Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un çağrısı ile Paris’te bir araya gelen 59 devlet ve bir dizi uluslararası ajansı kapsayan “Lübnan için Uluslararası Destek Grubu” nun sonuç bildirgesi geçen yıl 7 Eylül’de yayınlandı. Bildirgenin birinci paragrafında aynen şöyle deniliyordu: “ Uluslararası Destek Grubu; Lübnan Cumhurbaşkanı ile Başbakanı’na diğer Lübnanlı taraflarla koordinasyon içinde, tüm Lübnan kurumları, ekonomik kuruluşları ve vatandaşların, şeffaf ve demokratik bir ortamda bütün görevlerini yerine getiren bir devlet içerisinde siyasi ve ekonomik istikrara katkıda bulunması için hükümet reform programını hızlandırma çağrısında bulunmaktadır.”
Ancak bu, pratikte borca batmış olan Lübnan devleti idaresinin siyasi yönünü değiştirmedi. Yolsuzluk ile mücadale ve israfı önleme ile ilgili siyasi açıklamalar ve sözel yorumların bolluğuna, reform ve yolsuzlukla mücadele çağrılarının yükselmesine rağmen Lübnan devleti, sonu gelmez bir dizi çatışma ve anlaşmazlıklar içinde boğulmayı sürdürdü.
Böylece; örneğin, devleti 2 buçuk yıl işlemez hale getiren cumhurbaşkanlığı seçimlerinin ardından bu kez, “ Eylem” hükümeti kurulana kadar kota, bakanlıkların dağılımı ve temsil boyutu ile ilgili kavgalarla tam 8 ay geçti. Ama çok geçmeden bu hükümet, eylem hükümetinden hükümetin işleyişini engelleyen bir boks ringine dönüştü. Yine bu nedenle, ciddi olarak reformu ele almayan, israf ve hırsızlıkları hiçbir şekilde durdurmayan ama banka mevduatları üzerindeki vergiyi % 7’den % 9’a çıkarmayı – şimdi bu oran % 11’e ulaşmıştır- öneren bir bütçeyi görüşmek için Bakanlar Kurulu 20, Meclis Bütçe ve Mal Komisyonu ise 31 kez bir araya geldi. Bu reformcu bütçe kapsamında devlet başlangıçta, nargileye 1000 Lübnan Lirası oranında vergi uygulamayı düşündüğünü deklare etmekten de kaçınmadı. Ama bu vergi, kamuoyunda tam bir alay konusu olduğu için devlet geri adım atmak zorunda kalsa da vazgeçmedi. Bu 1000 Lübnan Lira’sı vergi oranı nargile yerine sigaraya uyguladı.
Bir devlet düşünün ki 90 milyar doları aşan kamu borcuna altında inliyor ama Arap atının geliştirilmesi için 300 milyar dolarlık bir fon ayırmak, 20 yıldır elektrik fabrikaları için “yakıt” ithal eden belirli bir tüccar ve komisyonculara grubuna kar olarak yarım milyar dolar ödemek gibi hırsızlık ve israfa yol açan durumları ortadan kaldırmaya çalışması gerekirken çözümü, nargile ve sigara paketlerine vergi uygulamak, katma değer vergisini % 15’e çıkarmakta arıyor. Asıl ilginç olan ise; bu fabrikaların doğalgaz ile çalışıyor olması ve Lübnan devletinin, Kuveyt’in önerdiği gibi ithalatın devlet tarafından yapılması yani ülkenin yakıt ihtiyacının doğrudan devlet tarafından karşılanması seçeneğini reddetmesidir.
Bir devlet düşünün ki; Maliye Bakanı çıkıp Lübnan – Suriye sınırında kaçakçılık için 124 yasadışı geçiş noktası kurulmuş ve her birinin bir adı ve kendi özel devletini kurmuş gibi bir lideri olduğunu, limanlardan havalimanına yasal geçiş noktalarının da kaçakçılık ve vergi kaçakçılığı için açık bir kapıya dönüştüklerini deklare ediyor. İşte bu devlet; artan kamu açığını azaltmak için bu tür hırsızlıkları, komisyonculuğu ve kamu mallarının yağmalanmasını durdurmak yerine maaşlarda kesintiye gidiyor ve halkın bütün kesimlerini kapsayan vergiler uyguluyor.
