Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron İran’ın karar alma mekanizmasına nüfuz ederek nükleer anlaşmayı Washington’ın çekilmesinden önceki haline getirmek isterken İran-ABD krizinin akabinde kendisini şu soruyla karşı karşıya buldu; ABD’nin İran’a uyguladığı azami baskı politikasının hedeflenen meyvelerinden bazılarını vermeye başladığı bir zamanda Fransa’nın bu politikanın etkilerini azaltmaya çalışmasının arkasındaki asıl nedenler nelerdir?
Fransa Cumhurbaşkanı G7 Zirvesi’ne ev sahipliği yaptığı sırada ani bir davetle İran Dışişleri Bakanı Muhammed Cevad Zarif ile bir araya gelerek monotonluktan çıkmaya çalıştı. ABD Donald Trump ise her zamanki çıkışlarında olduğu gibi ABD tutuculuğunun ötesine geçerek, kendisine manevra alanı bıraktı ve İran hakkında sıcak açıklamalar yaptı. Trump’ın bu hareketi, Fransız diplomasisine bir destek olarak görülürken, ona uzun zamandır özlemini çektiği cazibeyi geri getirdi.
Macron üstlendiği görev için başta Almanya ve İngiltere olmak üzere Avrupa ülkeleri tarafından atanmış gibi görünüyor. Çünkü kendilerini, Washington’ın nükleer anlaşmadan çekilmesinin en büyük kaybedenleri olarak görmelerinin yanı sıra bu adımı, İran arenasını Çin ve Hindistan’a açık bırakan bir hareket şeklinde algılıyorlar.
İran’a 2015 yılında Viyana’da imzalanan nükleer anlaşmaya uymaya devam etmek, Körfez sularının güvenliği ve seyrüsefer özgürlüğünü tehdit etmemek ve daha sonra Orta Doğu’da güvenlik ve uzun vadeli nükleer düzenlemeler üzerine yapılacak görüşmelere itmek için yapılacak müzakereler karşılığında 15 milyar dolarlık kredi verileceğini varsayarsak Macron girişiminin hazmedilmesi zorlaşıyor.
İran'ı tanıyanlar, Tahran'ın başta Fransa olmak üzere Avrupa ülkelerini istediği konuma getirdiğinin farkındalar. İran rejimi, her zaman olduğu gibi öncelikli meselenin özünden uzaklaşan yeni bir gerçekliği dayatmak için sorun yaratma politikasını kullandı ve daha sonra yarattığı bu sorunu müzakere etti. İran, Batı’ya geçici olarak nasıl zarar vereceğini biliyordu. Basra Körfezi'ndeki (Arap Körfezi) uluslararası deniz seyrüsefer özgürlüğü ve petrol tankerlerinin güvenliği başlıca sorun haline gelirken bunu, İran'ın nükleer programını sürdürmesi, Tahran'ın bölgeye sızması ve devletlerin egemenliğini istikrarsızlaştırıcı faaliyetlerine karşı duyulan endişe takip etti.
İran bir kez daha, Avrupalıları kendisinden daha fazla telaşlandırıyor gibi görünen ABD’nin azami baskı politikası karşısında batı stratejik bloğu içindeki çıkar çelişkilerinden faydalandı.
Bugün sorulan soru ise şu; İran, Fransız girişiminin başarıya ulaşması veya en azından Trump ile Ruhani’nin bir araya gelmesiyle, ABD’yi istediği gibi konumlandırmayı başarabilir mi? Aslında, Fransa Cumhurbaşkanı adeta mayınlı bir tarlada yürüyor. Girişiminin başarısı önünde çok fazla engel bulunuyor. Bunlardan ilki ABD Başkanı Trump’ın Macron’u böyle bir başarıyla ödüllendirmek istememesi. Öyle ki Trump geçtiğimiz hafta yaptığı bir açıklamada, Washington’ın İran’la müzakere etmek için üçüncü bir tarafa ihtiyaç duymadığını açıkça söylerken yaptırımları hafifletmeyeceğinin de altını çizdi. İkincisi ise ABD yönetimindeki İran’a azami baskı politikasına bağlı olan tutucular ve yeni bir anlaşma şansı olduğuna inanan diğer birkaç yetkili arasındaki bölünmenin ele alınması. Bununla birlikte İran rejimi içinde de nispeten esnek olan Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani kanadı ile sert kanat İran Devrim Muhafızları Ordusu (DMO) arasında bir bölünme de var.
Görünen o ki şuana kadar her iki tarafta da tutucular galip oldu. Bu durum Macron'un girişimini baltalıyor ve girişimin yanı sıra Avrupalıların iki tarafın tutucuları arasına sızma girişimlerinin başarısızlıkla sonuçlanmasına neden oluyor. İran'ın nükleer anlaşmadaki yükümlülüklerini azaltmaya yönelik üçüncü aşamaya geçme kararı, Macron'un çabalarına kabus gibi çökerken Trump'ın İran’a kredi verilmesi önerisini kabul etme şansı da giderek azalıyor. Bununla birlikte Beyaz Saray Ulusal Güvenlik Danışmanı John Bolton, İran’a ‘yapmaması gerekeni yapmayı bırakması’ için herhangi bir ekonomik teşvik fikrini reddettiğini söyledi.
