Hazım Sağıye
TT

'Kutsal' Filistin sorununu yeniden siyasallaştırmak için...

İran, Kudüs ve Filistin’i “temsil edebilir” hale gelmişse bu, Filistin sorunu ve onu anlama yolları ile ilgili bir problem olduğunu ortaya koymakta.
Doğrusu İran, ne Filistinlileri “temsil eden” ilk gelip geçici ne de buna ilk kalkışan güçtür.
Hafız Esed’in de aynı şeyi yapabildiğini ve bunda hiç kimsenin ulaşamadığı bir yere ulaştığını hatırlatmak yeterlidir.
Hafız Esed’in ordusu ve destekçileri, İsrail’in öldürdüğünden çok daha fazla Filistinliyi öldürdü.
Esed, Filistin Kurtuluş Örgütü’nün (FKÖ) bölünmesini ve 1982’de yenilgisi ile sona eren savaşlarda boğulmasını sağladı.
Bu savaşlar, FKÖ’nün koma halindeyken Oslo’ya gitmesine yol açtı. Ama bütün bunlara rağmen Baba Esed’in Filistinlileri temsili hiç zayıflamadı.
Hafız’ın oğlu Beşşar, Şam’daki Yermuk Kampı’nı yıktı ama o da Filistin’i temsil etmeyi sürdürdü. Suriye Arap Cumhuriyeti’ni bütün her şeyi ile babasından miras aldığı gibi bu temsili de miras aldı.
İsteyen herkesin ne yapmış olursa olsun Filistinlileri ve sorunlarını “temsil etmesi” ni sağlayan problem nerede gizli?
Elbette ağır şiddet var ve çokça da uygulandı. Ama şiddetin açıklamadığı bir şey de var, o da akıl ve gönüllerdeki dengesizliktir.
Nesiller boyu bu meselenin tanımlanma biçimi muhtemelen  sorunun en önemli nedeni oldu.
Özellikle büyük bir bölümü askeri ve az bir bölümü sivil ve başarılı olan Arap sistemi, Filistin’in meşru siyasi taleplerini elinden alarak onu kutsal bir davaya dönüştürdü.
Amaç; toplum, devlet, halk için gerçek başarılar elde ederek bu kutsalı, kirli olan ile yüzleşmesinden kurtarmaktı. Ancak kutsal dava, doğası gereği kusursuz ve tartışmaya kapalıdır. Yani anlatmakta olduğu hazır hikayeye ne bir harf eklenebilir ne de bir harf eksiltilebilir.
Dolayısıyla “şeytan ayrıntıda gizlidir” sözünün aksine “şeytanı dışarıda bırakan” bu kusursuzluk ve kapalılığa bağlı kalmalı ve hataları ona göre değerlendirmeliyiz.
Filistin meselesine yönelik politikaların muhasebe, özeleştiri, ciddi bir şekilde tartışmaya açılma çabalarının düşmanlık ya da ona ihanet gibi görülmesinin nedeni de budur.
Bundan dolayı Filistin meselesinin haklılığına rağmen onu kuşatan herkes efsanelere karşı zayıf hale gelmiştir.
Kendisine toprakların kurtuluşundan öte bir anlam kazandırılarak kutsallaştırılan ve tabu hale getirilen meseleleri her zaman kuşatan şey de budur.
Buna göre; atılan her bomba, Filistin’e daha çok yaklaşmak, yeni “kırmızı çizgi”ler belirlemek, geleceğin belleğinin önünde saygıyla eğileceği tarihi bir gün demektir.
Her bir tokat, bizlere atılmış olsa bile bir destandır. Bu nedenle, birkaç gün önce Lübnan–İsrail cephesinde yaşananlar, her zaman alaya alınmaya gönüllü olan zihin ile alay etmek gibiydi.
Derin bir yenilgi ve hayal kırıklığı duygusunun söz konusu efsanevi bilincin daimi yol arkadaşı olduğuna şüphe yoktur.
