Hazım Sağıye
TT

Osmanlılar ve Fenikeliler: Ulusun inşası ve yapısökümü

Yakın zaman önce “Osmanlı devlet teröründen” bahseden Lübnan Cumhurbaşkanı Mişel Avn, bir fikir ve tartışma kasırgasına sebep oldu.
Neredeyse aynı zamanlarda medyada Fenikelileri yücelten ve bunlara hakaretle karşılık veren birileri boy gösterdi.
Sorumlu tutumlardan bağımsız olarak “efsaneler”, ‘tarihçiler’ arasındaki ortak payda gibi görünüyordu. Anakronizme ve onun yol açtığı karmaşadan doğan önyargılara işaret edenler de azınlıkta değildi.
Her halükârda mesele bu değil. Şu anki iş, bilmediğimizi abartmak değil bildiğimizi abartmaktır: Büyük Lübnan’ın yüzüncü yıl kutlamalarının hazırlık aşamasında ‘Osmanlı devlet terörü’nü kınamanın hedefi, mevcut Türk rejimi ya da Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan değildir.
Sözün kabuğunu bir kenara bırakırsak hedef, son derece gelişigüzel bir şekilde, Osmanlılarla bağlı olarak Lübnanlı Sünnilerdir.
Öyleyse Avn’ın Osmanlı söylemi, Lübnan iç siyasetinde Sünnilerle kendisini karşı karşıya getiren bir anlatının yeniden kurulması demek.
‘Azınlıklar ittifakı’ teorisini hatırlamamak içten değil. Bu ittifak aynı zamanda, Lübnan Cumhurbaşkanı’nın anlattığı tarihe belirli bir ideolojik bakış dikte eden alt kültürlerin ‘ittifakıdır.’
Öte yandan ‘Osmanlı’yı savunan bazı kimseler, Osmanlı’yı övmenin ötesine geçip “Maruni egemenliği” ile sonuçlanan ‘Saltanat sonrası’ Lübnan düzenini ret görüntüsü veriyorlar.
Bu noktada diğer şeylerin yanı sıra Dışişleri Bakanı Cibran Basil’in imajı, çok sayıda Lübnanlıyı kendisine ve kendisini temsil eden her şeye karşı bir öfke duygusu etrafında bir araya getiren bir Sultan karikatürünü çağrıştırabilir.
Böylece birçokları için yüreklerinin derinliklerinde de olsa şunu söylemek kolay görünüyor: Cumhurbaşkanının damadını alın ve bize, tarihin tüm karanlıklarını nispet ettiğiniz 2. Abdülhamid’i verin!
Fenikelilere gelince…
Lübnanlıların hafızasında daha eski bir döneme ait olan bu meseleyi benzerlikler bir kez daha karşımıza çıkarıyor: Fenikeliler İslam öncesi bir medeniyet olduklarından bazı Müslümanların nazarında Hristiyanlarla özdeşleştiriliyor.
Bazı Hristiyanlar, bu benzerliği kabul ediyor ve eleştirenlerin atfettiği olumsuz içerik yerine buna olumlu bir anlam yüklüyor.
Aynı zamanda Hristiyan-Müslüman karşıtlığının yükselişinde, güçlü bir şekilde Sünni-Şii karşıtlığının yakınlarında yerini almasından ötürü yeni-eski başka biçimlerle karşı karşıyayız.
Bu noktada vatanların, kurulurken ‘kurucu efsaneler’ adını verdiğim şeye ihtiyaç duyduğunu belirtmekte bir sakınca yok. Efsaneler, hurafelere yakındır ve onları kuruculuk görevine ortak eder. Böylece ortak atalar icat edildiği gibi ‘hepimize ait’ zaferler ve şehitler de icat edilir.
İngiliz siyaset bilimci ve tarihçi Benedict Anderson’un da “Hayali Cemaatler” adlı eserinde dikkat çektiği gibi ölüm, bu projede merkezî bir konum işgal eder.
“Meçhul asker” ile öncülerin ve kahramanların kabirleri arasında bağlantı kurulur ve bu kabirler, ortak bir Ulus’u simgeleyen anıtlar haline gelir.