Diğer yandan “İran’la diplomatik dil işe yaramıyor” diyerek İran rejimini ‘yasa dışı’ olarak nitelendiren ABD'nin İran Özel Temsilcisi Brian Hook da Fransa’yı endişelendiriyor.
Elbette İsrail'in Cumhurbaşkanı Macron’un girişimine yönelik tutumunu görmezden gelemeyiz. İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, henüz Tahran'la pazarlığa oturma zamanının gelmediğini söyledi. Netanyahu'nun şapkasında birden fazla tavşan var ve onları siyasi geleceğini belirleyecek seçimin arifesinde ABD-İran yakınlaşmasını engellemek için her an çıkarabilir.
Fransa Dışişleri Bakanı Jean-Yves Le Drian’ın dediği gibi Fransız tarafı bile kaderini ‘Başkan Trump’ın muafiyetler tanıyacağı varsayımına’ bağlamış durumda. İran ise muafiyetler tanınmasını değil, yaptırımların tamamen kaldırılmasını istiyor.
Öte yandan ABD Başkanı değişkenliği ve ‘tarihi’ buluşmalara olan tutkusuyla herkesi şaşırtabilir ve Ruhani ile bir araya gelebilir. Eğer bu görüşme gerçekleşirse İran Cumhurbaşkanı, ülkesinin ABD’nin ablukası için kayda değer bir atılım yapmış ve - sembolik de olsa - içeride kendisini eleştirenlere karşı zafer kazanmış olacak. Trump ise sürekli kendisine rakip olarak gördüğü Obama'ya karşı üstünlük elde edecek.
Bir yandan savaş çığırtkanı diğer yandan da dogmatik bir ideolog olmadığını kanıtlayan Trump, bir sonraki Beyaz Saray yarışında şansını destekleyen pragmatik bir mükemmelliğe ulaşmayı hedefliyor. Ancak böyle bir görüşmenin sonuçları iki lider için de içeride alınacak sonuçların ötesine geçemeyecek. Washington, bugüne kadar Tahran'dan gerçekten ne istediğine karar veremedi. İran rejimi kendisini ateşe atmadan, Tahran'ın pratikte yapabileceklerini doğru bir şekilde değerlendiremedi. İran da Trump’ın kendi vizyonuna merhamet kurşunu sıkmadan Washington’dan neler bekleyebileceği ve ne sunabileceği konusunda henüz karar veremedi.
Peki, Macron neden girişimini henüz olgunlaştırmadan sahip olmadığı bir şeyi satmaya çalışıyor?
Çaresiz Avrupalılar, nükleer anlaşmayı savunmada sivil toplum örgütleri gibi davranıyorlar ve izledikleri politikaların siyasi sonuçlarına bakmadan temel kaygıları haline gelen bir savaşı engellemeye çalışıyorlar. Avrupa'nın Washington ile Tahran arasındaki krize karşı gösterdiği zayıf performans, yaptırımların meyvelerinin olgunlaşmasını beklemeyen aceleci ve hedefsiz bir politika ortaya çıkarıyor. Bu politikanın özellikle krizin kıvrımlı ve birbirine bağlı seyri üzerinde derin bir etkisi olabilir. Bu etki yaklaşan ABD başkanlık seçimlerinden başlayarak, Trump’ın seçim kampanyası süresince izleyebileceği politika veya seçimleri kazanması halinde ya da Demokratların tekrar Oval Ofis’e dönmeleri durumunda, İsrail seçimleri ve sonuçlarında yahut bölgedeki krizler ve bu krizlerden kasıtlı veya kasıtsız olarak doğabilecek olan yeni bir savaşa sürüklenme olasılığı üzerinde görülebilir.
Sonuç olarak Fransa’nın girişiminde İran’ın bölgedeki genişlemeci performansından endişe duyan ve etkilenen Arap tarafının kaygıları dikkate alınıyor mu? Yine aynı şekilde girişim, tüm Avrupa ülkelerinin bölgedeki krizlere yönelik vizyonu ve yaklaşımlarını içeriyor mu? Bir başka deyişle; eğer ipin ucu İran’ın genişleme politikasına bırakılacak ve 2025’ten sonra yani nükleer anlaşmadaki yükümlülükler sona erdiğinde fikir birliği gözetilmeyecekse bir sonraki anlaşmanın başarılı olması neye yarayacak? Araplar her zamankinden daha dikkatli ve uyanık olmak zorunda.
TT
Macron diplomasisi: Olgunlaşmamış çözümler
Daha fazla makale YAZARLAR
لم تشترك بعد
انشئ حساباً خاصاً بك لتحصل على أخبار مخصصة لك ولتتمتع بخاصية حفظ المقالات وتتلقى نشراتنا البريدية المتنوعة