Sabah erkenden uyandı. Bugün, hayatının istisnai bir günüydü. İngiliz seçimlerinde oy kullanacaktı. İşteki arkadaşlarının, oy kullanmanın feragat edilmemesi gereken bir görev, iktidarı denetlemek ve yanlışlarını düzeltmek için bir fırsat olduğunu söylediklerini duymuştu. Başarıların, sınırsız bir şekilde iktidarda kalmak için bir gerekçe olmadığını, seçim sandıklarının büyük Churchill’i bile cezalandırdığını anlattıklarını işitmişti. Arkadaşları, Arjantinli genarellerin gururunu ezip geçen ve İngiliz bayrağını yeniden Falkland Adaları’na diken Thatcher’ın da sandığın iradesine boyun eğmek zorunda kaldığını söylemişlerdi. Demokrasi acımazdır. Fransızlar, uzun boylu, parlak ve şanlı tarihli Charles De Gaulle’ü de bir halk oylamasında yüz üstü bırakmışlardı. Bunun üzerine emekli olup köyüne çekilmişti.
Gazetelerde bu seçimlerin önemli olduğunu okumuştu. Gerçekten de İngiltere’nin Avrupa ile ilişkisi, hatta belki de bizzat birliği açısından önemliydi. Eğer İngiltere, Avrupa treninden atlama hakkına sahipse neden İskoçyalıların, Britanya treninden atlama hakkı olmasındı ki... Seçimler önemliydi ama toplum içerisindeki bölünmeye rağmen Londra sokaklarında yaklaşan bir iç savaşın kokusunu almamıştı. Gülümsedi. Bu halklar savaşmış, öğrenmiş ve sonuca varmıştı. İç savaşı hayatlarından çıkarmışlardı. İç savaşlar bizim uzmanlık alanımızdı.
İngiliz vatandaşlığını aldığında kendisini saran çelişkili duyguları hatırladı. İçinde eski kırsal kültürün rüzgarları esti. İnsan asıl ülkesinin büyükelçiliğini kendisini küçük düşürme, düşünceleri, tutumları ya da tarafsızlığı nedeniyle cezalandırma zevkinden nahrum etmek için yabancı bir pasaporta sığındığında anavatanına ihanet etmiş mi olur? Yeni pasaport kendisini toprağa, şarkılara ve ulusal marşa bağlayan o damarın kopması anlamına mı geliyor? Yeni arkadaşlarının dediği gibi; torunlarının geleceği atalarının kemiklerinden daha mı önemli?
Ülkesini seviyordu ama orada adeta sıfır gibi etksiz bir elemandı. Korkardı ve hakarete uğrardı. Her zaman korkması, yaltaklanması, düşüncelerini ve duygularını saklaması gerekiyordu. Resmi olarak onaylanmış şarkıcıyı övmek, sorumlu özgürlüğe dayanarak yayınlanan gazetelerin benzer manşetlerini yüceltmek zorundaydı. Sokağında yaşayan parti temsilcisinden korkmalıydı çünkü o aynı zamanda istihbaratın da temsilcisiydi. Hakkında yazacağı küçücük bir rapor bile ona cehennemin kapılarını açabilirdi. Bu rapora dayanarak istihbarat birkaç dişine ve tırnağına el koyabilir, işkenceden kurtulma karşılığında bilmediği ve duymadığı bir komplonun içinde yer aldığını itiraf etmeye zorlayabilirdi.
Gülümsedi. İngiltere’de istihbarat müdürünün adını dahi bilmeyebilirsin. Burada istihbarat servisinin müdürünün, “güçlü adam”, “başkan yapıcı” yahut “seçimlerin aşçısı” gibi isimlerle bilinmesi imkansızdı. Ülkesinde seçimlerin nasıl yapıldığını biliyordu. Onlar halk oylamasından ibaretti. Polis, seçim merkezlerinin girişlerinin önünde nöbet tutarlardı. İstihbarat ajanları ise oy kullanacakları yapılacak bir hatanın bedelinin ağır olacağını hatırlatan keskin bakışlarla izlerlerdi. Seçimler gizemli ya da heyecan verici değildi. İstihbarat müdürü, içişleri bakanı ile anlaşarak sonuçları önceden belirlerdi. Batı kamuoyunu kandırmak için katılım ve geçersiz sayılan oyların oranını da belirlerdi.
Bugün hayatının istisnai bir günüydü. İngiltere’nin hayatında da istisnai bir gündü ama aynı zamanda sıradan bir iş günüydü. Bugüne uygun bir takım elbise giydi. Yeni bir kravat taktı ve evden çıktı.Seçim merkezini bulmakta zorlandı. Çünkü ne “tek lider”den bahseden pankartlar, ne polis ne de istihbarat ajanlarını görmemişti. Salona girdi. Halk kütüphanelerini hatırlatan bir şekilde sessizdi. Oy kullanmayı bekleyen bir sıra insan vardı. Bazıları spor kıyafetleriyle gelmişlerdi.
