Taraftarlarının, başkalarının bilmediklerini bildiklerine inandıkları kişileri tehlike çanlarını çalmaya iten her şeyden önce Filistin meselesine verdikleri önem olabilir.
Yine bu kişilerin, Filistinli kardeşlerimizi ve bu meseleyle ilgili Arapları, 1948 ve 1967 yıllarında olduğu gibi Batı Şeria sakinlerinin Ürdün’e göç ettirileceklerine karşı uyarmalarının nedeni de bu olabilir.
Bilhassa Trump’ın başkanlığında mevcut ABD yönetiminin, Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanıması, fiili olarak işgal altında olan Filistin topraklarındaki yerleşim yerlerininin meşru olduğunu söylemesinin ardından büyük İsrail projesi bağlamında bu adımın atılması muhtemel.
Binyamin Netahyahu’nun, Ağvar bölgesinin Filistin topraklarında yer alan kısmını İsrail topraklarına katacağını birçok kez dillendirmesi de bu ihtimali destekliyor.
Bu da birçok gözlemciye göre, mevcut ABD yönetiminin Filistin halkını ve Arapları tehdit ettiği ve etmeye de devam ettiği Yüzyılın Anlaşması’nın fiili olarak uygulanması anlamına geliyor.
Doğrusu böyle bir girişim yani Batı Şeria’daki Filistinlilerin göç ettirilmeleri, Ürdün Haşimi Krallığı’nın Ürdün Nehrinin doğusunda kalan topraklarına yerleştirilmeleri girişimi tahmin edilen ve beklenen bir şeydi.
İsrail’in bu hayali, 1967 ve 1948 işgallerine kadar uzanıyor. Hatta 1897’de Theodor Herzl’in Siyonist Hareketi kurmasından beri gerçekleştirmeye çalıştığı stratejik bir hedef olduğunu söyleyebiliriz. Siyonist Hareket’i kurulduğunda Osmanlı Hilafeti hala ayaktaydı. Tarihi coğrafyası ile Filistin de Arap dünyasının diğer bölümleri gibi bu devletin bir parçasıydı.
Elbette bu hedef, fanatik Yahudi ve İsrailliler için hala gerçekleştirilmeyi bekleyen bir rüya. Ancak adeta Trump’ın sözcüsü olan Dışişleri Bakanı Mike Pompeo’nun sözlerinden ABD yönetiminin hedefinin başka olduğu anlaşılıyor.
Trump, kendisini devirmek isteyen, ciddi ve gerçek olduklarını söyledikleri ihllaler, yolsuzluk suçlamalarıyla azledilmesini sağlamaya çabalayan Demokratlara karşı yaklaşan başkanlık seçimlerinde Evanjelistlerin yanısıra etkili Yahudi lobilerinin de desteğini almak istiyor.
ABD Başkanı Trump’a göre bunun yolu, Filistinliler ile adil meselelerini şimdi olduğu gibi hedef almak, Evanjelistlerin ve İsrail devleti içerisinde Binyamin Netanyahu’nun temsil ettiği aşırı sağcıların desteğini almaktan geçiyor. Diğer yandan Netanyahu da kendisini kuşatmaya başlayan ve belki de İsrail cezaevlerinden birinde hapsedilmesi ile sonuçlanabilecek ciddi yolsuzluk suçlamalarına karşı bunun bir kurtuluş yolu olabileceğini düşünüyor.
Nitekim bu İsrail cezaevlerinde, bazıları on yıllardır tek kişilik hücrelerde kalan on binlerce Filistinli direnişçi bulunuyor.
Dolayısıyla Binyamin Netanyahu’nun, Ağvar bölgesinin batısını İsrail devletine katacak adımı istese de atamayacağı tahmin ediliyor. Çünkü bu oyunu, İsrail’deki karşıtları ve düşmanlarının yanısıra ABD’de kendisini desteklemeyenler tarafından ortaya çıkarıldı. Aynı şekilde Trump yönetimi de Batı Şeria ‘daki İsrail yerleşim yerlerine meşruiyet sağlayacak kararı geçirmeyi başarsa bile –ki bunu yapamayacağı açık- giriş bölümünde belirttiğimiz gibi Filisinlilerin toplu olarak Batı Şeria’dan Ürdün’e göç ettirilmesi hiçbir şekilde mümkün değil.
Çünkü Filistinliler vatanlarından geride kalan topraklarına kök salmış bulunuyorlar. Filistin’in bu bölgesinde yaşayanların sayısı 3 milyona ulaşıyor ve burada Ulusal Yönetim adında, gerçek bir devletin tüm bileşenlerine sahip bir devlet kurdular. BM bile bu devletin “işgal altında bir devlet” olduğunu kabul etti.
Bu devlet, ABD ve çok küçük oldukları için dünya haritasında yerleri zor belirlenen bazı minik devletler dışında artık dünyanın birçok ülkesinde diplomatik olarak temsil edilmektedir.
Yine yazımızın başlangıcında işaret ettiğimiz gibi bazı Ürdünlülerin bundan endişe duymasının nedeni de Filistinlilere karşı olmaları değil Filistin meselesine verdikleri önemdir.
