Salih Kallab
Ürdünlü yazar. Eski Enformasyon, Kültür ve Devlet Bakanı
TT

Kushner’ın tüm çabalarına rağmen bir Filistin Devleti

Genç girişimci Jared Kushner’e meşhur Yüzyılın Anlaşması’nın bir parçası olan ‘Yüzyılın Fırsatı’ adlı girişimle ortaya çıkma konusunda kimin ilham verdiği bilinmiyor. Aynı şekilde kendisini, Arapların ve Filistinlilerin Manama Çalıştayı'na, Filistin halkının malum siyasi haklarına yönelik desteklerini yanlarına almadan yalnızca ekonomik dürtülerle gideceklerine kim inandırdı, o da belli değil.
İstihbarat verilerine göre Kushner, Arapların ve Filistinlilerin tek bir istisna bile olmadan halen birlikte olduklarına ve Filistin ile Filistin davasına tutunduklarına inanmıyordu. Ekonomik güdülerle ‘çalıştaya’ katılmak için Manama’ya gelmiş olsalar da Filistin halkı, 4 Haziran 1967 sınırlarında, başkenti Doğu Kudüs olan bağımsız bir devlet kurma hakkından vazgeçmiş değil.
Bu noktada belirtmek gerekir ki Arapların çoğu, Bahreyn Krallığı'nın başkentine Jared Kushner’in tam olarak ne istediğini, ‘Yüzyılın Fırsatı’ adını verdiği şeyle ne hedeflediğini öğrenmek için gitti. Bununla birlikte ekonomi ile siyasetin birbirinden ayrı düşünülemeyeceğine, bunların bir madalyonun iki yüzü olduğuna dair köklü bir inanç taşıyorlardı. Bu madalyon, Başkan Donald Trump’ın ‘Yüzyılın Anlaşması’ adını verdiği şeyin ta kendisidir. Bu şey, halen bilinmezlik sınırları içerisindedir. Zira Amerika’nın buna dair tüm açıklamaları söylemden öteye geçmeyen, biraz bile ciddiye alınmayacak sözlerdir.
Kushner, henüz Bahreyn topraklarına ayak basmadan bir Filistin devletinin kesinlikle söz konusu olmayacağını ısrarlı bir şekilde belirtmişti. Trump’ın da defalarca dile getirdiği bu konu, bazı şarkiyatçıların satırlarının sonucu olarak Arapların toprağa ya da mekâna bağlı olmadığına dair bir düşüncenin varlığı anlamına gelmez. Elbette bu, içi boş ve doğruluğu olmayan bir sözdür. Haçlıların, iki asrı aşkın bir zaman sonra Filistin’den sökülüp atılması ve Cezayir’in 132 yıl süren Fransız yerleşimci sömürgesinden kurtarılması da bunun en büyük delilidir.
Arap ülkelerinin çoğunun sahne olduğu ürkütücü kırılmalardan ve ABD'nin uluslararası kararlar ile dünya ülkelerinin çoğunun düşüncesine aykırı olarak İsrail’e yönelik gözü kapalı taraftarlığından sonra bazı Arapların ve Filistinlilerin yüreğini umutsuzluk esir almış olabilir. Sonra Filistin Kurtuluş Örgütü ve Ulusal Yönetim liderliğinde Filistin halkı, Nazilerin Avrupa ülkelerini işgal ettiklerinde yaptıklarını akla getiren İsrail faaliyetlerine rağmen önce 1948, sonra da 1967 yılında bir kısmı işgal edilmiş olan vatanı Filistin’de kalma konusundaki ısrarını sürdürüyor.
Jared Kushner, Manama Çalıştayı'na belirli sınırlara mahkûm ve belirli bir süre geçerli olacak ekonomik vaatlerle değil, ülkesinin büyükelçiliğini Tel Aviv’den Kudüs’e taşıyarak Kudüs’ü İsrail’in ebedi başkenti olarak tanıma kararından vazgeçmiş olarak gelmeliydi. 
Aynı şekilde Amerikalıların da Araplara ve Filistinlilere pazarlamaya çalıştıkları bu malın bozuk olduğunun farkına varmaları gerekir. ‘Seni unutursam ey Kudüs, beni unuturlar’ şeklindeki Siyonist söyleme inanıyorlarsa Filistin’in aynı zamanda Arap geçmişi olan uzak tarihine başvurmaları gerekiyor. Araplar ve Filistinliler, Haziran 1967 sınırlarında bir Filistin devleti şeklindeki tarihi pazarlığı kabul etmişlerse de Binyamin Netanyahu’nun benimsediği bu yaklaşım ve ABD'nin Ortadoğu’daki çatışmaya karşı tutumu bu şekilde devam ederse bu pazarlıkta serbest olacaklardır.
