik korkular da çok önemliydi ve bu korkular, siyasi sahneyi fiili olarak değiştirmeye başladı.
Popülerizmin etkili olduğu bu dönemdeki diğer ulusalcı liderler gibi Erdoğan da bir ekonomik büyüme dalgası içerisinde yetkilerini genişletti. Ancak dış finansman kaynaklarının tükenmesi ve faturaların ödenmesi ile bu büyüme şimdi gerilemeye başladı. Türk lirası son 10 yılda değerinin dörtte üçünü kaybederken sadece geçen yıl üçte birinden fazlasını kaybetti. Bu da enflasyonun daha çok yükselmesine neden oldu. Türk lirasının tamamen çökmesini engellemek için de Merkez Bankası, faiz oranını yüzde 24’e yükseltti. Bu da ekonomik faaliyetleri sınırladı ve hayatı daha da zorlaştırdı. Erdoğan’ın politikalarından faydalanan şirketler karamsarlığa kapıldı.
Muhalefetin Türkiye’nin en büyük ve zengin şehrinin kontrolünü ele geçirmesi ile şehir bütçesini nasıl yönetileceği gözetim altında olacaktır. Muhalefet; Erdoğan’ın partisini, İstanbul’un milyarlarca dolar olan bütçesini bir çıkar ağı olarak kullanmakla, şüpheli amaçlar ve Erdoğan’ın ailesi, dostları ve destekçileri için harcamakla suçlamıştı. İmamoğlu ise bu israf düzenini sona erdirmeyi vaat etti.
İstanbul’un kazanılması her ne kadar muhalafete bir kale kazandırsa da  Erdoğan’ın elinde halen çok imkan var. Her şeye rağmen o sadece cumhurbaşakanı değil, son asrın en güçlü Türk lideridir. Nitekim İstanbul yenilgisinin ardından partisinin grup toplantısında şunları söylemişti:
“Milletimizin verdiği mesajları görmezden gelerek kulağımızın üzerine yatma lüksüne sahip değiliz.”
Peki bu mesaj ve görmezden gelmemenin anlamı nedir? Erdoğan’ın bu soruya yanıtı şudur:
“Yaşanan hatayı düzeltmek için gereken adımları kararlılıkla atmaya devam edeceğiz. Biz tanımlamamızı kendi içimizde yapma kudretine sahibiz.”
Ardından gizemli bir şekilde sözlerine şunu ekledi:
“Ama bunu, dışarıdan birilerinin tanımlamalarına göre yapmayacağız.”
Bunun anlamı, Erdoğan’ın nerede başarısız olunduğu ve bunun nasıl düzeltileceğine kendisinin karar vereceğidir. Dolayısıyla İstanbul’u kaybetmesinin durumu daha kapsamlı bir bakış açısı ile ele almasına yol açacağı ve demokrasiye daha saygılı olmasını sağlayacağı beklentisinde olanların bu beklentilerini çok yükseltmemeleri gerekir. Çünkü Erdoğan, demokrasinin zaferini düzeltilmesi gereken bir hata olarak görüyor.
Mart ayında düzenlenen seçimlerde aldığı ilk yenilgiye verdiği tepkiyi bir hatırlayalım... İlk önce seçimleri iptal etti daha sonra anketler İmamoğlu’nun önde olduğunu ortaya koyduğunda söylemini yumuşatmak yerine şüpheli ve entrikalarla dolu bir kampanya başlattı. Kendisine bağlı medya, İmamoğlu’nu bir terörist olarak göstermeye çalıştı ve Yunanistan’ın onu gizlice desteklediğini iddia etti. Bizzat Erdoğan, CHP adayının Türkiye’nin 2016 yılındaki başarısız darbe girişiminin arkasında olmakla suçladığı FETÖ ile bağlantısı olduğunu öne sürdü.
Erdoğan halen iktidarda ve Ankara dışındaki görkemli sarayının tadını çıkarmayı sürdürüyor. Ama bundan sonra geceleri onun için çok daha zorlu geçecek. Zira eski AKP milletvekillerinden çoğu kendisinden vazgeçmeye hazır gibi görünüyor. Ülkenin eski Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ve eski Ekonomi Bakanı Ali Babacan ayrı bir parti kurmaya hazırlanıyor. Aynı şekilde eski Dışişleri Bakanı ve Başbakan Ahmet Davutoğlu da Erdoğan’ın liderliğindeki AKP’ye alternatif reformcu bir parti kurmayı planlıyor. Alınan bilgilere göre Babacan, Erdoğan ile görüşerek partisinin kuruluşunu (bu ay içerisinde) deklare edeceğini ve AKP’den istifa edeceğini bizzat haber verdi. Ulusal siyasi sahnede Babacan’ın dönüşü, yatırımcılar ve uluslararası piyasalar tarafından genel olarak memnuniyetle karşılanacaktır. Ama burada sorulması gereken soru şudur: Babacan Erdoğan’ın yenilmesini sağlayacak kadar büyük bir tehdit oluşturabilecek mi?
Muhalefeti hayal kırıklığına uğratan şey, Türkiye’de 2023 yılına kadar planlanmış hiçbir seçimin olmamasıdır. Dolayısıyla kaybettiğini geri kazanmak için Erdoğan’ın önünde yeterli zaman var. Ancak muhalefetin bu 4 yılı İstanbul’da ortaya çıkan yeni gücünden yararlanmak ve daha fazla siyasi güce sahip olması durumunda neler yapabileceğini göstermek için kullanma imkânı da var.
Bir Türk kaynak konuya dair şu bilgiyi verdi: Muhalefet liderleri, AKP’den ayrılan milletvekilleri ile birlikte mecliste muhalif bir blok inşa etmeyi planlıyor. Böylece meclisten başkanlık sistemi hakkında yeni bir referandum düzenlenmesi kararını geçirmeleri için yeterli çoğunluğa ulaşabileceklerini düşünüyorlar. Çünkü Erdoğan, sahip olduğu yetkileri elinde tuttukça yeni partinin mali piyasalar üzerinde önemli bir etkisinin olması muhtemel değil.
Muhalefetin Erdoğan’ın elinden sahip olduğu çoğunluğu alacak güçte olup olmadığı ya da bu bölünmenin kendisini etkileyip etkilemeyeceği ise halen belirsiz. Bu belirsizlik, özellikle de yeni siyasi tehditlerin Erdoğan’ı muhalif güçleri ortadan kaldırmak için yeni bir saldırı düzenlemeye itmesi halinde piyasaların sarsılmasına yol açabilir.
Sarsılmış olsa da Erdoğan’ı silip atmak için henüz vakit erken. Ancak kendisi daha iki yıl önce partisinin İstanbul’u kaybetmesi halinde Türkiye’yi kaybedeceğini söylemişti. Ana şehir İstanbul, Erdoğan’a siyasi hayatındaki en şiddetli ve ağır darbeyi vurdu. Bundan sonra sıra Türkiye’ye mi gelecek? Yoksa Erdoğan yeni seçimler aracılığıyla bu denklemi nasıl tersine çevirebileceğini mi düşünüyor?