Fransız yetkililer ise Beyrut’u ziyaret ediyor ve hüzünlü bir şekilde ayrılıyorlar. Birkaç ay önce Cedre (Sedir) Konferansı kararlarını takipten sorumlu Fransa temsilcisi Büyükelçi Pierre Dukan tek kelimeyle şunu söylemişti: “ Bu ülkenin düzeleceğine dair hiçbir ümit yok.” Buna rağmen yetkililer, devleti iflas ettirme yolundaki zafer yürüyüşlerini sürdürüyorlar. Örneğin Kabr Şamun gibi bir olay yaşanıyor ve hükümet işleri 2 ay askıya alınıyor. 2019 yılı neredeyse sona erecek ama devlet hala reformist olduğu iddia edilen 2019 bütçesini görüşüyor. Çünkü ülkenin adım adım mezarına doğru ilerlemesi, Lübnanlıların her gün kötü ekonomik koşullar, işsizlik ve vergileri protesto etmek için gösteriler düzenlemeleri veya “düzelme ümüdi” olmayan bir vatanı terk edip göç etmeleri bu yetkilileri hiç ilgilendirmiyor.
Asıl ironik olan ise, bu felaketi yaratan ve Lübnan’ın dış borcunun bu astronomik rakama ulaşmasına neden olan politikacıların, yetkililerin, parti liderleri ve korunan otoritelerin bizzat kendisinin reform yapacaklarını, yolsuzlukla mücadele edeceklerini, yağma ve israfı önleyeceklerini söylemeleridir. Lübnanlıların daha önce de tanık oldukları hikaye bir kez daha tekrarlanıyor. İç savaş döneminde de siperlerde savaşanlar ateşkes imzalandığında alacalı üniformalarını çıkarıp kravat, takım elbise giyerek ülkenin siyasi liderleri olmuşlardı. Dolayısıyla savaşı başlatanlar barışı nasıl sağlamışlarsa iflasa neden olanlar da refahı getirebilirler.
Birkaç hafta önce milletvekilleri, bütçenin yeni bölümlerini tartışırken, rüşvet, komisyonculuk, kota, hırsızlıklar ve adam kayırmalar ile mücadelenin gerekliliği hakkında nutuklar atarken; halk onları, omuzlarında kanatları ile gökten inmiş melekler zannetmiş olabilir. Ama hayır, halk, felaketin kaynağının onlar olduğunu ve aynı sahnenin bir kez daha tekrarlandığını biliyor. Siyasi gruplar hem hastalığın hem de ilacın kendisi. Bu, kötü kader gibi bir şey. Tam anlamıyla boş ve korkutucu bir halka. Asıl korkunç olan ise Lübnanlıların, umutsuz, yorgun ve kaderlerine teslim olmalarıdır. Çünkü ne zaman değişim talebi ile harekete geçseler bizzat politikacılar tarafından mezhepçilik kırbacı ile kırbaçlanıyorlar.
İronik olan bir başka durum ise; ülkedeki yetkililer ile siyasilerin bir anda kendilerine gelip, kaderine teslim olmuş halka olmasa da uluslararası kurumlara vermeleri gereken bir hesap olduğunu fark etmiş olmalarıdır. Cedre (Sedir) Konferansı’nın taraflarının vaatlerini yerine getirmesi için değil, dünyanın Lübnan’a güvenilir bir ülke olarak davranmasını sürdürmesi için bu hesabı vermeleri gerektiğini, Lübnan’ın iflas etmiş ve yükümlülüklerini yerine getiremeyen bir devlet olarak tasnif edilmeye yaklaştığını anlamış olmalarıdır. Bu bağlamda; kesin kuralları olan ve 2008 yılında ABD’de yaşanan bilindik “Mortgage” krizinin ardından ABD’nin içinde bulunduğu kötü durumu açıklamaktan kaçınmayan 3 uluslararası derecelendirme kuruluşu olduğu bilinmektedir.