İlki ve muhtemelen de sonuncusu düzenlenen Manama Çalıştayı'na dönecek olursak... Bahreyn Krallığı'nın Bağdat Büyükelçiliği'nin Irak Hizbullahı tarafından Filistin’i savunmak veya Filistin davasını desteklemek için hedef alınmadığını dikkate almak gerekir. Bu olsa olsa İran’ın Mezopotamya ülkesinde, Suriye’de, Lübnan’da, Gazze ve Yemen’de askerî, istihbarî ve siyasi uzantıları olduğunun kanıtıdır. Bahreyn Büyükelçiliği'nin hedef alınması, İran’ın tüm sınırları aşan uzun koluna karşı duran tüm Arapların da hedef alınmasıdır.
Müslümanlık bakımından kardeş, coğrafya bakımından da dost ve komşu bir devlet olması beklenen İran’ın önde gelen liderlerinden birinin ağzından yaptığı ve sınırlarının Yemen’den Afrika Kıtası'na dek uzandığını ifade ettiği açıklaması da bunu doğruluyor. Bu demek oluyor ki Tahran şu an en yakın kardeşleri olması beklenen Araplarla olan çatışmasını, öfkeli bir mezhep çekişmesi adı altında ele geçirme mücadelesi olarak görüyor. Nitekim Arap Körfezi’nde olup biten bunca şey, Amerikalılardan ziyade yakından ve uzaktan tüm Arap ülkelerini hedef alıyor. Önümüzdeki günler birçok gerçeği de beraberinde getirecek.
Kushner, Manama Çalıştayı'na getirdiği şeyi pazarlamaya çalışırken, “Ortadoğu’da yeni bir gerçeklik tasarlamamız gerekir” dedi. Bununla kastettiği yeni gerçekliğin kabul edilemez olduğunu, hatta karşı çıkılacağını bilmesi lazımdı. Hele ki bu gerçeklikte Filistinlilerin merkezi bir konumu yoksa ve 4 Haziran 1967 sınırlarında, başkenti Doğu Kudüs olan bir ulusal devletleri olmayacaksa...
Bu noktada işaret etmek gerekir ki gerek parti gerekse birey ekseninde etkin olan ve 2002 yılında Beyrut Arap Zirvesi'nden çıkan karara uygun bir Filistin devleti kurulmaksızın ne bu tarihi düğümün çözüleceğini ne de Ortadoğu’daki çatışmaya son verileceğini bilen İsrailliler var. General İzak Rabin’in Filistinliler ile ‘adil’ bir anlaşmaya varmadan İsrailliler için bu bölgede bir gelecek olmadığına ve varsayılan tüm çözümlerin patlamaya hazır bomba olacağına dair düşüncesinin bedelini hayatı ile ödediği biliniyor. Rabin’in pratik önlemlere dönüştürdüğü bu kanaatine göre bölgede bir İsrail devletinin hayatta kalması ancak bir Filistin devleti için Filistin’in yanı sıra İsrail’in de imza atması ve nefret ile askerî güçten uzak olarak uzlaşılması ile mümkündür.
‘Siyonist göz iltihabına’ uğramayan Amerikalıların bunu çok iyi bildiği ve doğruların farkında olduğu varsayılıyor. Doğrusu Binyamin Netanyahu’nun şu an Washington’ın teşvikiyle yaptığı tüm gösteriş boşa. Yetmiş yılı deviren bu çatışmanın akla yatkın ve kabul edilebilir bir çözümü olabilmesi için İzak Rabin gibi biri şarttır. Söz konusu çözümse iki devletli çözümden başkası değildir. Bu çözüm, 4 Haziran 1967 sınırlarında, başkenti Doğu Kudüs olan bir Filistin devleti ile 1948 sınırlarında bir İsrail devletiyle sonuç verecek.
1967 savaşında Doğu Kudüs’e giren ilk İsrailli olan General İzak Rabin, şahinler kampından güvercinler kampına aktardığı şu düşünceye vardı:  Bunca savaş ve uzun yıllardan sonra İsrail’in ihtiyacı olan daha fazla işgal ve zafer değil, Filistin’in İsrail'in varlığını tanıması ve onayına dair tarihi bir belge imzalamasıdır. Tabii sonunu getiren, Filistin-İsrail uzlaşı belgesinin imzalanmasının yıl dönümü kutlamasında sırtına isabet eden kurşun oldu.
Bunu, damadı Jared Kushner’den önce Başkan Donald Trump’ın bilmesi, anlaması gerekir. Onun, sözü edilen ‘çalıştayı’ İzak Rabin’in yaptığını yaparak 4 Haziran 1967 sınırlarında bir Filistin devletini tanıma festivaline çevirmesi lazımdıi İçi boş iddialara tutunması değil.
Yaptığı her şey, tarihi hale gelen ve Filistin halkının tüm dünya tarafından kabul edilen meşru haklarını yerine getirmedikçe son verilmesi mümkün olmayan bu çatışmanın özünü kavrayamamış olduğunu gösteriyor.