Bugün Filistinliler, 1948 ve 1967’deki Filistinlilerden farklılar. Başta Kudüs olmak üzere Batı Şeria halkı o günden bugüne zorluklar ve felaketler ile yoğruldu.
O yüzden şimdi topraklarına sıkıca tutunuyor. Tek bir ferdi bile vatanından ve dünyanın en güzel ve en iyi şehirleri arasında olan şehirlerinden ayrılmayı düşünmüyor.
Çünkü bu büyük halkın, Nablus, Cenin, Kalkilya, Ramallah, Halil, Kudüs’te zeytin ağaçları gibi kök saldığı bu kutsal vatandan başka vatanı yok.
Bugünün Filistinlileri ile 1948 yılındaki Batı Şeria ve Kudüs sakinleri ile Filistinlileri, özellikle de Yafa, Hayfa, Akka, Nasıra, el-Led ve Remle gibi sahil şehirlerinin halkını karşılaştırmanın büyük bir hata olduğu kesindir.
Filistin İngiliz manda yönetimi altında iken Filistinliler, korkutulup kandırıldılar.
Onlara çok yakında geri dönecekleri ve yanlarına evlerinin anahtarlarını almaları söylendi.
Siyonist çetelerin saldırılarından korumak için tahliye edildikleri yalanı ile aldatıldılar.
Bu çeteler ile mücadele edileceği, şehir ve köyler bu çetelerden temizlendikten sonra geri dönebilecekleri vurgulanarak evlerini terk etmeye ikna edildiler.
Asıl ilginç olan, Arapların ve bazı Filistinli mültecilerin, Nasıra, Akka, Hayfa, el-Led, Remle vd. şehir ve köylerde evlerini ve topraklarını terk etmeyen Filistinlileri, Yahudiler ile eş değer görmeleridir.
Onlardan uzak durmak ve temas kurmamak gerektiğini düşünmeleridir. Hatta Emil Habibi, Tevfik Ziyad’ın da aralarında olduğu önde gelen isimler bile böyle düşünüyorlardı.
Büyük Filistinli yazar Faysal el-Horani, 1968 yılında Uluslararası Gençlik Festivali için Sofya’da bulunduğu sırada 2 büyük şair Mahmud Derviş ve Semih el-Kasım’ı ziyaret etmişti.
Şam’a döndüğünde önde gelen üyelerinden olduğu Baas Partisi’nden ihraç edildiğini hatırlıyorum. İhraç edilme gerekçesi ise İsrailliler ile iletişim kurmaktı.
Herhangi bir Filistinlinin ya da Arap vatandaşının, bugün hala İsrail Arapları ya da 1948 Arapları olarak adlandırdığımız topluluk ile iletişim kurması yasaktı.
Bu yasak, 1967 yılına kadar devam etti. Bu topluluk ile Batı Şeria ve Gazze’deki kardeşleri arasındaki iletişim bu tarihten sonra başladı.
Başta Ürdün olmak üzere birçok Arap ülkesini ziyaret etmeleri de yine bu tarihten sonra mümkün hale geldi.
Bilindiği gibi Ürdün’de geçmişte olduğu gibi bugün de ne yazık ki İsrail devletinin bir parçası haline gelen topraklarından ayrılmak zorunda kalan ilk mülteci dalgalarından çok sayıda Filistinli yaşıyor.
1948 yılındaki savaştan sonra birçok Filistinli göç etti. Ancak 1967’de Gazze ve Batı Şeria işgal edildiğinde, İsrail işgalinin Ürdün ve diğer Arap ülkelerine yaptığı baskılara rağmen Ürdün Nehri’nin batı kıyısına bitişik kamplarda yaşayan mülteciler dışında çok göç eden olmadı.
Sonraki yıllarda bu mülteciler de yavaş yavaş kuzeyde Cenin’den güneyde Halil ve Beytüllahim’e kadar tüm Filistin şehir ve köylerine dönmeye başladılar.
Kısacası Filistinliler hiçbir zaman toplu bir şekilde göç etmediler. Dolayısıyla kendilerine saygı duyduğumuz bazı kişilerin bu tür uyarılarda bulunmalarına gerek yok.
Çünkü Filistinliler bugün de topraklarını bırakıp göç etmeyecekler. Dediğimiz gibi Filistin halkı, toprağına ve vatanına kök salmış bulunuyor.
Sadece Batı Şeria’da topraklarına, vatanlarına, şehirlerine, köylerine bağlı, güzel evlerde yaşayan, en iyi okul ve üniversitelere sahip 3 milyonu aşkın Filistinli yaşıyor.
Ulusal kültürlerini koruyorlar ve aralarında şairler, yazarlar ve sanatçılar var.
En iyi Arap başkentleri ve en gelişmiş Avrupa şehirleri gibi Filistin şehirleri de kaliteli restoranlarla dolu.
TT
Filistinliler vatanlarını terk etmeyecek ve bütün tehcir girişimleri başarız olacak
Daha fazla makale YAZARLAR
لم تشترك بعد
انشئ حساباً خاصاً بك لتحصل على أخبار مخصصة لك ولتتمتع بخاصية حفظ المقالات وتتلقى نشراتنا البريدية المتنوعة