Titanik gemisi, 14 Nisan 1912’de Atlas Okyanusu’nda battı. Yolcuları arasında 20 şehir ve köyden 152 Lübnanlı vardı. Bunlardan 27’si kurtulurken 125’i öldü. Geçtiğimiz 17 Haziran’da Şarku’l Avsat, Cumhurbaşkanı Mişel Avn’ı ziyaret edenlerden, onun Lübnan’daki durumunu, yavaş yavaş batarken yolcularının yaklaşan tehlikeden habersiz bir şekilde salonlarında dans ettiği Titanik gemisinin durumuna benzettiğini aktardı.
Geçtiğimiz nisanda, yani 18 ay önce düzenlenen SEDİR (CEDRE) konferansının kararlarının uygulanmasının takibinden sorumlu Fransız Büyükelçi Pierre Dukan, birkaç gün önce Lübnan Titaniği’ne bindi. Lübnanlı yetkililerle görüştükten sonra, “Lübnan onarılamaz bir ülke” dediği önceki ziyaretinde yaptığı gibi bir basın toplantısı düzenleyerek Lübnan gemisinin içindekilerle birlikte batma tehlikesi ile yüzleştiği uyarısını tekrarladı. Onun bu sözleri, Lübnan’ın başarısız ülkeler safına gerileyeceği konusunda uyaran uluslararası derecelendirme kuruluşlarının kararları ile aynı zamana denk geldi.
Bununla beraber Lübnan Titaniği’nin salonlarında dans devam ediyor. Ama bazı temel farklar mevcut. İlk fark şu ki dans edenler, yaklaşan tehlikeden ötürü korkup çığlık çığlığa bağıran yolcular yani vatandaşlar değil, gemiyi yönlendiren kaptanın ekibi yani dümeni elinde tutan siyasi yetkililer ve partililer. İkinci farka gelince o da şu ki Titanik, kendisini kurtarmaya koşan kimseyi bulamadı ama Lübnan’ı ekonomik ve mali anlamda çöküşten kurtarmaya hevesli birileri var. Ancak yetkililer, Dukan’ın basın toplantısında kendilerini muhatap alarak dile getirdiği şu sözle gösterdiği özlü jest karşısında duraklamıyor: Fransız atasözü der ki; Sen kendine yardımcı olursan gökler sana yardım eder.
Reform, yolsuzluk ve kamu malının yağmalanması ile mücadele ve ‘pay’laşma ve kayırmadan vazgeçmeye dair söylenegelenlere rağmen şu ana kadar anlaşılan şudur: Lübnan, kendine acımıyor ki boğulmasını istemeyen kardeş, dost ve bağışçı ülkeler ona yardımcı olsun. Hâlbuki birkaç gün önce yetkili uluslararası derecelendirme kuruluşlarından altı ay süreli izin elde etti. Aynı şekilde ekonomi kuruluşları da Lübnan batmadan önce krizle başa çıkılması adına net ve sorumlu kararların ve gerçekçi bir planın uygulanması için devlete aynı süreyi verdi.
Dukan, dengesizlik ve risklerin net bir şekilde belirlenmesine karar vererek, ciddi bir tedavi için belirgin ve hızlı bir program uygulama çağrısında bulundu. Zira, “Durum, oldukça acil ve kötü olmayan ekonomik veya mali herhangi bir işaret bulamıyoruz”! Kötü olmayan derken?
Şunu demek istiyor yani: Sedir Konferansı’nın üzerinden 18 ay geçmişken ve düzelmenin imkânsız olduğunu söylediği ilk ziyaretinden beri bu zamana kadar sadece kötü işaretler buldu. Bu sözlerinde hiç abartı yok. Örneğin;
Dukan’ın Beyrut’a geldiği sırada sosyal medyada 22 Kasım 1953’te, yani 66 yıl önce ‘Nehar’ gazetesinde yer alan bir manşet dolaşıyordu. Manşet şöyle: “Elektrik bir iki saate kesilme tehdidi altında ve kriz bir felâket yaşanmadan önce hızlı bir çözüm gerektiriyor.” Ancak Dukan gibi Lübnanlılar da felâketin sürekli olduğunu ve kötüleştiğini biliyor. Elektrik devlete son yirmi yılda genel borcun üçte birine, yani 32 milyar dolara mal oldu. Bu, Asya kıtasını tümüyle aydınlatmaya yeterdi. Bundan dolayı Dukan’ın mesele ile ilgilenenlere, açığın % 60’ının Lübnan’ın elektriğinden kaynaklandığını, dolayısıyla bu mesele karşısında harekete geçmek gerektiğini bildirmesi normaldi.
Çok açık ki o, bu sektörde izlenen politikaların fayda sağlamadığına ve değiştirilmesi gerektiğine işaret etmek istedi. Ancak elektrik, siyasi güçler arasında, özellikle de devlet hazinesi aleyhine olacak şekilde kâr, menfaat ve pay taksimi üzerine çekişmeye dönüşen ‘güveni geri kazanma’ hükümetindeki güçler arasında bir çatışma konusu iken nasıl mümkün?