Böylece, meselenin işlevinin nasıl da büyütülüp 1948 yılında Mısır, Irak ve Ürdün arasında olduğu gibi dış politikada rekabetten, özellikle de Suriye’de milliyetçi ve güvenlik temelli rejimler ile yaygınlaşmaya başladığı gibi bizzat rejimin dayandığı iç koşullardan birine dönüştürüldüğüne tanık olduk. Ancak Arap güvenlik sistemi bu anlamı pekiştirip geliştirerek yaygın olan, bilinçte zaten çarpık olan noktayı daha çarpıklaştırıp tabu ve kusursuz kutsal eğilimi daha da sağlamlaştırmıştır.
Kendisini büyüten efsanenin gücü sayesinde üretilen kutsal, üreticisinden daha güçlü hale geldi.
Kendisine tekrar hakim olmadan önce şarkı, şarkıcıya isyan eder oldu.
Bizzat Cemal Abdun-Nasır, 1967 hezimetinin ardından Rogers Planı ve 242 sayılı kararı kabul ettiğinde ve Hafız Esed 1976 yılında Lübnan’a girdiğinde bu yaptıkları ihanet olarak görüldü.
Filistinli politikacıların (Nasır ve Esed gibi aktörlerden bağımsız olarak) kendilerine özgü bir dilinin olmaması, bu durumu daha da kötüleştirdi.
Onlar da kutsallık söylemlerine kapıldıkları için politik eylemleri – ki bunlar doğası gereği kutsala ait değildir- kutsala tezat gibi görüldü.
Düşünce ve kuramlara en çok ihtiyaç duyan eylemlerde minumum düzeyde düşünce ve kuramlar ürettiler.
Bu nedenle, kültürü olmadığı için kendisinden daha kolay şüphe edilen ve sorgulanabilen politikalara ayak uyduran “Cesurların Barışı” gibi sefil ve sıkıcı sloganlar dışında onlardan bir şey duyamadık.
Haklarını efsaneler değil politika aracılığı ile savunan İsrail’deki Filistinlilerin ise çevrelerini etkilemeleri yasaktır. Olur da çevreleri böyle bir girişimde bulunduğunda “ilişkileri normalleştirmek” ile suçlanırlar.
Sorunun kutsanarak tabu haline getirilmesi onun donuklaşmasına neden oldu. Daha önce binlerce kez tekrarlanan şeye bir nokta ya da virgül bile eklemeye izin verilmedi. Bu meseleyi, hareket eden, yükselen ve alçalan siyasi bir mesele olarak görenler ise kutsal efsanenin büyülü çevresinden uzaklaştırıldı.
Buna ek olarak; meselenin kutsal bir tabuya dönüştürülmesi kendisini diğer herhangi başka bir sorun ile birlikte yardımlaşmasından da mahrum bıraktı. Bu bakışa göre, dünyadaki diğer sorunlar onun rakibidirler ve değerini eksiltmektediler.  Kutsal tabu aynı zamanda meselenin, hareketli ve farklı sorunları olan dünya ile etkileşime girmesini de engelledi.
Meselenin bu şekilde anlaşılması, çoğulculuğu öldürmek için son derece etkili bir araca dönüştürmesini sağladı. Aynı şekilde istese de istemese de kendisini despot yöneticinin müttefikine dönüştürdü.
Dolayısıyla bu tür bir yolun, coşkulu, mezhepçi, ırkçı hatta daha da kötü bir bilince götürmesi tesadüf değildi.
Şimdi Filistin halkının karşı karşıya olduğu tıkanıklık, İsrail’in ırkçı ve küstah şiddeti, tehlikeli ve haksız Yüzyılın Anlaşması’nın dayatılması olasılıkları ile Filistin meselesinin yeniden siyasallaştırılması, sorgu ve tartışmalara açılması, her meselede olduğu gibi bunda da farklı görüşlere açık hale gelinmesi Filistin davasını  yeniden canlandıracak ya da en azından herhangi birinin kendisini temsil ettiğini iddia etmesini engelleyecektir.
Filistin sorunu bugün herkesin kulu ve oyuncağıdır ve bu durdurulmalıdır!