İşte bu 3 kurumdan biri olan Fitch Ratings derecelendirme kuruluşunun 23 Ağustos’ta yayınladığı ve Lübnan’ın notunu “ccc” ye düşüren raporu, Lübnan için şok ediciydi. Fitch Ratings raporunda ayrıca şunu da ifade etmişti: “Devlet borcunu dengelemek için güvenilir bir orta vadeli plan yok. Lübnan ekonomisine güvensizliğin kaynağı ise; siyasi istikrarsızlık, hükümetin etkisizliği, ekonomik büyümenin bozulması ve jeo-stratejik tehlikeler, devletin tarafsızlık vaadini yerine getirememesi nedeniyle Lübnan ve Körfez ülkeleri arasındaki ilişkilerin zayıflamasıdır.”
Bir diğer uluslararası derecelendirme kuruluşu Moody’s; müdahaleler, çağrılar ve reformların gerçekten de uygulanacağına yönelik yeni vaatlerde bulunulmasının ardından Lübnan’ın notunu sadece “C”ye düşürdü. Standard & Poor’s ise; Lübnan devletine, ekonomiye yönelik reformları gerçekten de hayata geçirmeye başladığını kanıtlaması gerektiği 6 aylık bir süre tanıyarak geçici olarak notunu düşürmeyip “-B” derecesinde bıraktı. Ancak bunun gerçekleşmemesi halinde Lübnan’ı yükümlülüklerini yerine getiremeyen bir ülke olarak tasnif edebilir ki bu, başarısız bir devlet olduğu anlamına gelmektedir.
Bu atmosferde Cumhurbaşkanı Mişel Avn; kredi derecelendirme kuruluşlarının yarattığı korkuyu dindirmesi ve kötüleşen duruma bir çözüm bulması umut edilen reformları görüşmek için bütün politikacıları ve parti liderlerini, Pazartesi günü kapsamlı bir ekonomik toplantıya çağırdı. Toplantı sonunda ise; Lübnanlılara ülkeyi kurtarmak için herkesin fedekarlıkta bulunması gerektiğine yönelik yapılan çağrıların ortasında ekonomide acil durum ilan edilerek, acil durum komisyonu kurulacağı deklare edildi. Bu da halkın aklına şu soruyu getirdi: Kurban daha neyini feda etmeli? Yani asıl fedakarlık yapması gerekenler halk değil, Lübnan’ı çökmenin ve iflasın eşiğine getiren siyasilerdir.
Ama bizler, yağmalanmış ve politikacıların kamu malını talan etmekle meşgul olduğu, uzun zaman bu felaketi yaratanlar ile reform ve devleti kurtaracak mucizeyi gerçekleştirecek olanların da aynı politikacılar olduğu gerçeğinden yola çıkarak devletin vaad ettiği reformları hayata geçirme gücüne sahip olduğu konusunda kuşkuların devam ettiği bir ülkede yaşıyoruz.
Belki de bu nedenle örneğin, Maruni Patriği Beşara er-Rai’nin toplantının ardından Salı günü çıkıp Lübnanlıların söylemek istediklerini dile getirmesi garip değildir: “Her seviyedeki devlet memurları siyasi, ahlaki ve mali olarak yozlaşmışlardır. Bunlar, ekonomik ve finansal büyümeyi, kaçakçılık, vergi kaçakçılığı ve yolsuzlar ile mücadeleyi ihmal ederek halkın ihtiyaçlarını ve temel haklarını ihmal etmektedirler. Bu yüzden; hazine boş dediğinizde, aslında onu boşaltıp ceplerine doldurdunuz anlamına gelmektedir.”
Son olarak şu soruyu soralım: Kibirli politikacılar, kendi dönemlerinin birikimi olan yolsuzluk ile nasıl mücadele edebilirler?
TT
Lübnan ve başarısız devlet
Daha fazla makale YAZARLAR
لم تشترك بعد
انشئ حساباً خاصاً بك لتحصل على أخبار مخصصة لك ولتتمتع بخاصية حفظ المقالات وتتلقى نشراتنا البريدية المتنوعة