Lübnan Titanik devleti, çalışanlarının, kendisi ile sözleşme yapanların, kendilerine ihtiyaç veya yapacakları bir işin olup olmadığına bakılmaksızın koridorlarında toplaşanların sayısını bilmezken, köklü ve gerçek bir düzelme nereden ve nasıl gelir? Bu yüzden hükümetin, bakanlıklardan, müdürlüklerden ve resmî kurumlardan 350 bini aştığı söylenen memurlarının sayısına dair bir istatistik çıkarmasını istemesi gerçekten çok acı. Bu memurların on bini, tabi ki seçimlerin ardından rüşvet olarak yerleştirildi. Hem de yerleştirmenin olmamasına dair daha önce alınan resmî bir karara rağmen. Ama daha da kötüsü devlet, siyasi anlaşmazlıklar, ‘pay’laşma kuralları, mezhepçilik ve halkçılık hevesi gibi sebeplerden ötürü bunlardan biri hakkında tasarrufta bulunmaz, bulunamaz!
Karşımızda öyle bir devlet var ki aklı başında bir insan, bu devletin özel eğitim sektörünü bazı yönlerden bir menfaat sürecine dönüştürdüğüne inanmaz. Burada her üç öğrenciye bir öğretmen var. Uluslararası kabullere göre ise bu oran, her öğretmene 15 ila 20 arasında öğrenci düşecek şekildedir. En ilginci ise, öğretmenleri olup bir tane bile öğrencinin olmadığı okullardır.
Öyle bir devlet ki burada bazı yetkililer, üç emekli maaşı ve mevcut işlerinden ek aylık alıyor. Aylıklarını alan genel müdürler, birkaç yönetim kuruluna üye olarak atanarak ya da kendilerini atayarak birkaç maaş alıyor!
Lübnan’da Temsilciler Meclisi sıralarında unutulmuş ve eski bakanlar ile milletvekillerinin tazminat ve ödeneklerini durdurma çağrısı yapan bir yasa önerisi üzerine uyuyan bir devlet var. Devlet, Allah’ın zimmetine geçmiş milletvekillerinin ailelerine bile bu tazminatları ve ödenekleri ödemeye devam ediyor. Bir devlet ki, siyasi korumalara tam bir gizlilik sağlıyor. Hazinesi, mevcut ve önceki milletvekilleri ve bakanların, dini yetkililerin ve parti liderlerinin yanında çalışan yüzlerce askerî korumaya para ödüyor.
Böyle olunca birkaç hafta önce yabancı diplomatlardan birinin Lübnan’da olanları, devletin dikkatsiz politikalarından kaynaklanan tam bir intihar hali olarak nitelemesi şaşırtıcı gelmiyor. Bazı ülkelerin, yetkililerin reform ve yolsuzlukla mücadele hakkında söylediklerinin ciddiyetinden şüpheye düşmesi de bu yüzden şaşırtıcı değil. Zira menfaat yarışlarının, simsarlığın, kamu malının yağmalanmasının ve vergi kaçakçılığın durdurulması ve kaçakçılık yollarının kapatılarak, limanların kontrol edilmesi için belirgin herhangi bir önlem alınmış değil.
Birkaç gün önce Başbakan Saad Hariri, hakkında sorgulamaların arttığı Beyrut limanındaki durumu inceledi. Meseleye dair son sorgulama, 2006-10 yılları arasında gelirinin 1 milyar 350 milyon dolara ulaşmasına rağmen, devlet hazinesine 131 milyon dolardan fazlasının girmediğine dairdi. Hariri, “Limandan kaçakçılık yapanlar, devletle çatışacak. Muafiyetler durduruldu. Çünkü devletin çıkarı, grupların çıkarlarından ve politikacıların sıfırı tüketmesinden daha önemlidir” dedi.
Peki, devlet ve karar sahibi onlarken, hele de yasama ve yürütme güçleri arasındaki sınırlar düşerken siyasileri kim, nasıl tutacak? Lübnan’ın hastalığı haline gelen siyasetçilerin, ikinci Titaniğin batışını önleyecek bir ilaca dönüşmesi mümkün olabilir mi?
Son Haberler
- Grönland ve Hakikat saati: Avrupa Washington’dan stratejik olarak bağımsızlaşabilir mi?
- Husi Güçleri Yemen'in batı sahilinde ilerleyerek stratejik bölgeleri ele geçirdi
- Macron, savunma iş birliği ve petrol ihracat rotalarını çeşitlendirmeyi görüşmek üzere pazartesi günü Irak Başbakanı Ali el-Zeydi'yi kabul edecek
TT
Lübnan: İkinci Titanik
Daha fazla makale YAZARLAR
لم تشترك بعد
انشئ حساباً خاصاً بك لتحصل على أخبار مخصصة لك ولتتمتع بخاصية حفظ المقالات وتتلقى نشراتنا البريدية المتنوعة