Sırası geldiğinde, görevli ona evinin adresini sordu. Listede bulunca adını okudu. O da onayladı. Kendisinden kimlik istemedi. Adayların ve partilerinin adının bulunduğu bir liste verdi. Ondan köşeye gidip oy vermek istediği ismin yanına işaret koymasını istedi. Talimatları uyguladı ve oy pusulasını sandığa attı. Aklından oyunun Boris Johnson ya da Jeremy Corbyn ile aynı değere sahip olduğu geçti. Oysa ülkesinde oyunun hiçbir değeri yoktu.
Seçim merkezinden ayrıldı. Düşünmeye başladı. Saddam Hüseyin’in devrilmesinden sonra Iraklılar birçok kez oy kullanmışlardı. Ama bu seçimler istikrarı getirmemiş, kalkınma ve gelişmenin kapısını aralamamıştı. Bunun yerine kötülük egemen olmuştu. Yüz milyarlarca dolar adeta buharlaşmıştı. İnsanlar bunu protesto etmek için sokaklara çıktıklarında ise “ölüm timleri” tarafından meydanlarda öldürüldüler. Acı gerçekler...
Saddam’ın ölü bedeni etrafında sevinçle dans edenlerin bazıları, uygulamaları ile sonuna kadar Saddam gibi olduklarını gösterdi. Kaddafi’nin öldürülmesini kutlayanlardan bazıları, daha sonra uygulamaları ile onun gibi, hatta ondan daha da kötü olduklarını ortaya koydu. Saddam ya da Kaddafi olsun, “ilham verici lider” dönemine özlem duymuyordu. Dönemlerinde yaşanan felaketleri herkes biliyordu. Fakat Saddam sonrası dönemde Irak’ın uğradığı insani ve ekonomik kayıplar ne kadar büyüktü? “Fatih Devrimi” liderinin ölümünden sonra milis güçler arasında akan kan selinin boyutu ne kadardı? Kurumlar, kurumlar, kurumlar... Bunu tekrarlayıp durdu. Burada kurumlar, Downing Caddesi’ndeki konutta ikamet edenin kimliğini önemsemeden görevlerini yerine getirirler. Bir liderin gidişi ile onlar da gitmezler. Çünkü onun değil, halkın kurumlarıdır.
Lübnan’ı da düşündü. Demokrasiyi çok erken bir dönemde kabul etmiş ama içerideki zehirlerin dışarıdaki ile birleşmesi sonucu demokrasisi sekteye uğrayan ülkeyi... Kurtarıcısını bekleyen ama kurtarıcısının onun cenazesine katılmakla yetindiği devleti...
Lübnanlılar da oy kullanıyor. Ama sonra yolsuzların her zaman kendilerine rahat bir koltuk buldukları bir hükümetin kuruluşu için aylarca bekliyorlar. Politikacılar sanki altından bir ölü inek bedenini paylaşır gibi devleti paylaşıyor. Entrikalar, arzular ve çekişmeler her yerde. Lübnan’da politikacılar her düzeyde devleti iflasa sürükledi. Ekonomisini yıktılar. Rolünü öldürdüler. Vatandaşlara göz yaşartıcı bombaların eşliğinde korku, açlık ve endişe ekmeği dağıttılar. Düşüş mevsimi...
İngiltere seçimleri, Cezayir’deki cumhurbaşkanlığı seçimleri ile aynı zamana denk gelmişti. Abdulaziz Buteflika ölene kadar cumhurbaşkanlığı sarayında kalmaya çalışmış ancak başarılı olamamıştı. Ordunun azmi, Cezayir’i Libya’nın kaderini paylaşmaktan kurtardı. Gençler dikkat çekici bir barış doğrultusunda sokaklardaki eylemlerini sürdürdü. Çetenin kirli çamaşırlarının ortaya çıkarılması onlara yetmedi. Çünkü ülkenin zenginlikleri, Cumhurbaşkanı'na yakın kurnaz isimler ve sert generaller arasında kaybolmuştu. Cezayir, ordunun gözetimi altında cumhurbaşkanını seçti. Keşke ordu, gelecekteki çöküşlerden ve patlamalardan kaçınmak için pencereyi açmayı kabul etse...
İngiltere seçimlerinin sonuçları gece açıklandı. Brexit kesinleşti ve kaçınılması imkansız bir gerçek oldu. İngiltere Avrupa treninden ayrılacak. İskoçya’yı ise ayrılık hayalleri yeniden yoklayacak. Johnson zaferini kutladı. Corbyn yenilgiyi itiraf etti. Arap, gözlerini oğdu. Sonra da yatağına gidip uyudu ve çokça rüya gördü.
TT
Bir Arabın İngiliz seçimlerindeki acıları
Daha fazla makale YAZARLAR
لم تشترك بعد
انشئ حساباً خاصاً بك لتحصل على أخبار مخصصة لك ولتتمتع بخاصية حفظ المقالات وتتلقى نشراتنا البريدية المتنوعة