(Fuad) Şehab ile geçen 60’lı yıllarda Lübnan, bir ölçüde istikrarlı ve sağlam görünürken kurucu efsane, bir miktar başarı ile işletildi. Tarihe dair güzelleme ve kötüleme faaliyetleri yürütüldü: Osmanlı mirası reddedilirken, Fenikelilik Araplara kimlik olarak sunuldu. Öte yandan “Osmanlıların işgaline karşı direnişin” kapsamı ise Hristiyanlar ve Müslümanların ortak direnişi olarak genişletildi. 1916 şehitleri olmasaydı, icat edilmeleri gerekirdi.
Öte yandan Sosyalist Ulusalcı parti çevrelerinde geri kalmışlığın sorumlusu Osmanlılar olarak gösterildi. Bu çevreler, düşmanlaştırılan Osmanlı kimliğiyle beraber “Asil Arapçılık” veya “muzaffer Sosyalizm” karşısında ortadan kaldırılmak istenen  ‘kapitalist’ eğilimin kaynağı olarak Fenikelileri de karaladılar.
Bu partiler, kurucu efsaneye karşı çıktıklarını sandılar. 60’lı yılların sonunda Lübnan’ın henüz dağılmaya başladığı zamanlarda bile Fenikeliler ve Osmanlılar, daha çok siyasi ve daha az kültürel başka açıklama metinlerine dipnot olmaya devam etti: “Sol ve sağ, ilericiler ve gericiler, yurtseverler ve soyutlama taraftarları...”
Bununla birlikte ulus, ‘hayalî bir cemaat’ yani Benedict Anderson’a göre hayal gücünün birçok mensubunun kişisel olarak tanışmasının imkânsızlığına galebe çaldığı bir topluluk ise onun dağıtılması da bir ölçüde kurgu ve hayal gücünü tetikler.
Bu noktada ataları, kurucu babaları ve ölüleri paylaşırız. Hepimiz, hayalî ve bize özel ataları övmede ileri giderken, diğerlerinin ölüleri olarak kabul ettiklerimize de bir hayli söveriz.
Biliriz ki ölüye, yani ‘ölünüze’ sövmek, hicvin en üst düzeyidir.
Tıpkı ataları, yani ‘atalarımızı’ övmenin, gururlanmanın en yüksek seviyesi olması gibi.
Kuruluş anlatısındaki ölüm, hepimizi kapsayacak bir dirilişe önsöz ise dağılış anlatısı da canlı olarak girdiğimiz savaşın cesetlerle başlamasına bir giriştir.
Elbette Lübnanlılar, trajedilerinde masum değiller. 1975 yılındaki iç savaşları onlar başlattı. Ancak atalar ve ölüler, bugün bölgeyi tümüyle sular altında bırakıyor. Onlarla birlikte efsane ve hurafe arasında değişen bir tarih de taşıyor.
Mesela birçoklarının ‘Sultan’ olarak tanımladığı Sayın Erdoğan, beş yıl önce Amerika kıtasının, ulaştığında ‘orada bir cami bulan’ Kolomb’dan önce Müslümanlar tarafından keşfedildiğini söyledi. Erdoğan, dört sene önce de Osmanlı Devleti’nin kurucusu Osman Bey’in dedesi, Ertuğrul Gazi’nin babası Süleyman Şah’ın türbesini taşımak için Suriye’de küçük çaplı bir savaşa girdi.
Sünni-Şii çekişmesini Beni Saide Çardağı’na (Sakife Beni Saide) veya Hz. Hüseyin’in Kerbela’daki savaş alanına geri döndüren seslere kulak vermekten onu kim alıkoyabilir?
Evet, pek çok Lübnanlı yakın zamanda ‘Büyük Lübnan’ın kuruluşunun yüzüncü yıldönümünü kutlayacak. Ancak biz sadece yüzyıllık ömrün, Lübnanlı roman yazarı Hasan Davud’un romanlarından birine verdiği başlıkla ‘Ödünç Günler’ olduğunu söyleyen değerli görüşleri işitiyoruz...